Yeni Dünya Düzeni - 2 (Konfrerans Metni)
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
11 Åžubat 2012, 12:28:59
12196 Mesaj 2632 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  İslam CoÄŸrafyası  |  Yazılar  |  Yeni Dünya Düzeni - 2 (Konfrerans Metni) 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Yeni Dünya Düzeni - 2 (Konfrerans Metni)  (Okunma Sayısı 1144 defa)
Semavi
Administrator
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 994


Kimine göre forum, bize göre bir aile


WWW
« : 23 Temmuz 2007, 01:54:56 »

Amerika'ya göre, Yeni Dünya Düzeni'nde --Amerikan mütefekkirlerinin düşüncesi--çarpışan güçler arasındaki dengeler sağlanacak ve Amerika dünya düzeninin bekçiliğini yapacak, koruyucu olacak, polisliğini yapacak... Amma, parantez içinde bizim bir yazarın, Yener Arıoğlu'nun değerlendirmesi var: "Petrol kaynakları korunup, batının elinde tutulacak!.." Yeni Dünya Düzeni'nin esasları bunlar...
İhtilâf olan yerlerde, ihtilâflar münasib bir şekilde çözülecek... Ortadoğu diyor; İsrail kelimesini hiç kullanmıyor ama, Kissinger'in filân ifadesine göre, asıl olan İsraildir. İsrail'le çevresindeki Irak, Suriye, İran ve diğerlerinin dengesi sağlanacak. Yeni Dünya Düzeni'nin amaçlarından birisi bu.
Uzakdoğu'da Japonya, Çin ve Rusya arasında dengeler kurulacak. Dünyanın başka yerlerinde zaten kendisine karşı koyabilecek büyük bir güç yok. O dengeler kurulduktan sonra da dünyanın bekçiliğini Amerika yapacak. Amerika için onurlu bir şey... Kuvvet de elinde olduğu için, her türlü isteğini de yerine getirebilecek.
Böylece Yeni Dünya Düzeni, aslında Amerika literatüründe ortaya çıkmış bir şeydir. Burda şunu da belirteyim ki muhterem gençler: Amerika'da ve Batı'da sosyal ve kültürel müesseseleşme çok ileri seviyededir!.. Biz de bu yok... Meselâ Amerika'da bir çok şeyler önceden düşünülsün diye, bir çok müesseseler kurulmuştur. Bir tanesi bu Stratejik Araştırmalar Enstitüsü'dür. Sonra "think-tank: düşünce tankı" diye çalışmaları vardır.
Sonra ben bir ara Amerika'ya gittiğim zaman, arkadaşlar gülerek gösterdiler: "Hocam, CIA'nın çalışmasına bakın, burada gazeteye ilan veriyor!" Diyor ki meselâ, "Kazakistan'dan Türkiye'ye gelen göçmenlerin göçlerinin zamanı, sayısı; Türkiye'ye geldikleri zaman yaptıkları işler, kurdukları kurumlar; yaptıkları neşriyat, çıkardıkları dergiler vs. vs..." Bunu ihaleye çıkarıyor CIA... "Var mı bunu inceleyecek?.. Altı aya kadar, bir seneye kadar inceleyene, şu kadar para vereceğiz." diyor. Getirdi, benim gözümün önüne koydu gazete ilanını... "Hocam!" dedi, "Sizin mesleğinizle ilgili de böyle ilanlar çıkabilir; ihaleye girermisiniz, siz de alırmısınız?" "Aman," dedim, "Allah korusun! Sonra nereye çıkar insanın adı?.. Sonra ben şahsen, karşı tarafa bilgi verme taraftarı değilim." dedim. Yani meselâ, bu konferansı benden İngiltere'de, Amerika'da isteseler vermem!.. Biraz kıskançlığım vardır. Ben, benim olan insanıma veririm benim bilgimi, tecrübemi... Başkasına vermek istemem. CIA'nın öyle bir ilanı olsa, ben o ilanla ilgili bir çalışmayı yapsam; oraya vermem, Türkiye'ye veririm. Ama Türkiye'ye verince, o nereye gider yine, bilmiyorum!.. O ayrı mesele...
Şimdi Avrupa'da da böyle müesseseler var. Genellikle, sosyal ve kültürel müesseselerin, hayır kurumlarının arkasında da --en büyük güç olarak-- kilise vardır. Hatta bu yeni değişmelerin, politik alanda görünen ilk olaylarını Polonya'da seyrettik. Çek Walessa isimli bir şahıs, komünizme karşı diretti. Komünist bir ülkede, yâni hiç hürriyet olmayan bir ortamda mücadelesini sürdürdü; sonra da kazandı. Polonya değişti. Ama bunun arkasındaki kuvvet neydi?.. Kiliseydi.
Kilise, Polonya'yı --dinsizlik ve ateizme bel bağlamış, onu kendisine bayrak edinmiş olan-- komünizmin elinden kurtarmak istemişti. Çünkü, halihazırdaki Papa John Paul, Polonya'lıydı. Vatanına dinî yönden yardım etmek istediğinden, onu komünizmin elinden kurtardı.
Kilise Polonya'yı kurtardı, Doğu Almanya'yı kurtardı... Biliyorsunuz, perdeyi biraz aralar da, daha geriye doğru bakacak olursanız; Avrupa Topluluğu'nun arkasında dinî duygu vardır, hristiyan kültürü vardır, ve hristiyan kilisesi vardır. Çok net olarak kendileri de ifade ederler. Yâni kitaplarda, muhtelif yazarların ifadelerini böyle kara kara çizerek tesbit ediyoruz.
Katoliklik vardır AT'nin arkasında... Yâni, katolik birliğini kurmağa çalışıyorlar. Biz de gitmişiz, AT'ye de müracaat etmişiz. Biz müracaat etmişiz, --herhalde NATO'ya müracaat ettiğimiz gibi, yâni yumruk yemeyelim diye göğsüne yanaşma tarzında-- onlar da diyorlar ki: "Yahu biz 12 tane hristiyan ülkeyiz. Siz müslüman olarak bizim aramızda ne işiniz var? Ne arıyorsunuz?.. Kabul edemeyiz sizi!.. Uyum sağlayamazsınız, entegrasyon mümkün değil. Bakın, Almanya'daki işçiler bile 8 sene, 10 sene kaldılar aramızda; bir türlü bize entegre olamadılar." diyor onlar. Tabii, arkasında kilise ideali var.
Amerika'nın arkasında da, --koca Amerika'nın lobileri, mücadeleleri, senatosu, vs.si-- perdenin arkasına bakarsanız, orda da siyonizm var. Organize olmuş olan güçler, organize olmamış büyük kalabalıkları yönlendirebilir. %3 nisbetinde bir idareci grup, koca bir milletin yönünü istediği tarafa yöneltebilir, sevkedebilir, yönlendirebilir.
İşte bu Yeni Dünya Düzeni'nde perdenin arkasını aralarsak, hristiyan kültürü ve hristiyan kilisesi var. Hristiyan kilisesi --bir ara ateizmi kendisine devlet ideolojisi yapmış olan-- Rusya'yı da dize getirdi. Ve şimdi, hem Rusya'ya, hem de çok öncelerden hürriyetlerine kavuşacaklarını --16 yıldan, 20 yıldan beri-- bildiği, hesapladığı Türkî Cumhuriyetler'e büyük ölçüde misyoner ordusu gönderiyor.
Bugünkü gazetelerde vardı. Meselâ, bugünkü Türkiye gazetesinde başlık olarak göreceksiniz, baktığınız zaman: "Amerika, Kazakistan'a çok büyük miktarda, büyük ölçüde misyoner gönderiyor." Çünkü, meselenin arkasında hristiyan ideolojisi var!.. Daha doğrusu, hristiyan ideolojisiyle, o devletlerin politikaları özdeşleşmiş... Yâni, bir araya gelmiş. Çünkü, devletleri milletler içinden seçilmiş insanlar idare ederler. Onların da kafa yapıları devletlerin faaliyetlerine, atılımlarına yön vermekte, karar vermekte etkili olur.
Böylece Yeni Dünya Düzeni'nde, "doğu ve batı" diye bir yöne göre ayırma yerine, bu sefer "kuzey ve güney" diye bir ayırma meydana çıkmıştır. Çünkü, kuzeyde olan Amerika, Avrupa, Rusya, taa Alaska'dan, Avrupa'dan, Norveç'ten, İzlanda'dan Kanada'ya kadar bir çizginin kuzeyi tesadüfen hep hristiyan ülkeler, hristiyan kültürüyle yetişmiş ülkeler olmuşlardır. Bu çizginin üç aşağı beş yukarı aşağısında da, güneyinde de genellikle İslâm ülkeleri vardır. Onun için, Margaret Teacher dahil daha başka NATO ilgileri ve batı devletlerinin yöneticileri diyorlar ki: "Şimdi NATO'nun düşmanı kim?.." NATO'nun düşmanı Varşova Paktı'ydı, yıkıldı ve halledildi, anlaşma sağlandı. "Şimdi NATO'nun görevi ne ve düşmanı kim?.." Çok net olarak ifade ediyorlar; meselâ Teacher çok net olarak ifade etmiş kimselerden birisi... NATO ve BAB'nin --yâni, Batı Avrupa Birliği Savunma Teşkilat'nın-- asıl düşmanının, İslâm olduğunu söylüyorlar. Ve --gazetelerde herhalde sizin de gözünüze takılmıştır, görmüşsünüzdür-- "Eskiden hedef Moskova idi, şimdi Mekke!" deniliyor.
O halde "Yeni Dünya Düzeni'ndeki yerimiz nedir?" değil, "Yeni Dünya Düzeni'nin düzenbazlığı karşısında bizim durumumuz nedir?" dememiz lâzım. Adamların niyetleri ortada... Biz, ikiyüz yıldır onlara ilân-ı aşk ediyoruz, "Valla da seviyoruz, billâ da seviyoruz sizi!.. Canımız kurban olsun, yolunuza fedâ olalım!.." diyoruz; amma onlar, ikiyüz yıldan beri yapılan bütün çalışmalara rağmen, "Biz sizi kabul edemeyiz, siz bizden değilsiniz!.. Siz doğulusunuz, batılı olamadınız!.." diyorlar. "Hayır! Batılı olduk... İşte Trakya'da Avrupalıyız..." filân diye uğraşmamıza rağmen, onlar bizi kabul etmiyorlar. Yazarların ve politikacıların tesbitlerinde net olarak görülen bu...
O halde Yeni Dünya Düzeni'nde hedef İslâm, hedef Mekke!.. O halde bizler de güneydeyiz diye huzur duymalı mıyız, rahat etmeli miyiz?.. Hayır! Böyle bir huzur duyamayız. Çünkü biz onlara karşı, Orhan Veli'nin şiirinde de söylediği gibi; Orhan Veli diyor ki, "Bir sevdiğim var; ben onu severim, o beni sevmez!" Tam öyleyiz Avrupa ile... Biz Avrupa'yı neden sevmişiz, bilmiyorum!.. Altıyüz yıl savaşmışız... Hep savaşla geçmiş. Onlar, boyna haçlı ordusu tertib edip bize göndermişler; ama biz, sonradan savaşlarda yenilmişiz, nerdeyse istiklâlimizi de kaybedecek bir noktaya gelmişiz ama; savaşlardan önce kültürel yönden yenilmişiz ve kalb cephesinde yenilmişiz, düşmanımızı sevmeye başlamışız.
