|
Semavi
|
 |
« : 23 Temmuz 2007, 01:39:02 » |
|
SORU: Türk aydınları ve yazarları arasında Neo-Osmanlıcılık ve II. Cumhuriyet akımları var; bu konuda ne düşünüyorsunuz? CEVAP: Benim konuşmam, zaten bu sorunun cevabıdır. Yâni ben, bizim kendimizin onurlu, övünç duyduğumuz, iyi bir performansımız olduğunu biliyorum. Batıyı da gezmiş, doğuyu da gezmiş bir insan olarak, çok avantajlarımızın olduğunu biliyorum. Ama bu avantajlarımızın farkında değiliz. "Ol mâhîlerdir ki, deryâ içredirler, deryâyı bilmezler." durumundayız. Bunun farkına varmanızı ve kimseyi taklide lüzum olmadığını, kimseden akıl alacak durumda da olmadığımızı bilmenizi istiyorum. Ben, Neo-Osmanlıcılık sözünü biraz eskimiş görüyorum. Neo sözü de doğru değil, Osmanlıcılık sözü de doğru değil. Çünkü, zaman içinde, hiç bir noktasında olay bir önceki gibi değildir. Şartlar değişmiştir, mutlaka bir fark vardır. Benzetmeler insanı aldatmamalıdır. Yeni şartlara göre, onurlu bir çalışma içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Kimsenin hizmetçisi değiliz... Kimseye, ne yapacağımızı sormak zorunda değiliz.
SORU: Bazı çevreler, "Türkiye'de yönetim değişip de şerîatla yönetilecek olsa, bu birden bire olabilir mi? Yoksa, yavaş yavaş mı geçilebilir?" diye tartışıyorlar. Bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz? CEVAP: Ben yönetimde, inanan, Allah'a karşı sorumluluk duygusu taşıyan, fedâkâr, ahlâklı insanların hakim olmasını candan temenni ediyorum; onun için çalışıyorum. Bütün çalışmalarımın hedeflerinden birisi o... Yâni istiyorum ki, ülkemizde zulüm olmasın, haksızlık olmasın, aldatmaca olmasın... Hazine çarçur edilmesin... Hizmetler güzel yapılsın, fedâkârca yapılsın... Kimse haksız kazanç sağlamasın... Dışarda da, olumlu bir dış politika takib edilsin... Tabii, bunların yapılması için, bir kadronun başa geçmesi lâzım. Bu kadronun geçmesini temenni ediyorum. Sizlerin de böyle bir şeye hazırlanmanızı dilerim. Olmasa bile, ideal olarak hazırlanmanızı dilerim. Çünkü, göz önünde misaller vardır. Elli yılllık esaretten sonra ve bölünmüşlükten sonra Almanya, çalışıp birlik ve beraberliğini sağlamıştır. Şimdi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi, onun hakim olduğu yerlere yayılmayı bile düşünüyor. O halde hiç olmazsa, düşünmek ve hayal etmek serbesttir. Onun için, bu günlere hazırlanmanızı temenni ediyorum. Hazırlanmadan da böyle bir değişiklik olabilir. Yâni, bir seçim olur; seçim kazanıldığı zaman, benim tarif ettiğim zihniyetteki insanlar, seçimde kazanabilirler, başa gelebilirler... Ama, bu seçimi kazanmak kâfi gelmiyor. Birkaç bakımdan kâfi gelmiyor. Çünkü, bir ülkenin politikası, sadece kendi içine bağlı olmuyor. Dışardan da baskılar ve çeşitli oyunlar oluyor. Onları yenebilecek güçte olmak lâzım. Dışarıya içerden alet ve maşa olanlar oluyor... Dışarının kuyrukları oluyor... İçerde beşinci kolları oluyor. Onları yenebilmek lâzım... Ama, ben bundan daha önce, şu sulh ve sükûn, huzur ve sükûnet zamanında, düşünme fırsatı olduğu zamanda; bu meselelerin çok net olarak, bilimsel olarak düşünülmesi, projelerin hazırlanması gerektiğini düşünüyorum... İşlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yapılmadığı zaman, hazırlıksız veya ehil olmayan insanların böyle görevlere geldiği zaman, çeşitli üzücü şeyleri meydana getirebileceğini düşünüyorum. Onun için, bilimsel bir hazırlık devresinden geçmeyi isterim. Birden olabilir... Seçim birden kazanılırsa, birden olur; neden olmasın?.. Yâni, şimdikiler bütün berbatlığına rağmen, ahlâkî dejenerasyona rağmen idare ediyorlar da; dürüst insanlar birden başa gelirlerse, niye idare edemesinler?.. En aşağı onlar kadar idare ederler!.. Belki tam bizim istediğimiz kadar olmaz. Ama hiç olmazsa, haram yemezler, rüşvet yemezler, haksızlık yapmazlar... Hazineyi hayalî ihracatlarla tarümâr etmezler... Haksız, yersiz kredilerle, haksız kazanç sağlamazlar... Bu bile büyük bir kazançtır. Türkiye için de, yönetim için de ahlâk büyük bir sermayedir. Yâni, yönetim ahlâklı olursa, hazine epeyce kâr eder.
SORU: Öncelikle siyasetin ve idareciliğin meslekle değil, daha çok kişilikle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim. Örneğin, Sayın Akbulut hukukçu idi ama, sadece mizahımıza katkısı oldu. CEVAP: Şimdi önce, aykırı olduğumuz şeyi bir anlamaya çalışayım: "Öncelikle siyasetin ve idareciliğin meslekle değil, daha çok kişilikle ilgili olduğunu düşünüyorum." diyorsunuz. Tabii, kişilik her yerde lâzım ama, --bizim edebiyattan cevap vereyim-- "Hasır dokuyanı, hiç bir zaman ipek dokuma tezgâhının başına geçirmezler!" diyor Şeyh Sâdî... Yâni, bir de meslekî bilgi önemli. Hukukçuluk tabii nisbeten yakın mesleklerden biri ama, tam o meslek değil. Sanıyorum asıl Kamu Yönetimi mezunları, kendilerini bu iş için yetiştirmiş oluyorlar... Siyasal Bilgiler'den mezun olanlar, daha iyi yetiştirmiş oluyorlar. Ama, şurası bir gerçek ki, okullardan diploma almak meseleleri çözmüyor. Ben bir mühendis biliyorum, benim yanımdaki evi kiralamıştı. Yüksek mühendisti üstelik... Ama, evinin sigorta telini ben takmıştım. --Ben edebiyatçıyım.-- Beceremedi yâni, geldi benim kapımı çaldı. Sigorta takmasını bilmiyor. Yüksek Ticâret'ten mezun olup da, defter tutmasını bilmeyenleri bilirim... İlâhiyat Fakültesi'nden mezun olup da, aşr-i şerif okuyamayanları bilirim, hutbe okuyamayanları bilirim... Bir yerden mezun olmak her şeyi bitirmiyor. Aynı şeyi düşünüyoruz, aykırı düşünmüyoruz. "Sizin gibi düşünmüyorum!" diyorsunuz, o beni rahatsız etti. Ama, ben sizin gibi düşünüyorum. Binaen aleyh aramızda bir fark yok... Yâni, ehil insanın başa getirilmesini düşünüyorum. Siyasal Bilgiler'den bin tane mezun olur da, bir tanesi başbakanlığa ehil olur; onu getirmek lâzım... Gidip de, sınıfı ite kaka, zorla geçmiş, kopye çekerek geçmiş insanı getirmek yerine; hakîkaten süper, bir takım deneyimlerden geçmiş, bir takım yönetimlerde başarısını isbat etmiş insanı getirmek lâzım...