Tabii, bu sevmede ana faktör, onların bilimsel ve teknik yöndeki başarılarıdır. İlkönce onlardaki bu bilimsel üstünlüğü görünce hayran olmuşuz; "Valla, elin gâvuru ama, ne olursa olsun, doğrusu güzel yapmışlar!.. Evet hasmımız amma, bak buluşları güzel! İşte uçak yaptılar, işte şöyle oldu, işte böyle oldu..." diye bilimsel ve teknolojik yönden ileriliklerine hayran kalmışız ve bu hayranlıktan dolayı Batı'yı sevmişiz. Batı da, bu işi çok iyi biliyor... Biz onlara tekniklerini ve ilimlerini öğrenmek için gittiğimiz zaman, --dikkat ederseniz-- bize bilim ve tekniğini öğretmekten önce, --tabii bunu gözünüz görmeyebilir, dikkat edemeyebilirsiniz ama, sosyal bilimlerin sahibleri olarak biz görüyoruz-- bize kültürünü öğretiyor. Yâni, Avrupa'ya her gidenin, bir bilim adamı olarak döndüğünü söyleyemezsiniz.
Hattâ Avrupa'da iki çeşit doktora vardır. Ve Fransa'da deniliyor ki, doktora için: "Şark için yeterli!.." Yâni, ikinci sınıf doktora... Kendi öğrencilerine başka türlü doktora yaptırıyorlar, ama dışardan gelmişlere hafif bir doktora yaptırıyorlar; onları bilimsel bakımdan çok iyi yetiştirtirmiyorlar. E bu olmadı. Yâni bu aslında doktor olacak insan değil, mütehassıs olamaz!.. Bu işi tam öğrenememiş... "Orient için, şark için yeterli!.." demişler. Ülkesine gittiği zaman, yüksek mevkilere geçtiğini biliyorlar, ve onları ikinci sınıf öğrenci olarak yetiştirmeğe özel gayret gösteriyorlar. Onun için, gidenlerin çoğu bilim adamı olarak dönmemiştir... Ama, bir Batı hayranı olarak dönmüştür... Kendi kültürüne yabancılaşmış olarak dönmüştür... Kendi halkını sevmeyen bir insan olarak dönmüştür.
İşin sosyal cephede, edebiyat cephesinde acaibliğini kelimelerde görebilirsiniz. Bakın Türkiye'de "alaturka" sözü bir tebessüm uyandırır herkeste... Alaturka... Herkes güler. Yâni falanca iş mi, alaturka bir iş... Alafranga, onda bir hayranlık uyandırır, bir saygınlık ifade eder. Halbuki alaturka, Türk gibi demek; alafranga, Fransız gibi demek. Yâni neden Türkiye'de Türk gibi olmak komik oluyor da, Fransız gibi olmak komik olmuyor?.. Bu böyle yapılmış. Yâni Avrupa'nın her şeyini almak, her şeyini kullanmak ve alafranga --yâni Fransız gibi-- olmak ideal olmuş, alkışlanmış. Ama,Türkiye'de alaturka olmak, Türk gibi olmak küçümsenmiş... Belki bu bizim bilimsel geriliğimizden kaynaklanıyor ama, bilimsel gerilik telafi edilebilir.
Japon imparatoru, Japonya'daki öğrencilerini seçmiş; seçkin öğrenciler, süper öğrenciler hepsi de... Avrupa'da Amerika'da özel ihtisaslar yapmak üzere, okusunlar diye gönderecek... Fakat, göndermeden önce huzuruna kabul etmiş ve her birisine bir eğri hançer hediye etmiş ve demiş ki: "Gittiğiniz ülkede mutlaka başarı kazanın, mutlaka o ilmi öğrenin ve mutlaka o ilmin alimi olarak, mütehassısı olarak, bilgin olarak dönün!.. Bunu yapamayacaksanız, yapamadıysanız, başarısızsanız; bu hançeri size hediye ediyorum, orada harakiri yapın, öldürün kendinizi! Buraya gelmeyin bir daha!.." Yâni, böyle bir tembihle göndermiş. Ve bizimle beraber batılılaşmaya başlayan Japonya'nın bugünkü bilimsel seviyesi malûm.
Batılılaşma sözünü de sevmiyorum, itiraz ediyorum, protesto ediyorum, karşıyım! Çünkü, biz niye batılılaşacağız?.. Biz buralıyız işte, Türkiyeliyiz, Türküz,buralıyız, şarklıyız ve alaturkayız... Onun için, batılılaşma diye bir şeyi kabul etmiyorum. Biz biziz, onlar da onlar... Onların bizden çok eksik tarafları var: Bir kere yabanilikleri var, nezaketsizlikleri var... Ondan sonra, merhametsizlikleri var, çifte standartları var, kalleşlikleri var... Bunlar da çok çirkin vasıflar!.. Bizde bunlar yoktur.
Bizim --söz sözü açıyor-- profesörümüz vardı. Almanya'da uzun yıllar Hamburg Üniversitesi'nde kalmış bir kimseydi. Rahmetli, benim hocam, profesörüm. Diyor ki: "Ordan bir profesör geldi İstanbul'a... Bir ay misafir ettik, yedirdik, içirdik kerataya... Evimizde misafir ettik, baktık. Her tarafı gezdirdik. Sultanlar gibi yaşadı İstanbul'da... Hayatınının, binbirgece masalları gibi güzel bir ayını geçirdi. Giderken çok memnun ayrıldı ve bize dedi ki: 'Almanyadan bir isteğiniz var mı? Hemen göndereyim!' dedi. 'Estağfirullah, rica ederiz, lüzum yok!' filan dedik. Ama benim aklıma geldi, 'Yeni bir kitap çıkmış benimle ilgili, şu kitabı bana gönderirmisiniz?' dedim; çok rica edince, 'Lütfen söyleyin!' filân diye rica ettiği için... O kitabı söyleyince, 'Derhal gönderirim!' dedi. Not defterine yazdı ve hakikaten de gönderdi. 'Hah, aferin bak işte sözünde duruyor, hemen kitabı gönderdi.' dedim. Fakat bir ay sonra, bir zehir zemberek mektup; 'Ben sana bir kitap gönderdim, hâlâ bedelini göndermedin!' diye benden parasını istemesin mi!.." diyor.
Yâni şimdi, materyalistsen tam materyalist ol! Bu Türkiye'deki bir aylık zamanının da materyalistçe faturasını çıkart, senin yaptığın iyiliğin de faturasını çıkart!.. İkisini --kârını zararını, negatifini pozitifini-- hesapla; borcun varsa ver, alacağın varsa al!..Yâni ne tam materyalist, ne tam idealist, ne tam vefalı, ne tam iyilikten anlayan bir kimse; oportunist, fırsatçı... Batının ahlâkı bu!.. Bu da çirkin bir şey... Yâni biz bunu anlamıyoruz, onlar da bizi kolay anlayamazlar.
Şimdi bu kadar dağıttıktan sonra, toparlamak da zordur. Taşları böyle --beş taş oynarken-- yukarıya fazla atarsan, yere hızla çarptı mı, öbür tarafa dağıldı mı; hepsini birden nasıl toplayacaksın?.. Zor olur. Şimdi öyle oldu, böyle oldu bizim düzen değişti dünyada. Düzenbazlar tarafından değiştirildi ve yeni bir düzen oldu. Ben bu düzenbaz kelimesini yarı şaka söylüyorum, yarı da bir gerçeği ifade ettiği için söylüyorum. Çünkü, batının siyaseti oportünist kelimesiyle mi ifade edilir, makyavelizmle mi ifade edilir, materyalimle mi ifade edilir?.. Yâni devlet yönetiminde, bir Eflatun'un ahlâk anlayışı, filozofların faziletle devleti yönetmeleri gibi bir şey yoktur. Olayları dikkatli tahlil ederseniz, günümüzdeki olaylarda da aynı şeyi görürsünüz. Düzenbazlar bir yeni düzen ortaya koyuyorlar, yeni düzen adı. Yâni, kendilerinin değişen şartlara göre konumları...
Rusyayı yıldızlar savaşı ile yıldırıp saf dışı ettiler. Rusya baktı ki, Amerika'yla füzelerle, kıtalararası balistik füzelerle savaşamayacak, kendi varlığını koruyamayacak ve genişleyemeyecek... Zaten buğdayı bile yetmiyor, 10 senedir buğdayı Amerika'dan alıyordu. Yâni halkını beslemesi mümkün değildi, pes dedi. Zaten Rusya ile Çin'in arasını açmak, batının plânıydı. Yâni "Kapitalizmin komünizm karşısında hakim ve egemen olması için, Rusya'nın Çin'den koparılması lazımdır." diye stratejilerini kurmuşlardı. O şeyi sağladılar. Şu anda Rusya'yı da kendilerine benzetmiş oldular. Bizim Osmanlıları benzettiklerine uygun gibi geliyor bana...
Yâni uzun yıllar mücadele etmiş etmiş Osmanlı, sonunda NATO'da yeni düzende yer arayan bir devlet haline gelmiş... Rusya da uzun yıllar doğu-batı bloku derken, şimdi o blokun içinde... Ukrayna da AT'ye girmek istiyor, Birleşik Devletler Topluluğu da AT'ye girmek istiyor... Kazakistan da girmek istiyor ve Kazakistan'ın çok güzel isimli başkanı Nur Sultan Nazarbayev --ne güzel isimler bulmuşlar, Yâni isim ithal etmek lâzım ordan-- diyor ki:"Bizi de AT'ye alın! Eğer bizi AT'ye almazsanız, sonra karışmam, İslâmcılar hakim olur buraya!.." diyor tehdit olarak da. Yâni "Abanın altından sopa göstermek" derler bizde, dedelerimizin tabiriyle...Yâni üstünde bir aba var. Bir şey görünmüyor, örtüyor herşeyi ama; altından şöyle abanın eteğini kaldırıp da, orada bir kalın sopa olduğunu gösterdin mi, karşı tarafta şafak atar, korkar, senin dediğini yapar. Nezaketle söylersin, "Yâ şu şöyle olsun lütfen!" anlamaz. Abanın altından sopayı gösterirsen, "Ha, tamam tamam, başüstüne!" der, yapar. Yâni bütün hepsi şimdi AT'ye girme çalışması yapıyorlar.
Eksen değişti. Doğuyla batıyı ayıran bir dik eksen iken, kuzeyle güneyi ayırın yatay bir eksen var. Ve biz bu yatay eksenin alt tarafındayız, düşman cephesindeyiz. Ama diyoruz ki batılılara, "Biz sizdeniz, biz sizdeniz!.." Tabi biz sizdeniz dememize rağmen, onlar "Siz bizden değilsiniz!" diye iddia ediyorlar ve AT'ye alınma arzumuzu da reddediyorlar ve "Siz müslümansınız!" diyorlar. "Yalnız, bizim istediğimiz bekçiliği ve bizim yüklediğimiz misyonları yaparsanız; İslâm ülkelerine karşı hareketlerimizde bize öncülük etmeyi kabul ederseniz, ancak sizi aramıza alabiliriz." diyorlar.
Yâni bugün, yeni düzende Türkiye'nin üzerine yüklenilen görev; Türkiye'nin, tarihinde kader birliği yapmış olduğu milletlere karşı hıyanet etmesi esasına oturtulmuştur. Aksi takdirde, Türkiye bu tarafta yer alsa, onların karşısındadır. Almasa, yine arada kalmış olacaktır; durum bu...
Şimdi tabii, aslında bizim için burada tehlikeli bir durumun olduğu çok net olarak görülüyor. Batı ve Amerika; yâni, bekçiliği yüklenmiş olan Amerika çok güçlü... Çok modern silahları var ve bu modern silahların ne kadar hassas çalıştığını, bizim muavenet zırhlısının komuta kulesini uçurmakla gösterdiler. Bence bu olay çok mühim bir olaydı. Gerektiği şekilde derinlemesine incelenmedi ve gereken protesto yapılmadı. Disiplinsizlikle, birkaç askerin kusurudur diyerek, geçiştirildi. Ama, Bush'un haberinin olduğunu sanıyorum. Stratejik Araştırmalar Ensitüsü, herhalde düşünmüş taşınmış, kararlaştırmıştır. Ve filo komutanının da haberinin olduğunu sanıyorum...
Onun arkasında, bir takım derin manalar vardır. Yâni denmek isteniyor ki: "Bakın, bizim teknolojimiz nokta atışı yapıp, sizi istediğimiz yerden vurmağa yeterlidir. Ona göre ayağınızı denk alın!.." deniliyor. Belki bu jest, bizim askerlerimiz vatan severlik duygusuyla, onların empoze etttikleri bazı şeyleri yapmak istemedilerse, onun üzerine yapılmış diye de düşünüyorum. Tabii, askeriyenin içine girilmiyor. Perdenin arkasında ne cereyan ettiğini bilmiyorum. Ama, böyle birşey olduğunu düşünüyorum. Çünkü, askerimizin içinde ülkenin bölünmesini istemeyen, bölücülüğe karşı olan; yukarıdan veya batıdan gelen emirleri gelişigüzel kabul edemeyen insanlar vardır. Tabii, onlara bir göz dağı olabilir, böyle bir durum...
Şimdi bu kadar teknolojik üstünlüğe ve son derece organize olmuş sosyal kurumlara sahip ülkeler, kültürel yönden bütünleşmiş ülkeler, din gücünü --Papalık'la beraber-- arkalarına almış bulunuyorlar ve bir haçlı zihniyetiyle çalışıyorlar. Şu Bosna-Hersek'teki olayları dikkatle tahlil ederseniz görürsünüz ki, batı orada, savunduğu ideolojilerin, değerlerin hepsini terketmiştir. Ve batının çifte standartla hareket ettiği, artık her gazete tarafından; sağcı, solcu, ilerici, gerici bütün gazeteler tarafından kabul ediliyor. Neden?.. Çünkü yeni dünya düzeninde, güney kuzey ekseninde hrıstiyan ülkelerle müslüman ülkeler arasında bir mücadele düşünüldüğü için; NATO'ya İslâm düşman olarak gösterildiği için ve hrıstiyan ülkelere müslümanlar düşman gösterildiği için; Balkanlar'da bir İslâm ülkesinin müstakilen bulunması, hiç bir tarafça istenmiyor.
Bir Sırp tarafı var, bir katolik tarafı var; Hırvatlar ve Slovenler tarafı... Hırvat ve Slovenler, Almanya'nın ve Avrupa ülkelerinin desteğinde... Sırp tarafı da, onların Adriyatiğe inmesinden, fazla ileriye gitmesinden kuşkulanan Amerika'nın desteğinde... Şimdi Amerika da, Avrupa da orda bir sınır mücadelesi verirken, iktidar mücadelesi veya menfaatları bölüşme mücadelesi verirken; birbirlerine hasım oldukları halde, müslümanların ordaki tarihi haklarına, mal ve mülk varlıklarına, insan haklarına, yaşama haklarına, hürriyetlerine asla hiç birisi saygı göstermiyor.
Sudan'dan bir gemi geliyor; Fransız gemisi Adriyatik'te onu çeviriyor, silahlarına el koyuyor. Ama Romanya'dan, Macaristan'dan Sırplar'a silah geliyor; o tarafı hiç engellemiyor. Evet, eğer burada iç savaşın durması için silahlara ambargo koymak gerekiyorsa; asıl Tuna üzerine bir filo gönderip ordan, Karadeniz'den bir yardımın bu tarafa ulaşmamasını sağlamak lâzımken, yapılmıyor. Çünkü yeni düzenin felsefesinde Avrupa'da bir İslâm ülkesine yer verilmiyor ve düşman hedef olarak müslümanlar seçilmiş oluyor.
Tabi bunları ben meseleyi biraz örneklemek için söylüyorum. Ama Irak'ta insan hakları çiğneniyor,beynelminel kurallar da çiğneniyor, Birleşmiş Milletler'in kararları da çiğneniyor... Şimdi biliyorsunuz, o füze atışları sırasında radar üsleri tahrip edildi denildi. Buna hak veriyoruz, tamam; Saddam yeniden hücum tavrı takındığı için radarları tahrip ediliyor ve füze rampaları tahrip ediliyor... Fakat, perdenin arkasında bir olay var: Almanya'yla Amerika'nin bile bugünlerde arasını açmış bulunuyor. Reşit Oteli'ni hedef aldılar biliyorsunuz. Reşit Oteli neydi, niçin hedef alınmıştı; onu size anlatayım: --Gazeteler yazmamıştır çünkü.-- Saddam İslâm ülkelerine: "Bakın, ben beynelminel ajanslar tarafından devamlı kötüleniyorum ve mütecaviz gösteriliyorum. Ama meselenin bir de benim tarafından dinlenilmesini isterim. Durum öyle değildir. Karşı tarafın bu işte başka menfaatları vardır, petrole el koymak istiyor. Onun için, gelip beni dinleyin!" demiş ve İslâm ülkelerinden üçyüz delegeyi Reşit Oteli'nde toplantıya davet etmişti. Amerika o Reşit Oteli'ni bombalıyor. Yâni o stratejik hedef değil, askeri hedef değil. Hatta bir Alman da yaralandı, gazeteler onun resmini koydular. Almanlar'dan bir reaksiyon, bir protesto gazetelerde görmedim; belki Alman basınında çıkmıştır.Yâni sivil bir hedefe ve beynelminel konukların olduğu, uluslararası toplantının yapıldığı bir yere, özellikle nişan alınmış ve ateş açılmıştır. Bu bir büyük suçtur. Bunun bu tarafının da bilinmesi lazın.
Şimdi Hz. Ömer RA'in bir sözü vardır: (İlallahi eşkû da'fel emînü ve hıyânetel kaviy) "Güvenilen insanın zayıflığından ve hain insanın da güç-kuvvet sahibi olmasından Allaha sığınırım!" Yâni, güvenilen iyi insan zayıf; ama, hain ve kalleş kimse güç-kuvvet sahibi... Bu çok kötü!.. Yâni, eşkiyanın eline güç-kuvvet geçmesi demektir. Şimdi böyle bir durumla karşı karşıyadır İslâm ülkeleri...
Yâni bugün Bosna'da böyle bir garip durum var, ve batının oyalaması var. Dâimâ, Bosna düşsün diye tehir ediliyor müdahale... 15 gün sonra, 1 ay sonra, 20 gün daha sonra... Yâni istiyorlar ki, "Bosna düşsün de ondan sonra sulhu veya ateşkesi ilan edelim!" Orda bir bekleme var, müslümanların mukavemeti kırılsın diye...
Irak'ta bombalama var, Somaliye bir çıkartma var. Arkasından bir söylenti çıktı, reddedildi ama, iç yüzünü şu olaydan anlayabirsiniz: Somali'deki silahlanmaya bir iki seneden beri destek veren ve silah veren Amerika... Bir tarafa silahı veren Rusya, öbür tarafa silahı veren Amerika... Ondan sonra da oraya, işleri düzeltmek için çıkartma yapıyor. Demek ki, ortamı hazırlıyor. Zalimi kurtaracak, müdahaleyi meşru gösterecek şeyi körüklüyor. Yangını körükledikten sonra, "Söndürmek için oraya çıkıyorum!" diyerek çıkıyor. Denildi ki: Somali'de çok yüksek oranda imkânlar var, petrol yatakları var. Onun için oraya çıkarma yaptılar... "25 günde 26 tane kuyu açtı." dedi gazeteler. Amerika da bunu reddetti, tekzib etti; "Hayır, öyle bir şeyimiz yok!" dedi.
İnceleme imkânına sahip değiliz. Bilmiyoruz, belki öyle, belki değil. Fakat çok net olarak görülen bir şey var ki, dünyadaki petrol rezervlerinin azalmaya başladığı bir sırada Amerika allem etmiş kallem etmiştir, --rakip olarak oralara sızması muhtemel olan Rusya'yı da atlatmıştır, Avrupalı ortaklarını da atlatmıştır-- dünyanın en zengin petrol kuyularının bulunduğu 32. paralelin güneyine sahip olmuştur!.. Ve yine petrol yataklarının çok olduğu, 36. paralelin kuzeyinde de çok karanlık, sisli bir hava var...
Çok net olarak görülüyor ki, Allah'a inanmayan insanlar, menfaat için her şeyi yapıyorlar. Şahsen böyle olduğu gibi, devletlerin yönetiminde de Osmanlı'nın devlet yönetimindeki fazilet anlayışını bunlardan beklemek mümkün değil.
Tabii, bir hesap vardır aralarında. O hesap bazan çok çözümlü bir hesaptır. Yâni çok amaçlı çözüm düşünürler. Yâni, bir işi yapmaktan bir tek fayda varsa; bu bir amaçlı hamledir, harekettir. Ama umumiyetle bir işi yapmaktan çok amaç düşünülür ve amaçlar ne kadar çok olursa, çok amaçlı çözüm o kadar kıymetli olur. Sanıyorum ekonomide de okutuyorlar, buna benzer şeyleri...
Amerika'nın yaptığı hamleler çok amaçlıdır ve hakikaten de İslâm Alemi'ni bölmüştür, darmadağın etmiştir. Kendisine büyük menfaatler sağlamıştır. Bize hiç bir şey sağlamamıştır. Yâni sigara gibi... Sigara için halkın tekerlemesi var: "Dumanını yel alır, parasını el alır; tasası, derdi, hastalığı bana kalır!" dediği gibi. Amerika petrolu alıyor; petrolun sahipleri mağdur oluyorlar, eziliyorlar, ölüyorlar. Bize de kıyıda balyoz sallayanın "He!" deyicisi olmak ve yorulmak durumu kalıyor.
Şimdi tabii, bu bizim mantığımıza uygun değil, imanımıza uygun değil. Allah'a karşı sorumluluğumuza yakışmıyor. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de net olarak, bize Allah'u Teâlâ'nın bir görev verdiği bildiriliyor:
(Küntüm hayra ümmetin uhricet linnâs ) "Siz insanlar için özel olarak yaratılmış, gönderilmiş, takdir edilmiş bir ümmetsiniz. (te'murûne bil ma'rûfi ve tenhevne anil münker) Emr-i ma'ruf, nehy-i münker yaparsınız, cihad yaparsınız." diye. Demek ki, aslında dünyanın fazilet üzerine dayalı yönetimi, ve dünyanın polisliği, bekçiliği görevi müslümanlarındır. Kur-an'ı Kerim'e göre müslümanlarındır. Olması gereken ideal düzenin bekçisi, inançlı insanlar olmalıdır. Allah-u Tealâ, Allah'a karşı sorumluluğu olan; kalbinden geçenleri bilen Allah'a karşı, niyetinin mutlaka iyi olmasını sağlayacak bir ahlâk anlayışında olan; dünya menfaati peşinde koşmayan; hiç bir kimsenin ağlamasına razı olmayan, hiç bir kimsenin kanının bir damlasının bile akıtılmasına razı olmayan insanların, dünyanın yönetiminde bekçi olmasını istiyor.