SORU: Arap ülkeleriyle ilişkilerimizi geliştirmek için, neler yapılmalıdır? Çünkü, belli çevrelerce bu, özellikle engellenmeye çalışılıyor. CEVAP: Çok şeyler yapılabilir. Önce tabii, politik alanda bir yakınlaşma kapısının açılması lâzım... Eskiden çok katıydı bu. Bir zamanlar, bizim yöneticilerimizden birisi, petrol anlaşması için Suud'a gittiği için; "Oraya petrol istemeye gidilir mi?" diye, hop oturup hop kalkan gazeteciler hatırlıyorum. Bu taassub yıkıldı. Şimdi artık, "Arap ülkelerine gidilebilir, gelinebilir." deniliyor. Kimse hor görülmüyor. "Araplar ille kötüdür, batılılar ille iyidir." gibi bir düşünceye kimse itibar etmiyor. Son olaylarda da gördük ki, Avrupa'nın da bir çirkin tarafı vardır; iyisi vardır, kötüsü vardır... Bu tarafın da iyileri vardır. Önce politik bir yakınlaşma ve kolaylık olması lâzım... Sonra, kalkınma için bölgesel işbirlikleri, müşterek çalışmalar geliştirmek lâzım... Meselâ, yol projeleri, enerji projeleri, daha başka projeler hazırlamak lâzım... Halklar üzerine de, birbirlerini sevmek ve birbirleriyle ilişkiler kurmak gerekmektedir. Zaten tanıdığı zaman, sevilecek olduğunu görecek ve sevecektir. Ben onun için hacda bütün kardeşlerime, konuşmalarımın sonunda özellikle söylüyorum; "Bakın, burdan üç-beş kimsenin adresini alın, dost olun!.. Sevdiğiniz insanları ülkenize çağırın, misafir edin!.. Onların da ülkesine gidin!.. Aranızda bir münasebet gelişmesi olsun; tanıyın birbirinizi!.." diyorum. Çeşitli şekillerde, bu ilişkileri geliştirmek için çalışılmalıdır. "Bazı çevreler bunu engellemeye çalışıyor." Doğru. Çünkü, bizim kendi başımıza, müstakilen bir varlık sahibi olmamızı, düşmanlar istemez!.. Yunanistan istemez, Avrupa da istemez!.. Rusya da istemez, Ermenistan da istemez!.. İsrail de istemez!.. Ermenistan'ın ve Yunanistan'ın lobileriyle, İsraili'in lobileriyle hakim olduğu Amerika da --dolayısıyla-- istemez!.. Ama biz, onlar istemese de, onları çatlatırcasına bu işleri başarmalıyız!.. Ne yapmamız gerekiyorsa, kendimiz düşünürüz yaparız; o şuura ermeliyiz!..
SORU: Bildiğiniz gibi, siyasî yelpazede yeni oluşumlar var; bunlara bakış açınız nedir? Hakkı hakim kılmak için mücadele ettiğini söyleyen filânca partiye karşı olan biri olarak, muhtemel seçimde yeni oluşumları destekleme ihtimali nedir? CEVAP: Şimdi, siyasî yelpazedeki yeni oluşumlar, bir takım ihtiyaçlardan kaynaklanıyor. Halkın içinde bir özlem ve bir istek var. Bu istek 1980'li yıllarda da vardı ve ben bunu ilk defa 1987'de, Refah Partisi'nin başkanı Ahmed Tekdal'a söylemiştim. Yâni, "Böyle derme-çatma politik çalışmayla bu iş olmaz! Herkes size ümid bağlamış olduğuna göre, bunu bilimsel ve ciddî bir şekilde yapmak lâzım!.." diye söylemiştim. O bakımdan ciddî çalışmalar yapmak lâzım... Ben şimdi çalışma yapanlara sevgi ve saygıyla bakıyorum. İsimlerini saymağa lüzum görmüyorum; eski ve yenilerine ve bunların oluşumlarına yardım etmek gerektiği kanaatindeyim. İyi bir oluşum, iyi bir organizasyon kurmalarına yardımcı olmağa çalışmak lâzım... Ve acı eski siyâsî tecrübelerden istifade etmek lâzım... Eski hataları tekrar etmemek