Kutsal kitabımızın bize yüklediği misyon budur. Ama biz bu misyondan şu anda uzaktayız; bu misyonu başkaları yapıyor. Yâni mafya çetesinin reisi, polis karakolunun başında şimdi; bugün işleri o yönetiyor. Tam böyle Amerikan filmlerindeki gibi, enterasan bir durum var. Tabii biz bu durumda ne yapacağız?..
Ellibeş milyon Türkiye'deki müslümanız. Altmış-yetmiş milyon Orta Asya'da müslüman kardeşlerimiz var, ırkdaşımız var, dilimizi konuşan insanlar var... Balkanlar'da her şeyini bize bağlamış insanlar var. "Hiçbir yerden doğru düzgün bir dostluk ve destek görmedik; bizim yegâne dostumuz Türkiye'dir" diyorlar Bosna-Hersek'in yöneticileri... Yıllarca idare ettiğimiz Ortadoğu var, Kuzey Afrika var, Güneydoğu Asya var. Yâni, bizim ecdadımza medhiyeler yazan insanların yaşadığı diyarlar var... Onun için, onları da hesaba kattığımız zaman, dünyanın üzerinde 1,2 milyar müslüman var. Yâni, her dört kişiden bir kişi benim idealimde, benim imanımda olan insanlar...
Şimdi bu insanların motive edilmesi lazım; misyonlarının, görevlerinin ne olduğunun bunlara duyurulması lâzım!.. Ve Allah'ın en sevmediği, en şen'î, en alçakça iş olan zulmün hiç bir çeşidinin, hiç bir yerde bırakılmaması lazım!.. Zulmün bitmesi lazım, adaletin gelmesi lazım... Estetiğin, güzelliğin gelmesi lazım... Hakların gelmesi lazım... Onun için, bizim üzerimize görev düşüyor, sizin üzerinize görev düşüyor. Yâni nesillerin, kuşakların üzerine bir ideal, bir amaç olan bir görev düşüyor. Onu yapması gerekiyor müslümanların... Yapmadıkları takdirde, namaz kılmalarıyla, oruç tutmalarıyla sorumluluktan kurtulamayacaklar diye düşünüyorum.
Bu görev nedir? Şimdi bizim elimizde hiçbir şey yok mu? Yâni biz birşey yapamaz mıyız? Biz bunların bekçisi miyiz? İşçisi miyiz? Kahyası mıyız? Memuru muyuz? Amelesi miyiz? Sonra, olaylar bizim üzerimizde cerayan ettiğine göre; bizim ülkerimiz yakılıp yıkıldığına, yandığına göre, bizim doğal servetlerimiz yağmalandığına göre, buna bizim dur dememiz lazım değil mi?.. Yâni şu mantığa nasıl razı olabiliriz ki: --Margaret Teacher çok açıkça söylüyor-- Amerika ARAMCO ile Suudî Arabistan'ın bütün petrollerini alıp faydalanıyor; Irak'taki petrol şirketleri Shell'in, Mobil'in kesesine para akıtıyor; bütün faydalar İslâm ülkelerinden sağlanıyor da, niye yeni düzenin düşmanı İslâm oluyor?.. Yâni, bunun bir mantığı var mı?.. Bunun insanlıkla, vefa ile, şükran duygusu ile ilgisi var mı?.. Yâni nezaket sadece, karşılaştığı insana "Thank you!" demek mi?.. "Thank you!" demekten mi ibarettir nezaket?.. İngiliz centilmenliği bu mudur yâni?.. Adamın petrolünü alacaksın, keseni dolduracaksın, malını ona satacaksın, hizmetçi olarak kullanacaksın; ondan sonra da, bir numaralı hedefin o olacak... Böyle bir mantığa sizin aklınız yatıyor mu?.. Benim aklım yatmıyor! Ben buna tahammül edemiyorum... Tabii onlar bir şey düşünürler, yapmak isterler. Bizim de bir söz hakkımız var, bizim de yapacaklarımız vardır. Onları düşünmeli ve yapmalıyız.
Onun için, ben sizden ilk önce ufkunuzun geniş olmasını diliyorum. Lütfen ön yargılarla meselelere bakmayın! Bilim adamı olarak yaklaşın!.. Net olarak olayları çözmeye çalışın! Problemin sonucunun doğru çıkıp çıkmadığını sağlamaya gayret edin, doğruyu bulmaya çalışın!.. Çünkü, İslâm'da en kutsal kavramlardan birisi doğruluk kavramıdır, hak ve hakikat kavramıdır. Ondan sonraki kavramlardan birisi de adalet kavramıdır.

(İnnallahe ye'muru bil adl) Yâni, "Allah adaleti emrediyor." Hem hanımımıza karşı, hem çocuklarımıza karşı, hem komşularımıza karşı, hem mahkemelerde tarefeyne karşı, hem insanlar arasındaki yargılamalarımızda, her şeyde adaletli olmak zorundayız. Müslüman olarak, Allah'ın yeryüzüne gönderdiği en hayırlı ümmetin bir ferdi olarak, kendimizi adaletle yükümlü ve hakikati bulmakla sorumlu hissediyorum. Onun için gerçekleri arayın! Yâni onun bunun sözü ile, propagandasıyla hareket etmeyin!.. Lütfen gazete, mecmua, televizyon ve radyo münevveri olmayın! Araştırma yapın!.. Sahte münevver olmayın, sahte aydın olmayın; hakîkî aydın olun!.. Meselelerin özel çözümlerini de kendiniz değerlendirin!.. Yâni özel olarak kendinizin zihninizi, muhakemenizi, tefekkürünüzü kullanarak, sonucu değerlendirin!.. Görüşünüzün ne olduğunu, bir tartın ve bunun için de kendinize mutlaka belge isteyin, delil isteyin!.. Şu şöyle söylüyor ama ne?.. Bu böyle yapıyor ama niye?..
Neden NATO'nun gemileri Adriyatik Denizi'nde, ambargo için nöbet tutuyor?.. Siz bunu anlayabiliyor musunuz?.. Yâni Sırplar'a silah doğudan ve kuzeyden geldiğine göre, batıda ambargonun manası ne?.. Ben tabi çok fanatik de düşünmüyorum. Yâni oraya, müslümanlar yardım etmesin diye duvar yapmışlar; illa Bosna-Hersek'liler yenilsin, onlara İslâm ülkelerinden silah gelmesin diye oraya durmuşlar; bu da mümkün. Çünkü, bazen bir şeyi yapmakta çok amaç olabilir. Fakat asıl düşündükleri, sanıyorum katolikliğin haklarını savunmak... Sırplar'ın kuzeyden desteği daha fazla alarak, Dalmaçya'da Venedik'e doğru, daha ileriye doğru ilerleme yapmasını engellemek için olsa gerek diye düşünüyorum.
Herneyse şimdi bizim yapacağımız şeyler nelerdir, bunları düşünmemiz gerekiyor. Ben bunu kendim şahsen düşünüyorum. Tabii kendi ekibimle de, arkadaşlarımla da düşünüyorum. Çeşitli çözümler arıyorum. Ümitsiz değilim. Çünkü Türkiye'nin pek çok avantajları vardır. Genç nüfusumuz vardır, ve genç nüfusun kültürel durumu İslâm'a yakınlaşma istikametindedir. Bu güzel bir şey... Bir politikacı ile görüştüm, "Evet hocam, aynen ben de katılıyorum." dedi. "Boğaziçi Üniversitesi'ne gittim, 'Namaz kılmam lâzım, mescid var mı?' diye sordum." dedi. Demişler ki, "Şu karşıki yurda gidin, en yakın yer orası... Yurtta hangi kapıyı çalsanız, odasında mutlaka seccade vardır."demişler. Boğaziçi Üniversitesi, eski Robert Kolej... Amerikalıların kurdukları bir okul... Yâni Osmanlı Devleti'nde batı kültürünü aşılamak için kurdukları, ve Balkanlar'ın komitecilerini yetiştirdikleri bir müessese... Papazların yönettiği bir okul... Şimdi burada hangi kapıyı çalsanız, yurdun içindeki öğrencinin yanında seccade var. Bu güzel bir şey...
Nüfusun yaş ortamasının aşağıda olması, güzel bir şey... Millî kültürünü, tarihini bilen, seven insanların çoğalması güzel bir şey... Orta Asya'nın bize açılması, Kafkaslar'ın bize açılması güzel bir şey... Ecdadımızın bize bıraktığı şanlı miras dolayısıyla, Orta Doğu'nun, Kuzey Afrika'nın, Uzak Doğu'nun bize sempati duyması iyi bir avantaj... Ve Türkiye'mizin kendine her yönden yeterli, bütün hudutları kapansa, kendi kendine yaşayabilecek olanaklara sahip bir devlet olması, güzel bir şey... Bu durumda olan bir Amerika var, başka ülke yok yâni... Dışa kapatıldığı zaman, teknolojisiyle, tarımıyla, herşeyiyle kendi kendine yaşamını sürdürebilecek bir Amerika var. Dış olaylardan etkilenmiyor, kendi üretimi ve tüketimiyle, tarımıyla, ziraatıyla, kendi kendisini besleyebiliyor. Rusya bu durumda değil, diğer ülkeler bu durumda değil. Kimisinin ekonomisi yok, kimisinin tarımı yok... Meselâ, Almanya aç kalır etrafı kapandığı zaman; satamazsa, alamazsa, tüketim ve üretim dengesi ve beslenme imkanı yoktur. Japonya mahvolur, perişan olur...
O bakımdan bilimsel yönden gelişiyoruz, genişliyoruz, yükseliyoruz... Çok avantajlarımız var. Bizim de yapacağımız şeyler var. Bunları önce kendim size empoze etmek istemiyorum, "Lütfen siz düşünün!" diyorum. Çünkü, şu toprakların evladısınız ve sizin üzerinizden füzeler geçip gidiyor... Sizin üzerinize de düşebilir. Siz gençsiniz, önümüzdeki yıllarda bu düzenbazların kurduğu düzenin planları, size de zarar verebilir. Kendinizi düşünmek demektir yâni bu...
Ben kısaca özetleyeyim isterseniz düşüncelerimi: Balkanlar'da Arnavutluğa büyük önem vermek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, nüfus ve kültür yapısı itibariyle bize yakındır, müstakil bir ülkedir. Onunla Kosova ve Sancağa ve Yugoslavya'ya yardım sağlayabiliriz; orasını bir üs olarak kullanabiliriz. Makedonya'ya yardım sağlayabiliriz.
Bulgaristan'ı önemli bir ülke olarak görüyorum. Şu anda sanıyorum %20 kadar yurttaşımız, dindaşımız kalmıştır ama; bir kısmı da her halde zorbalıklarla adlarını filan değiştirdiği için, bu rakam daha fazla olabilir. Bulgaristan'la ilişkilerimizi geliştirmeliyiz. Arnavutluk'la ilişkilerimizi geliştirmeliyiz ve Balkan Ülkeleri ile ilgili çalışmaları çoğaltmalıyız.
Ben şunu temenni ediyorum: Kardeşlerimizin, talebelerimizin, öğrencilerimizin bir kısmı kendisine --ailevî sebeplerle veyahut gönül bağlarıyla veya akıl bağlarıyla-- bir ülkeyi seçsin, o ülkeyle ilgilensin ve o ülkenin mütehassısı olsun. Yâni birisi Arnavutluğu seçmişse, Arnavutluğu diliyle, kültürüyle bilsin... Arnavutluğun tarihini bilsin, bizimle ilişkilerinde çalışsın. Ötekisi Bulgaristan'ı seçmişse, Bulgarca'yı bilsin, yazısını bilsin, tarihini bilsin, macerayı bilsin, politik gelişmeyi bilsin ve orda bizim menfaatlerimizi korumaya çalışsın.
Kafkasya'yı önemli bir bölge olarak görüyorum. İçindeki ırkdaşlarımız, dindaşlarımız, gönüldaşlarımız dolayısıyla...Ve hakikaten çok asil insanlar olduğunu biliyorum. Burada bizim onlarla bütünleşmemize bir set çeken Gürcü ve Ermeni duvarı var. Tabii bunun da düşünülmesi, halledilmesi gerekiyor. Azerbaycan'a çok önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Orta Asya'ya ve Kazakistan'a doğru açılan sahaların üzerindedir.
Doğuda İran'ı çok önemli bir ülke olarak görüyorum. İran'la bizim zıtlaşmamızın tarihte hiç bir faydası olmamıştır. Bunun faydası olmadığını çok öncelerden anladıkları için son zamanlarda --Osmanlı tarihinin sonlarına doğru-- İran'la Türkiye büyük bir çatışmaya girmemiştir. Ama bu yetmezdi; birlik ve beraberlik içinde olsalardı daha büyük faydalar sağlanabilirdi. Bence artık mezhep farkını düşünme zamanı geçmiştir. Çünkü hem bizde, hem de onlarda insanlar o kadar cahilleşmiş ki, "Peygamberin kim?" diye sorduğun zaman, kimisi "Hz. Ömer" diyor, kimisi "Hz. Ali" diyor. Çoğu kimsenin bir şeyden haberi yok yâni... Mezheb detayı ile ihtilaf çıkaracak bir durum zaten yoktur.