lâzım... Tabii, bu bir parçalanma da gösteriyor. Bu parçalanmanın da tabii olmadığı, sun'î olduğu ortadadır. Halkı temsil eden partilerin, her halde halkın istediği istikamette bir çizgiye geleceklerini tahmin ediyorum. Gazetelerde de onun emareleri vardır. Halk ve gazeteler, onları birleştirmek konusunda tazyik yapıyor; "Madem ki fikirleriniz aynıdır, birleşin!" diye. Buna karşılık, liberal partiler için de, liberal kanatta bir başka parti, "Anayol" filân diye bir şeyler kurma çalışmalarından bahsediliyor. Yâni, Doğruyol'u Anap'la birleştirecekler; Anap'ın "Ana"sı, Doğruyol'un "yol"u "Anayol" olacak filân gibi. Onlar da liberal kanatta böyle bir çalışma düşünüyorlar. Tabii, bu hakkı hakim kılma mücadelesinde, ahlâkına güvendiğimiz müteşebbisler var. Çalışmalarını yapsınlar. Oluşumlarına yardımcı olmak lâzım... Ondan sonra da, birlik ve beraberlik içinde çalışmalarını, sonuca ulaşmalarını temenni ederim. Çünkü geçtiğimiz seçimde de, seçim kanununun antidemokratik engellemelerine rağmen, bir birlik teşkil ettiler ve herkes bundan istifade etti. Ömründe meclise girmesi mümkün olmayanlar, meclise girdiler. O kadar büyük bir başarı sağlayamayacak gibi görünenler, daha büyük başarı sağladılar. Demek ki, birlikten kuvvet doğuyor.
SORU: Irak'ın kurtulması için, Türkiye ile birleşmesi gerektiğini söylediniz. Türkiye Amerika'nın uşağı olduğu için, Irak kendini Amerika'ya teslim etmiş olmaz mı?.. CEVAP: Böyle bir şey olabilir tabii. Eğer burda Türkiye Amerika'nın uşağı ise, o zaman Amerika'ya teslim olur. Ama zaten Irak'ın Amerika'ya teslim olup olmadığı da şüphelidir şu anda... Saddam'ın bir ara CIA ajanlığını yaptığını biliyoruz. Ama şu anda karşısında gibi görünüyor. "Acaba Hacivat-Karagöz oyunu gibi, Amerika'nın oraya müdahalesini sağlamak için rol almış bir insan da olamaz mı?.." diye de düşünebilirsiniz. Ben Saddam'ı düşünmüyorum ama; Irak'ın selâmetinin, bölge halklarının selâmetinin. birlik ve beraberlik içinde olmaktan geçtiğini düşünüyorum. Bunu Avrupa da bildiği için, kendisi birlik ve beraberlik yolunda çalışma yapıyor. Nitekim Fransa ile Almanya, II. Cihan Harbi'nde kıyasıya harbettiği halde, şimdi AT'de bir aradalar... Rusya ile Amerika, birbirleriyle yıldız savaşları hazırlığı içindeyken, şu anda birbirleriyle barışmış durumdalar. O halde onlar barışıp dururken, biz de boyna ayrılma, boyna dağılma... Bu onların projesidir. Bizim de karşı projemiz, bizim zihniyetimizde olanların birleşmesidir. Bu çok normal. Eğer biz öbür tarafın uşağı isek, ki olmamalıyız. Biz varken, bu da inşaallah olmaz. Kısmen böyle bir durum varsa, inşallah tamamen izale olur. İnşallah, müstakil bir şahsiyete sahib bir Türkiye, birbirimizle beraberliği sağlar; temennimiz o... Düşmanın da kuşkusu, korkusu odur. Türkiye'ye düşmanlık da onun içindir. "Türkiye eski tarihî misyonunu kazanır da, Ortadoğu'da bir süper güç olarak karşımıza çıkar; Osmanlı yeniden canlanır." diye korkuyorlar, açıkça bunu söylüyorlar. Yâni, bizim canlanmamızı istemeyen batıdır. Her insanın hakkı olduğuna göre, her milletin hakkı olduğuna göre; bizim de canlanmayı istemeye hakkımız var.