İşte, kültürel bağlarımız olduğu için ve bizim ecdadımızın orda uzun zaman hakimiyet sürmesi dolayısıyla; %40-45 kadar ahalinin ırkımızdan, Türkçe konuşan insanlar olması dolayısıyla; İran'la kültürel ve sosyal yönden, ekonomik ve ticari bağlarla mutlaka ilgilenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, İran'la biz problemlerimizi çözebilirsek, Güneydoğu Asya ve Orta Asya'yla tıkanıklığı açmış olacağız, bütünleşme imkânı bulacağız. Bunu mutlaka yapmalıyız. İran'ın 50-60 milyon nüfusu, bizim 50-60 milyon nüfusumuzla birleştiği zaman, batının istediği her şeyi yapmak zorunda olmayan bir güç oluşturabiliriz. Bu önemli bir nokta! Dinleyicilerime ve politikacılara teklif ederim.
Çünkü ben İran Dili ve Edebiyatı'nı da okumuş bir insanım. İran'ın inkılabdan sonraki durumunu da gittim orda gördüm. Yâni aradaki ihtilaflar sunidir, izâle olunabilir. İzâle olunduğu zaman da, iki taraf bundan çok istifade eder. Gerçi bunu politikacılar düşünmüşler ve SENTO gibi kuruluşlar ile birtakım iş birliği çalışmaları yapmışlardır. Ama verimli bir tarzda işletememişlerdir. Biliyorsunuz bir müesseseyi kurmak önemli değildir, işletmek önemlidir. Rantabilite önemlidir, kârlı bir şekilde yönetmek önemlidir. Sermayeyi kediye yükletmemek için çalışmak lazım gelir.
İran'ı çok önemli görüyorum. Uzakdoğu'ya, Pakistan'a ve Orta Asyaya açılan bir sahada kilit ülke olduğu için, İran'la ilişkilerimizi düşünün!.. Farsçayı öğrenin!.. Farsça çok güzel bir dildir, çok edebi bir dildir ve bizim Türkçe'mizin anlaşılması için de lazımdır. Osmanlıca'nın da anlaşılması için de lâzımdır. Ecdadımızın tanınması, anlaşılması için bile lazımdır. Misal verelim; "hoşaf" diyoruz, ne demek meselâ?.. Hoş, güzel demek; ab, su demek. "Güzel, tatlı su" manasına geliyor. Şirin, tatlı demek. Her şeyimiz yarı yarıya onların diliyle ilişkilidir.
Bunu politik bakımdan da öne almayı düşünüyorum. Hatta ben kendi grubum olarak, kültürel çalışmalarda geçen aylarda burda bir hamle başlattım; ve böyle bir konferansa, İran elçiliğinden müşahitler de geldiler. Sonra eve de geldiler, konuştuk. Dostluğun gelişmesini temenni ediyorum; Türkiye'nin menfaati burdadır.
Irak'a, bu adamların gördüğü gözlükten başka bir gözlükle bakmamız ve mutlaka problemleri çözmemiz lâzım. Sanıyorum, Kuzey Irak'ın bombalanmasını bizim hükümet istemiştir. İncirlik'ten uçakların kalkmasını filân onlar istemiştir. Çünkü, Irak'ın oraya yerleştirdiği füzelerin bize zarar vereceği, belki barajı vuracağı veya İncirliğe ateş açacağı düşünülmüş olabilir. Bazı politikacılarımız --meselâ Ecevit gibi-- gittiler konuştular; onların atılımlarını takdir ediyorum. İki komşu ülkeyiz. Amerika'nın gözlüğüyle meseleleri görmek zorunda değiliz. "Irak'ın bütünlüğüne saygı duyuyoruz." sözü güzel bir şeydir ama, hakikaten saygı duyup da meseleyi beraber çözersek... Nasreddin Hoca'nın, sırtından yorganı hırsızlara kaptırdığı gibi bir duruma düşmeyelim.
Aşağıda bir patırtı olunca, Nasreddin Hoca geceleyin kalkmış... Üşümeyeyim diye de yorganı sırtına almış. Kapıyı açmış, "Yahu kavga etmeyin!" filân derken, hırsızlar yanına yanaşmışlar; yorganı çekmişler, savuşup gitmişler. Yukarıya gelmiş, yorgansız... Hanımı sormuş, "Ne oluyor, dışarda ne oldu?" "Hiç... Kavga vardı." demiş. "Sonra ne oldu?.." "Yorgan gitti, kavga bitti!" demiş. Hırsızlar, çalmak için bir plan yapmışlar demek ki, yorganı çalınca iş bitmiş.
Bizim petrolümüzü başkası değil, Amerikalı değil, biz kullanmalıyız. Irak'taki petrolü, Suudî Arabistan'daki petrolü, Kuveyt'teki petrolü, o ülkenin ahalisi kullanmalıdır. Müslümanlar istifade etmelidir. Başkalarının oyunlarına gelmemize lüzum yok! Irak'la durumumuzu düzeltmemiz lâzım...
Ben, kocaman bir söz yazdım mecmualarımıza... Bilmiyorum Irak'a gitmiş midir o söz ve adamlar nasıl karşılamışlardır. Dedim ki: "Irak'ın yerine kendimi koyuyorum; Irak'ın kurtulmak için bir tek çaresi vardır: 'Biz zaten Osmanlılar zamanında Türkiye ile beraberdik.' deyip, Türkiye ile birleşmek!" Bunu açıkça yazdım. Başka hiç bir çaresi yoktur şu durumda... Belâdan kurtulmak için, başka türlü seçeneği yok; Türkiye ile birleşirse, kurtulur. Biz de, bunun olması için çalışmalıyız.
Suriye ile aramızın düzeltilmesi gerektiği herkes tarafından anlaşıldığından, başbakan şimdi Suriye'de bulunuyor. Elbette düzeltilmesi lâzım! Çünkü, hududun öbür tarafında, hududun bu tarafındaki ailelerin yarısı vardır. Kültürümüz aynıdır, hiç bir farklılık yoktur. Ülkeler arasındaki çekişme, yöneticilerin inadından başka bir şey değildir. Yoksa, halklar aynı halklardır.
Akdenizi önemli bir bölge olarak görüyorum ve KEİB gibi bir de --AKEİB mi diyelim-- Akdeniz Ekonomik İşbirliği kurulmasını teklif ediyorum. Akdeniz önemli bizim için.
Yunanistan'la mücadelemizde İtalya önemli olabilir. İtalya hem teknolojik bakımdan ileridir, hem de Almanlar gibi pahalıcı bir ülke değildir. Onlarla işbirliği yapmamız bize daha büyük fayda sağlayabilir ve Yunanistan'la olan rekabetini kullanmamız bize de fayda verebilir. İtalya'yı o bakımdan önemli bir ülke olarak görüyorum.
Sonra bir şeyden de ümitleniyorum: Peygamber SAV Hazretleri buyurmuş ki, "Roma da fethedilecektir!" Evet, "İstanbul fethedilecek!" buyurdu ve İstanbul fethedildi. "Roma da fethedilecektir ama, o savaşla olmayacaktır. Müslümanlar Roma'ya kadar varacaklar; 'Lâ ilâhe illallah' diye diye Roma'yı müslüman edecekler." buyuruyor hadis-i şerifte... Yüzyıllar önce, 1400 yıl önce söylenmiş hadis-i şerif tabii bu... O bakımdan İtalya'yla ilgilenmeyi, dinî bakımdan da bir görev sayıyorum.
Papazlarda da bir gelişme var. Gazeteler yazdılar, ilmihallerini değiştirmişler; artık teslise --yâni üçlemeye, triniteye-- inanmıyorlarmış. Bizim Kur'an-ı Kerim'imizdeki Fatiha'nın hakîkatlerini kabul edip, Allah'ın birliğini kabul edip; Hz. İsa'nın da Allah'ın oğlu değil, peygamberi olduğunu kabule yanaşmışlar ki, bu İslâm'ın istediği çizgiye gelmeleri demektir. Yavaş yavaş "Lâ ilâhe" demişler galiba, "illallah"ı kalmış. O bakımdan İtalya'yla uğraşmalıyız.
İki müjdeyi de bu arada anlatayım: İtalya'da zaten 853-871 yılları arasında, Bari'de bir İslâm emirliği kurulmuş... Bari, Adriyatik sahilinde, Toronto'nun biraz kuzeyindedir. Napoli'nin doğusuna rastlıyor. Milâdî 853-871 tarihlerinde, --yâni, bizim dedelerimiz Anadolu'ya gelmeden önce-- orada bir İslâm emirliği kurulmuş... Fatih Sultan Mehmed de biliyorsunuz, Toronto kalesini almıştı. Mora'yı aldıktan sonra, İtalya'nın çizmesinin ökçesini zabtetmişti. Zaten oralarda bizim eskiden hukukumuz vardır, arsalarımız vardır. İnşallah, orayla da ilgilenmek lâzım... İtalyanca'yı öğrenmek lâzım, onlarla konuşmak lâzım.
Bir İtalyan müzisyen gelmişti Hocamızın evine... Müslüman olmuş, Malezyalı bir hanımla evlenmiş... Bir de 10-12 yaşlarında çocuğu vardı yanında; çok güzel Kur'an-ı Kerim okuyordu. "Roma'da bir cami yapıyoruz. Yaptırmamak için çok uğraştılar ama; başardık, yapıyoruz." demişti. "Lâ ilâhe illallah"ı duya duya elbette yola gelecekler.
Akdeniz'in Doğu Akdeniz kısmı --Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır,Tunus, Libya, Fas-- Afrika'nın kuzeyine doğru bizim eski eyaletlerimizdir. Oralarla ilgili çalışmalar yapmamız lâzım...
Tabii, nasıl olacak bu çalışmalar?.. Batı buna bir örnektir, bize misal göstermişlerdir. Önce --biliyorsunuz-- "Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)" diye başladılar. O zaman bizler gazetelerde, "Bunun amacı siyasî birliktir!" diyorduk. Onların yöneticileri de: "Hayır, öyle bir şey yoktur; sadece ekonomik topluluk!" diyorlardı. Biz biliyorduk ama, halk bilmiyordu. Sonra AET'nin E'si düştü, AT kaldı. Yâni, "Avrupa Topluluğu" oldu.
Ticârî işbirlikleri yakınlaşmaya sebep oluyor; ekonomik işbirlikleri sonunda siyâsî işbirliklerine dönüşüyor. O bakımdan, Akdeniz'deki bu ülkelerle ekonomik işbirlikleri kurmaya çalışmalıyız.
KEİB'i, yâni Karadeniz Ekonomik İşbirliği projesini güzel karşılıyorum. İhtiyatlı fakat iyi bir atılım olarak görüyorum. Bizim pazarımızı genişletebilir ama, bazı tehlikeleri de vardır. Gazetelerde onları yazıyorlar. Kültürel yönden yozlaşma, ahlâken dejenere olma... gibi dezavantajları vardır. Bunların çareleri aranmalı!..
Afrika'yı önemli bir kıta olarak görüyorum; bâkir, yeşil, güzel bir kıta... Orayla çok geç ilgilendik. Hatta, yine de ilgileniyoruz sayılmaz. Yâni, Afrika'yla ilişkilerimiz esef vericidir. Halbuki, Afrika'da bizi seven çok insan vardır. Meselâ, ben Suudî Arabistan'a gittiğim zaman, oradaki şirket yöneticisi kardeşlerimize sordum; "Çalıştırdıklarınız arasında Pakistanlılar vs. milletler var. En iyi uyum sağladığınız millet Pakistanlılar mı?.. Onlarla mı çok iyi geçiniyorsunuz?" dedim. Bana sürpriz bir cevap verdiler: "Hayır, bize en çok Sudanlılar benziyor. Çok mert insanlar, onlarla çok iyi anlaşıyoruz." dediler.
Ben de ertesi gün Mescid-i Nebevî'de oturuyordum. Arkadaşlar geliyorlar, bana "Merhaba hocam!" filân diyorlar. Bir halka teşkil ettik. Etraftan bize bakıyorlar,bunlar kim diye, ben kimim diye merak ediyorlar... Tiplerinden de Sudanlı olduklarını anladım, onlara "Selâmün aleyküm!.. Sudanlısınız galiba?" dedim. "Evet." dediler. "Arkadaşlarla konuştum, biz Türkler siz Sudanlıları çok seviyoruz!" dedim. --Çünkü, bir akşam önce öyle konuşmuştuk. Ben de seviyorum. Boylu poslu oluyorlar, yakışıklı oluyorlar, kocaman sarık sarıyorlar... Yâni, güzel, babayiğit insanlar.-- Dedi ki; böyle üstüne bastıra bastıra, biraz da sitemli cevap verdi: "Biz sizi, sizin bizi sevdiğinizden çok daha fazla severiz!" dedi.
Onun için, ben buraya geldiğim zaman, Türkiye'ye döndüğüm zaman arkadaşlara dedim ki: "Bir kısmınız Sudan'a okumaya gidin!.. Yâni, imam-hatipten mezunsunuz, ilâhiyat tahsili yapacaksınız... Fasih Arapça konuşuyorlar. Yâni net, güzel, kaideye uygun, düzgün bir Arapça konuşuyorlar. Orda tahsilinizi yapın!" dedim. Ama herhalde, bir Allah'ın kulu da kalkıp, benim nasihatimi dinleyip gitmedi. Oraya giden talebem olmadı galibâ... Ama, böyle şeyleri yapmamız lâzım... Ben hem talebeleri, bazı dış ülkelerde okumaya teşvik ediyorum, hem de --beni mazur görün-- evlenmeye bile teşvik ediyorum. "Gidin oradan evlenin! Dünürlük, kaynanalık, kaynatalık, kayın biraderlik yoluyla münasebetler daha samimi olur." diye söylüyorum.
Afrika önemli... Sudan ve Kuzey Afrika ülkeleri, Orta Afrika ülkeleri önemli... Nijerya; petrolü vs.si var... Daha aşağıları bilmiyoruz. Beni Güney Afrika'dan çağırmışlardı, gidemedim. Çünkü, akıcı bir İngilizce'm yok... Yâni, İngilizce vaaz verebilsem, oralara da gideceğim. Akıcı bir İngilizce'm olmadığı için gidemedim. Ama, İngilizce'yi tahsilinde öğrenen siz gençler için, çok güzel böyle dış ülkeler... Mutlaka oralara gidip, tarihî misyonlarınızı, görevlerinizi oralarda yapmalısınız.
Avrupa Ortak Pazarı, bizim için uygun değildir. Zaten onlar da uygun görmüyorlar. Biz onların arasına katılırsak, onüçtebir nisbetine düşeriz. Onüçtebir, yüzde kaç ediyor bilmiyorum ama, devede kulak gibi kalırız ve onlara hiç bir şey yaptıramayız. Bizim, onların karşısında eşit şartlara sahip, ayrı bir grup teşkil etmemiz lâzım!.. Bunu, bir ara bizim tarafımızdan yönetilmiş olan ülkelere hizmet götürerek, onlarla bütünleşerek sağlayabiliriz.
Amerika, önemli bir ülke... Kendi içinde hürriyete geniş yer vermesi iyi. O bakımdan Amerika'nın içinde İslâmî çalışmalar iyidir. Yedi milyon kadar müslüman vardır Amerika'da... Oradaki İslâmî çalışmaların takviye edilmesinin sonunda, bir İslâmî gelişme, patlama tarzında ilerleme olabilir. Bunun emâreleri de vardır. Kendisi Amerikalı olduğu halde İslâm'ı seçen pek çok insan biliyorum. En yakından tanıdığım Ömer Faruk Abdullah'tır ki, bir profesördür orda... Bluejean pantolonlu bir Amerikalı iken, Kur'an-ı Kerim'i okumuş müslüman olmuş ve İslâm için çalışan bir insan haline gelmiştir.
Sözlerimi şöylece toparlayabilirim:
Dünyada yeni değişiklikler oluyor, yeni düzenler kurulmaya çalışılıyor. Her millet kendi menfaatini düşünüyor, bunları tabii karşılıyoruz. Tabii olmayan, herkes menfaatini düşünürken, bizim kendi menfaatimizi düşünmememiz...
Bloklaşmanın yönleri değişmiştir. Doğu -Batı bloku yerine, Kuzey -Güney gelmiştir. Necib Fazıl'ın bir sözü var: "Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın!" diyor. İnsana hareket ve ifade kabiliyeti vermesi bakımından, dinamizm getirmesi bakımından düşman da lâzım olduğundan; Rusya yıkılınca, adamlar İslâm ülkelerini dişlerine göre bilmişlerdir, bulmuşlardır. Teknolojik bakımdan geridir. Ucuz kabadayılıklar yapabilirler... Oturdukları yerden hedef alırlar, otelleri bombalayabilirler... Tatil anındaki, dinlenme anındaki gemileri güvertelerinden vurabilirler... Bunlar ucuz kahramanlıklar!..
Bizim bu düzen içinde hedef alındığımızı, ve oyunun bizim ülkelerimizde ve bizim zenginliklerimize karşı olduğunu, çevremizdeki zenginliklere karşı olduğunu bilmemiz lâzım!.. Kendi avantajlarımızı düşünmeliyiz. Bu avantajları, avantajları bizimle birleşen diğer milletlerle bütünleşerek genişletmeliyiz!.. Karşı tarafın kurmak istediği dünya düzeninde, bize düşünülen çok küçük, çok horlayıcı ve aşağılayıcı yer yerine; kendi lâyık olduğumuz yeri almalıyız!.. Onlara karşı da kültürel ve sosyal çalışmalarımızı, aktivitemizi devam ettirmeliyiz!..
Bu konuda yeni yetişen gençleri, yeni usüllerle yetişen gençleri; yabancı dil bilerek, bilim ve teknoloji alanında başarılı tahsiller yaparak, doktora yaparak yetişen gençleri bir güvence olarak görüyorum. Türkiye'nin ümidi olarak olarak görüyorum... Bunların içine sizler de girebilirsiniz. Bir kuşku, bir tehlike; sizden önceki nesillerin Avrupa'ya gidip, Avrupa'nın --ilmini, teknolojisini değil-- kültürünü alıp, ondan etkilenip, radyasyon alıp, buraya hastalıklı olarak gelmeleri durumuna siz düşmeyiniz!.. Siz oraya kendi benliğinizle gidin ve dik başlı olarak, onurlu olarak çalışın!.. Onlardan almanız gerekeni alın, vermeniz gereken dersleri verin ve ülkeniz için çalışın!..
Dilerim ki Allah, sizlere ve ülkemize iyi günler göstersin... Bizim hakkımızda kötü şeyleri düşünenlere fırsat vermesin... Bizi, hiç kimsenin karşısında hor ve zelil düşürmesin... İzzet ve itibar içinde yaşamayı ve --mâdem dû cihan bizim için yaratılmıştır; İbrahim Hakkı Erzurumî'nin dediğine göre-- iki alemde mutluluğa ermeyi diliyorum...