SORU: Dünyada ulusçuluğun yeniden canlanmasını temelde nelere bağlıyorsunuz? CEVAP: Şimdi dünyada hakim güçler var ve bir de onların planlarına göre --istese de, istemese de-- hareket etmek zorunda kalan küçük gruplar var. Hakim güçlerin ana düzenbazlıklarını, ana düzenlerini anlatmaya çalıştım. Tabii, o düzenlerini kurmak için yaptıkları bir takım provakasyonlar vardır... Bir takım kışkırtmalar vardır, bir takım desteklemeler vardır. Meselâ, bir ülkede karışıklık çıkarmak istedikleri zaman, o ülkenin içindeki fanatik bir gruba özel yardım yaparlar; karışıklık çıkar. Bu her yerde bilinen bir husustur. Bir bakıma ondan dolayıdır, bu ulusçuluğun, milliyetçilik cereyanının yeniden canlanması... Yoksa esas itibarı ile, onlar tek bir hristiyan kültürünü empoze etmeye çalışıyorlar. Yâni, küçük bir takım provakasyon, hesaplar, bölgelerdeki bir takım ince politik oyunlar bir tarafa bırakılırsa, yeni dünya düzenindeki amaç; tek bir kültürle dünyayı, kendi batı kültürü altında ezip yönetmektir. Asıl amaç budur. Bunu da radyo ile, televizyon ile, radyo ile, çeşitli iletişim araçlarıyla sağlamaya çalışıyorlar.
SORU: Efendim, bir grup İlâhiyat Fakültesi öğrencisi olarak, Türkî Cumhuriyetler'le ilgilenmeye başladık. Bize bu konuda yol açıcı tavsiyeleriniz nelerdir? CEVAP: Türkî Cumhuriyetler'le ilâhiyatlıların ilgilenmesi, tabii çok doğal ve çok faydalı... Ben DPT'nin bir takım komisyonlarında görevliyken, o zaman teknokratlar arasında ilâhiyat fakülteleri ve imam-hatip okullarının gereksiz olduğuna dair bir görüş vardı. Biz onlara karşı çıkıyorduk ve diyorduk ki, "Bu imam-hatip okulları, sadece camilere imam ve hatip yetiştirme okulu değildir; bu bizim başka bir takım amaçlarımız için gereklidir." diyorduk. Gerçekten de öyledir. Şimdi dünyanın her yerinde, Türkiyenin tarihî misyonunu îfâ edebilmesi için, faaliyetlerini sürdürebilmesi için, tarihini ve kültürünü iyi bilen elemanlara ihtiyaç vardır. Bu kültürümüzün iyi bilinmesinin anahtarı da ilâhiyat kültürüdür. Onun için, elemanlarımızın hem ilâhiyat kültürüne sahib olmasını, hem de çağdaş bilgilere ve teknolojiye sahib olmasını sevinçle karşılıyoruz. İlâhiyat fakültesinden mezun bazı kimselerin, teknik üniversitelere gitmesini, mühendis olmasını, hukukçu olmasını, politikacı olmasını sevinçle karşılıyorum. Çünkü, onların bu tavrı, --yâni iki kanatlı, iki taraflı yetişmesi-- Türkiye'nin dünya üzerindeki misyonunu güzel îfâ etmesinde, faydalı eleman olacaklarına alâmettir. Bu kardeşlerime tabii, önce lisan öğrenmelerini tavsiye ederim. Yâni, oranın mahalli lisanını iyi öğrenmeyi tavsiye ederim. Ondan sonra, oralara gitmelerini ve oralarda faaliyetde bulunmalarını tavsiye ederim.
SORU: 1988 Yılında Refah Partisi'nden ayrılırken, intisab ile bey'atin aynı kişiye yapılması gerektiğini açıkladınız. Bunun fıkhî delillerini söyler misiniz? CEVAP: 1988 Yılı değildir, 1990 yılının başındadır. Biliyorsunuz Peygamber SAV Efendimiz'in çağında, insanların hepsi Peygamber Efendimiz'e bağlanıyorlardı ve bu bağlanmaya bey'at deniliyordu. Meşhur bey'atlerden birisi Akabe'de olmuştur. Peygamber Efendimiz, hac için Mekke'ye gelmiş olan civar şehirlerin ahalileriyle konuşup, onlara İslâm'ı anlatıyordu. Ve bu anlatmadan sonra, onların müslüman olmasını istiyordu. Bir grup hacı bunu kabul etmişler ve Akabe denilen, Mekke'ye çok yakın bir yerde, kendisine bağlılıklarını beyan etmişlerdi. Buna I. Akabe Biatı diyoruz. Ondan sonra, daha geniş bir grup halinde Mekke'ye gelmişlerdi; II. Akabe bey'ati olmuştu... Daha sonra Hudeybiye'de bir bey'at olmuştu. Hudeybiye'de bütün ordu mensupları tekrar Peygamber Efendimiz'e bağlanmışlardı. Demek ki bey'at, bağlılık demektir. İntisab da bağlılık demektir. Peygamber Efendimiz zamanında böyle, bey'at ile intisab kelimeleri arasında bir ayrılık düşünülmüyordu. Bunu Refah Partisi çıkarmıştır bizde... Kendisi politik eğitimini yaparken; "Bey'at başkadır, intisab başkadır, imamette iktida başkadır... Camiye gelen, imamın arkasına 'Allahu ekber' diye durur; buna imamette iktida derler. Tasavvuf terbiyesi almak için bir şeyhe bağlanır; buna intisab derler. Ama bey'at, bir politikacıya olması lâzım." demişlerdir. Bu kendilerinin görüşleridir, İslâmî görüş değildir. Çünkü, İslâm'da politikacıya tabi olmak yoktur, Allah'a tabi olmak vardır!.. Allah'a tabi olmak, Rasûlullah'a tabi olmakla olur... Bir politikacıya bağlanmak, lâik bir şeydir. Aslında İslâm, dinin esaslarına göre hareket etmeyi amaçladığı için; İslâm fıkhı, "Dinin emirlerini en iyi bilen insanlara bağlanmak, böylece Kur'an'ın emirlerine göre yaşamak mümkün olur." diye düşünmek durumundadır. İslâm, hangi grup olursa olsun --küçük-büyük-- mutlaka birisinin başkan olmasını emrediyor, düzeni emrediyor. Namazda nasıl birisi öne geçip namazı kıldırıyorsa, onun gibi düzenli olmayı emrediyor. Meselâ, siz 10-15 kişilik bir grupsunuz, seyahat ediyorsunuz. Peygamber SAV buyuruyor ki: (Hel yeummehüm akrauhüm) "Bu gruba Kur'an'ı en çok bilen, Kur'an'a en çok aşina olan kimse imamlık etsin!.. (Feizâ emmehüm fehüve emîruhüm) İmamlık yaptığı zaman da, emirleri de odur." Demek ki, imamla emir aynı kimsedir ve Kur'an-ı Kerim'i en iyi bilen kimsedir. Bu bir hadis-i şeriftir. Fıkhî delilini soruyordu soruyu soran...
İkinci bir delilim şudur ki: Peygamber SAV Efendimiz, bir kısım insanları bir sefere gönderiyordu. Gidecek insanların hepsini tek tek yanına aldı, konuştu. Kur'an-ı Kerim'den ne kadar bildiklerini sordu. "Kur'an-ı Kerim'den ne kadar biliyorsun? Ezberin ne kadardır?" diye. Nihayet bir genç geldi karşısına... Peygamber SAV Efendimiz, ona da sordu: "Kur'an-ı Kerim'den ne kadar bilgin var? Nereleri ezbere biliyorsun?" dedi. O genç dedi ki: "Yâ Rasûlallah, şunları şunları biliyorum; bir de Bakara Sûresi'ni ezbere biliyorum!" dedi. Bakara Sûresi --biliyorsunuz-- Kur'an-ı Kerim'in Fâtiha'dan sonra gelen, 286 ayetlik, 2,5 cüzlük --yâni 50 sayfalık-- büyük bir bölümüdür. Ve umumiyetle fıkıh ahkâmını ihtiva eden bir bölümüdür. Peygamber Efendimiz ona memnunlukla sordu: "Bakara Sûresi'ni biliyor musun?.." "Evet biliyorum!" dedi. (İzheb, fe ente emîrühüm!) "Madem böylesin, o halde git, onların komutanı sensin!" buyurdu. Yâni, "Genç olduğun halde, madem ki Kur'an'ı en iyi biliyorsun; emirleri sensin!" buyurdu. Çünkü, söylediğim gibi müslümanın ana mantığı Allah'a itaat etmektir, Allah'ın emirlerine uymaktır. Allah'a isyan etmekte, kula itaat edilmez!... Babası da olsa, kocası da olsa, hocası da olsa, başbuğ da olsa, başkan da olsa... Şu da olsa,bu da olsa; yasak bir şeyi emredemez ve emrederse, ötekisi de dinlemez. Bu bizim kanunlarımızda da vardır. Amir memuruna, gayr-i kanûnî bir şeyi emredemez. Memur gayr-i kanunî bir şeyi yaparsa yine mes'ul olur diye kanunlarımızda da vardır. Yâni bu doğru bir şeydir. O bakımdan, bir seferde Peygamber Efendimiz bir kimseyi başkan seçmişti. "Sen başkansın, bunların başkanısın!" demişti. Onun üzerine, o şahıs kapris yaptı bir yerde; kızdı yönettiği insanlara... "Odun toplayın!" dedi. Herkes odun topladı, başkan emretti diye... "Ateş yakın!" dedi. Ateşi yaktılar... "Girin içine!" dedi. "Ben emrediyorum, emirinizim; Peygamber beni emir tayin etti. Girin bunun içine!.." dedi. Bir onun yüzüne baktılar, bir ateşe baktılar... Dediler ki: "Biz ne senin sözünü dinleriz, ne ateşe gireriz, ne de bu işi burada bırakırız! Biz gidip bunu Rasûlüllah'a soracağız." dediler. Geldikleri zaman Peygamber Efendimiz'e sordular. "Yâ Rasûlallah, sen onu bize emir seçmiştin. O bize ateşe girmeyi emretti. Sözünü tutup ateşe girmemiz mi lâzımdı?.." dediler. "Hayır!" dedi Peygamber efendimiz. "Hayır, girmeniz lâzım değildi. İtaat ancak Kur'an-ı Kerim'in, şeriatin uygun gördüğü noktadadır. Ona uygun olmayan noktada itaat bahis konusu değildir." dedi. O halde dinini bilmeyen bir kimse başkan olur da dine uygun olmayan emirler verirse, ötekilerin ona itaat etmesi zaten gerekmez. Çünkü, hakimiyet Allah'ındır; kulun Allah'a itaat etmesi gerekir. Hepinizi sevgiyle, saygıyla selâmlıyorum. Sorular bittiği için teşekkürlerimi arz ediyorum. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!..
Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN 21 Ocak 1993 - Bilkent Üni. / ANKARA
|