(Soru-Cevap Bölümü için tıklayın)

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COÅžAN
21 Ocak 1993 - Bilkent Üni. / ANKARA


Logged


Huzur(u) bulmak için www.kuranvakti.com
Maneviyatınız için www.maneviyat.com
Gençleriniz için
www.hayatname.com
Çocuklarınz için
www.bizimpark.com
Dosyalar için
www.iyidosya.com  
-------------------------------------
Size göre, size özel, sizin için!..
smeyra
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 370



WWW
« Yanıtla #1 : 19 Åžubat 2009, 17:01:10 »

Rahman razı olsun..
Logged

Dertleri zevk edinmektir Alemde hüner,
Gamu_u şadi felek böyle gelmiş, böyle gider...
hanegeli
Aktif Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 120


« Yanıtla #2 : 19 Åžubat 2009, 18:36:20 »

selam:rahmetli hoca efendi bugünleri görse nederdi acep.. bence çok menmum olurdu ..

Dilerim ki Allah, sizlere ve ülkemize iyi günler göstersin... Bizim hakkımızda kötü şeyleri düşünenlere fırsat vermesin... Bizi, hiç kimsenin karşısında hor ve zelil düşürmesin... İzzet ve itibar içinde yaşamayı ve --mâdem dû cihan bizim için yaratılmıştır; İbrahim Hakkı Erzurumî'nin dediğine göre-- iki alemde mutluluğa ermeyi diliyorum.. amin amin amin
Logged
smeyra
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 370



WWW
« Yanıtla #3 : 19 Åžubat 2009, 23:48:49 »

Amin.. Ecmain..
Logged

Dertleri zevk edinmektir Alemde hüner,
Gamu_u şadi felek böyle gelmiş, böyle gider...
Sayfa: [1]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  İslam CoÄŸrafyası  |  Yazılar  |  Yeni Dünya Düzeni - 2 (Konfrerans Metni) « önceki sonraki »
    Gitmek istediÄŸiniz yer: