Yeni Dünya Düzeni - 1 (Konferans Metni)
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
11 Åžubat 2012, 12:25:45
12196 Mesaj 2632 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  İslam CoÄŸrafyası  |  Yazılar  |  Yeni Dünya Düzeni - 1 (Konferans Metni) 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Yeni Dünya Düzeni - 1 (Konferans Metni)  (Okunma Sayısı 1228 defa)
Semavi
Administrator
Aktif Üye
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 994


Kimine göre forum, bize göre bir aile


WWW
« : 23 Temmuz 2007, 01:57:18 »

YENİ DÜNYA DÜZENİ ve TÜRKİYE*

Sözlerime Allah'a hamd ile başlıyorum. Çünkü, her şeyimizin ondan olduğu biliyorum. Yaradanımız ve yaşatanımız, alemlerin rabbi, mülkün mâliki, hükmün sâhibidir. Ve bizi şerefli bir mahlûk olarak yaratmış; eşref-i mahlûkat diyor eskiler...
Sevimli bir ilim adamı olan İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri; bir şair, musîkişinas, mutasavvıf, ârif, astronom... Eseri de bir ansiklopedi mahiyetinde biliyorsunuz, Ma'rifetnâme'si... Onun bir sözü her zaman benim hafızamdadır ve her fırsatta söylerim. Bu İslâm'ın da görüşüdür. Diyor ki:
"Allah-u Teâlâ, dû cihânı --dû, iki mânâsına geliyor-- iki cihanı; yâni, bu yaşadığımız dünyayı ve bundan sonra gideceğimiz öbür dünyayı, insanoğlu için yaratmıştır. İnsanoğlunu da kendi ma'rifeti için yaratmıştır. Yâni, kendisini bilsin, bulsun diye yaratmıştır." diyor. Onun için kitabına da "Ma'rifetnâme" ismini vermiş.
Demek ki, dû cihan bizim için yaratılmış. O halde, yaratıcımıza hamd ediyoruz. Hem bu dünya, hem de öbür dünya bizler için ve bizim mutluluğumuz için... Ve biz üstün bir varlık kılınmışız. Bütün varlıklar emrimize verilmiş ve kâinâtın boyutları önümüze açılmış...
Bizi öbür varlıklardan ayıran en önemli vasfımız, akıl ve fikir; yâni, düşünme yeteneğimiz... O da nimetlerin en büyüğü!..
Ve dinimiz bizi ilme, araştırmaya, gerçekleri bulmaya teşvik etmiş; ilmi, öğrenmeyi, öğretmeyi, öğreneni, öğreteni, düşünmeyi, düşüneni en sevablı, en kazançlı, mânevî mükâfatlı ibadetler eylemiş... Bu, çok güzel bir ortam bizim için... Son derece güzel mânevî bir ortam. Bu ortam için de hamd ediyoruz Allah'a...
Ve onun örnek insan olarak gönderdiği sevgili kulu ve peygamberi, Muhammed-i Mustafâ'sına salât ü selâm ve saygılarımı bağlılıklarımı arz ederek sözlerime başlamak istiyorum. Çünkü, faaliyetlerimizin bence bütün amacı, Allah'ın rızasını kazanmak ve onun elçisinin gösterdiği yolda yürümek...
Bana burda konuşma fırsatı; o da bir lütuf, ona da teşekkür ediyorum. Tertip heyetine teşekkür ederim.
Dükkânlarda levhalar vardır, bilirsiniz; "Müşteri velînîmetimdir." derler dükkân sahipleri... Çünkü, müşteri olmayınca, dükkânın faaliyeti olmaz. Kendi durumumuza adapte edecek olursak bu sözü, o halde dinleyiciler de biz konuşmacıların velînîmetidir. Sizlere de teşekkür ediyoruz ki geldiniz, salon dolu... Salon dolu olunca, dinleyiciler olunca, biz de konuşmak imkânını buluyoruz.
Bizim rahmetli Hilmi Ziyâ Ülken Bey; İlâhiyat Fakültesinde meşhur, filozof, felsefe profesörü, mütefekkir bir insan... Bizim sekreter takılmış şaka yoluyla kendisine, demiş ki: "Hocam, bunca yaşınızla İstanbul'da oturup da, Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde ders vermeğe gelinir mi?.. Hem masraf, hem zahmet, hem yorgunluk!.." demiş. Hilmi Ziyâ Bey rahmetlinin de sözü şu: "O zaman kiminle konuşacağım?.." diyor. Yâni evde kalsa, kiminle konuşacak?.. Çünkü, bilginin aktarılmasından mutluluk duyuluyor. Bilen de bildiğini başkasına anlatmak istiyor ve insanlar birbirleriyle konuşarak mutlu oluyorlar. Onun için hepinize teşekkür ediyorum. Candan... Yani, formel değil, şekil olarak değil, hakîkaten müteşekkirim.
Bir de, Bilkent kelimesini de seviyorum. Bende de doğrusu bir sükse hissi meydana getiriyor Bilkent... Güzel bir üniversite diye düşünüyorum. Arkadaşlarınıza da sordum, "Nasıl öğretim seviyeniz?" diye. İsim vermeyim de ötekiler darılmasınlar ama, Bilkent'te bilim seviyesinin yüksek olduğunu söylediler. Ben de uzaktan öyle biliyordum. İlk gelişim benim buraya... Belki, bundan sonra tekrar tekrar gelmek mümkün olur ama, ilk gelişim... Bilkent'in öğrencilerinin de yüksek puanlarla buraya girdiğini, ve değerli gençler olduğunu duyardım. İnşallah sizi şımartmış olmuyorumdur. Yüze karşı medhetmek iyi değil ama... O bakımdan da sizlerle böyle bir karşı karşıya gelmek, tanışmanın başlangıcı. Bu da beni sevindiriyor.
Birisi, tarlada çalışan birisine "Selâmün aleyküm!" demiş; tarladaki hiç cevap vermemiş. Yanındaki demiş ki: "Bak, geçen yolcu sana selâm veriyor, niye cevap vermiyorsun?" Demiş ki: (Esselâmü yecürrül kelâm) "Selâm vermek, konuşmaya götürür. (vel kelâmü yecirrü minel ikrâm) Konuşma da ikrama götürür. Onun için selâmı almıyorum." demiş.

Biz şimdi, selâmla konuşmaya, konuşmalar da --benden size ikram olabilir; çünkü, ben ağabeyim veya hocayım-- ikramlaşmaya sebep olacak, biz bundan kaçınmıyoruz.
Şimdi, bir şeyi söyleyeyim, tertip heyeti kardeşlerinizi tanıdım ve sevdim ama, bu bana böyle bir tepeden inme konu olarak geldi. Yâni, konuyu da yazdım yanlış söylemeyeyim diye: "Yeni Dünya Düzeninde Türkiye'nin Konumu" Ben âciz, nâçiz hocanız, İlâhiyat Fakültesi'nde edebiyatla, gazelle, şiirle uğraşırken, şimdi böyle bir ciddî konu, karşıma tepeden inme, uzay yoluyla gelmiş oldu. Ve ben seyahate çıkmışken gelmiş oldu. İstanbul'dan hareket etmiştim ama, hiç tahmin etmiyeceğiniz bir istikamete doğru, Edirne'ye doğru yola çıktım. Lüleburgaz, Edirne, Çanakkale, Bursa, Eskişehir ve şimdi durak Ankara... Şimdi böyle bir yolcunun, modern bir Evliyâ Çelebi'nin bu seyahati esnasında; bu kadar ciddî, devletler arası bir meselede söz söylemek nasıl olacak bilmiyorum... Amerika duyarsa halim ne olur?.. Avrupa duyarsa, Avrupa devletleri ve bizim yöneticiler ne derler?.. İnşallah sürç-i lisânda bulunmayız. Dikkat edelim, kimsenin tavuğunu taşlamayalım inşallah...
Ama, "Yeni Dünya Düzeninde Türkiye'nin Konumu"; bu bana bir kere isim olarak faullü geldi, yabancı geldi, yanlış geldi. Çünkü, Yeni Dünya Düzeni bizim düzenimiz değil ki, Amerika'nın düzeni!.. Amerika'nın dünyaya hakim olma düzeni... Amerika'nın felsefesi, Amerika'nın millî felsefesi, millî hayali, millî ülküsü... Dünyaya yeniden nizam verecek bizim coniler; yeni dünya düzeni olacak!?.. Bizim orda, Yeni Dünya Düzeni'nde konumumuz değil; Yeni Dünya Düzeni'ne karşı durumumuz bahis konusu olabilir. Arada bir fark var yâni.
Fuzûlî'nin bir beyti var, diyor ki:

Fakir olduysa zâtım, kimseden sağınma ke men;
Fakîr-i pâdişah âsâ, gedâ-yı muhteşemem.


"Her ne kadar yoksulsam da, kimseden aşağı olduğumu kimse sanmasın. (fakîr-i pâdişah âsâ) Padişah gibi bir fakirim ve (gedâ-yı muhteşemem) muhteşem bir gedâyım." Padişah gibi bir fakiriz elhamdü lillah ve muhteşem gedâlarız biz. Evet, yoksuluz... Bütçemiz açık veriyor... Dış borçlar 60 milyar dolara gelmiş... --Rakamları da hiç sevmem. Konum rakamlar değil, kelimeler ve güzellikler olduğu iddiam var. Hatırımda da tutmuyorum sevmediğim için. Ama, çok borçlanmışız dışa karşı filân diyor gazeteler.-- Ama, padişah gibi bir fakir olduğumuz için, onurumuz var. Kimsenin öyle uydusu ve kuyruğu veya izinden veya peşinden gitme niyetimiz yok doğrusu... Tek başımıza kalsak bile, dosdoğru bildiğimiz yolda gideriz.


Merkez-i hâke atsalar da bizi,
Kürre-i arzı patlatır, çıkarız.


Bu da Namık Kemal'in sözü. Onun için, hepimizde de bu arzu var, biliyorum. Bu bizim sosyal kabadayılığımız ve onurumuzdur. Hakîkaten kimseye râm olmak, teslim olmak ve hizmet etmek yapımızda yok... Mayamızın içine böyle bir şey katılmamış...
Onun için, "Yeni Dünya Düzeni'ne karşı Türkiye'nin durumu" olabilirdi bence. Kardeşlerimiz böyle bir konuşmayı önceden benimle yapsalardı, böyle düzeltmeyi bilmiyorum onlar da uygun görürler miydi?.. Veya ne olabilirdi?.. "Dünyadaki hızla değişen şartlara göre Türkiye'nin durumu" denilebilirdi. O zaman, kimseye de sataşmış olmazdık. Kimsenin de karşısına böyle kabadayı olarak çıkmamış olurduk. Yâni sadece herkesin kendisi, hürriyetlere göre, insan haklarına göre kendi hayatını tanzim etme hakkı olduğuna göre, milletlerin de böyle bir hakkı olduğuna göre; biz de, "Yeni şartlara göre ne yapabiliriz?" diye kendimizi düşünmüş olurduk. Kimseye de bir sataşma olmazdı. Belki böylesi mizâcımıza daha uygun olurdu. Şöyle diyelim bu konuşmayı: "Dünyanın hızla değişen yeni şartlarına göre Türkiye'nin konumu ne olabilir?"
Siz öğrencisiniz, ben de edebiyatçı emekli bir profesör... Kendi sahamız değil ama, hayal etmek serbest; hayallere zincir vurulamıyor. Düşünmek de serbest... O bakımdan bunları düşünebiliriz.
Ayrıca bir de, benim şöyle bir özel görüşüm var : --bilmiyorum nasıl görürsünüz-- Meselâ ben dikkat ediyorum, Türkiye politikasında bir ara askerler hakim olmuş; Mustafa Kemal asker, İnönü asker... Ondan sonra Cemal Gürsel'e kadar, devletin yüksek mercîlerinde askeriyenin hakimiyeti... Ondan sonra da kalkınmak için çalışan, ikiyüz yıldır bunun uğraşını veren bir topluluk olarak mühendisler gözde olmuş. Şu andaki politik manzaraya bakacak olursak: Süleyman Demirel mühendis, Erdal İnönü mühendis, Necmeddin Erbakan mühendis, Turgut Özal mühendis... Muhsin (Yazıcıoğlu) Bey mühendis mi, bilmiyorum. Galiba, tam böyle meslekten olan bir Aydın Menderes var galiba...
Yâni, devletin yöneticileri olan kimseler ya asker kökenli, ya hendese kökenli... Ama, devletin uğraş sahalarını ve devletin muhtaç olduğu stratejiyi çizecek olan kafaların sahib olması gereken genişlik, bu mesleklerde yoktur. Doktor, veya mühendis, veya asker, spesifik bir mesleğin özel bir alanının sahipleridir. Tabii bu alan ne kadar özel olursa, ihtisaslaşma --yâni, bilgisinin derinleşmesi-- o kadar kuvvetli olacağı için, biz bunu saygıyla karşılıyoruz ama; böyle dar görüşlü mesleklerin sahiplerinin devletin yönetimine sahib olması ve devletlerin stratejilerini çizmeye çalışması doğru olmaz.
Şeyh Sa'dî'nin bir şiiri var: "Kötü demirden iyi kılıcı kim yapabilir?" diyor. Yâni, bir kere malzemenin uygun olması lâzım. O bakımdan ben, meselâ Siyasal Bilgiler'den mezun olan kimseleri, devletlerin stratejilerini çizmeleri bakımından daha uygun görüyorum... Hukukçuları uygun görüyorum. Çünkü, hukuk hayatı, insanların birbirleriyle münasebetlerini tanzim eden bir alan olduğu için, insanla daha yakından ilgili... Herhalde, --eninde sonunda benim edebiyat fakültesinden mezun olduğumu öğrenip de, sonra tarafgirlik yapıyor demeyin ama-- edebiyat fakültesinde öğretilen konuların insana daha yakın; edebiyatın insanı en iyi tercüme eden alan olduğunu ve insan ilimleriyle meşgul olan kişilerin, insan topluluklarıyla meşgul olan kişilerin bu stratejileri çizmeleri gerektiğini düşünüyorum.
Eğer bizim millî stratejilerimizde ulusça tenkid ettiğimiz; gazetelerde, basında mütefekkirler tarafından tenkid edilmiş hususlar varsa; sanırım ana sebep, meslekleri yetersiz olan insanların bu işleri düşünmüş ve kararlaştırmış olmasından kaynaklanıyor. İnsanı tanıyan, halini bilen, sosyal yapıyı tanıyan, sosyolojiye vakıf; toplumu, toplumun kanunlarını, toplumun psikolojisini, milletlerin kültürel yapılarını bilen insanların bu konularda da sağlıklı düşünebileceğini, reel ve güzel kararları alacağını düşünüyorum. O bakımdan, kendimi biraz bu konulardan da uzak saymıyorum.
Ama tabii, en başarılı insanlar, bir konuyla meşgul olurken, o konuda mütehassıs olmuşken, öbür konuya da el atıp, bu konuya kendi konusunun tecrübelerini taşıyan ve aşılayan insanlar oluyor. Yâni, bir ağacın da kendisinin mahsulü iyi olmuyor da, bir başka ağaçtan kesip de aşı yaptığınız zaman daha verimli oluyor. Onun gibi düşünüyorum. Çünkü, o mesleğin klasik, rutin sahiplerinin göremediği şeyleri, dışarıdan oraya gelen ve bir de öbür mesleğinden bilimsel kafaya sahip olmuş bir insan, daha objektif olarak bakıp, daha güzel şeyler getirebiliyor.
Ben, Türkiye'nin sosyal ve kültürel stratejisini düzenleyen insanların, şimdiye kadar pek büyük hatalar yaptıklarını tesbit eden kimselerden birisiyim. O bakımdan, burada konuşmamda bu konuyu anlatırken, onlara da temas edeceğim.
Dünya hızla değişiyor... Gözümüzün önünde değiştiği için, siz de sanırım derslerinizin arasında radyo dinleyip, televizyon seyredip, gazeteleri karıştırdığınız için, bu değişmeleri görüyorsunuz. Biz de sizin gelişmeye başladığınız zamandan biraz daha önceleri biliyoruz. İki kutup vardı dünya üzerinde... Doğu Bloku ve Batı Bloku diyorduk. Batı, kapitalizmi ile tanınmıştı. Avrupa ülkeleri ve Amerika buna dahil olarak düşünülüyordu. Bu Batı Bloku, umûmiyetle hristiyan kültürüyle yetişmiş, kapitalist bir topluluktu. Tabii, sosyalizm ve komünizm de onun içinden çıkmış ama, genel yapısı itibariyle böyleydi.
Doğu Bloku da Rusya ve onun etrafındaki peyk veya uydu dediğimiz ülkeler ve istilâ ettiği ülkelerin ve ondan sonra Kızıl Çin'in katıldığı bir blok idi. Onlar da komünizmi esas almışlardı. Biz, bu iki devenin arasında veya filin arasında, biraz da aşağısında bir ülke idik. Bunlar arasında ayak altında ezilmememiz veya aralarında sıkışmamamız gerekiyordu.
II. Cihan Harbi'nden sonra Rusya bizden Kars'ı ve Ardahan'ı istemeye kalkınca, bizimkiler de bir korunma ve savunma çaresi aradılar. Bu korunma ve savunma çaresi arasında, kendi istekleriyle müracaat ettiler, NATO'ya dahil oldular. Halbuki, NATO da Türkiye aleyhine bir kuruluştu. Belki bunu bilmiyorsunuz ama, bu noktada size bu sözümün kesin olduğunu, özel, şahsî bir görüş olmadığını söyleyebilirim.
Bunu şuna benzetebiliriz: İki boksör ringde çarpışıyor. Yumruklar yağıyor iki tarafa ama, birisi biraz fazla darbe yiyince, karşı tarafa yumruk vuramayacak duruma gelince ne yapar?.. Kendisine yumruk atana yanaşır ve sarılır. O zaman hakem ikisini ayırır. Yani yanaşmak, yumruk yememenin bir çaresi oluyor. Onun için, Türkiye de NATO'dan yumruk yememek için, NATO'ya girmiştir. Ama, NATO'nun ana felsefesi, tehdit eden güçlere karşı Avrupa'yı korumaktır. NATO'nun ana felsefesi budur.
1950'li yıllarda Türkiye'de neşredilen --belki 60'lı yıllarda, tarihini çok iyi hatırlayamayacağım; tarih de rakam olduğu için, onu da sevmiyorum, onlar da kafamda kalmıyor-- NATO Dergisi vardı. Morumsu mavi bir zemin, üstünde Ortaçağ'dan bir gravür... Avrupa'yı tehdit eden düşmanları esas almış ve bu düşmanlardan birisi olarak da biz Türkler'i yazmış!.. Dehşetli sinirlenmiştim ve o mecmuayı saklamıştım. Kütüphanemi karıştırsam, belki bulabilirim o mecmuayı... Orada Türkiye'yi, Avrupa'nın birliğini, bütünlüğünü tehdit eden bir yabancı kuvvet, düşman kuvvet olarak yazıyordu. Ben de, baştan sona kadar makaleyi okumuştum o zaman. Ve Türkiye'de Türkler için yazılmış, Türkçe yazılmış... İngilizce yazılsa, Avrupa milletlerinden birisinin konuştuğu dilde yazılsa; diyeceğiz ki, "Kendilerine yazmışlar, biz duymayız diye düşünmüşler." Ama, Türkler için yazılmış... NATO Dergisi'nde bunu açıktan yazmaları, bence büyük bir küstahlık... Yâni, nezaketsizlik.
Biz nezaket denilen şeye önem veririz. Karşı tarafı kırmamaya dikkat ederiz. Girdiğimiz evde, yemek yerken, hal hatır sorarken, davranışlarımızda, bizim tarihten gelen kültürel bir varlığımız var. Adamlarda böyle bir şey yok tabii. Babasının karşısında sigara içer... Babasının tabağının altına yemeğin faturasını koyar... Ayaklarını masaya dayayıp, babasıyla öyle konuşabilir... İsmiyle hitab edebilir... Bizde olmayacak şeyler. Yâni hayret ederiz bu gibi durumlara...
Bunlar, böyle şeyleri yapıyorlar ama, NATO'nun Türkiye'yi düşman olarak gördüğü bir gerçek!.. Osmanlılar Avrupa'ya hücum etmişler, Viyana'ya kadar gelmişler diye, Avrupa birliğini tehdit eden bir düşman olarak görmüşler.
İşte, bizi böyle gören bir gruba biz iltihak ettik. Çünkü, hani Mecelle diye bir eski büyük hukuk çalışması var... O Mecelle'nin başında "kavâid-i fıkhiyye-i külliyye" vardır. Yâni, hukukun genel kuralları... --İslâm'a göre-- Yüz kadar kural vardır burda... Orda bir kural vardır ki, "Ehvenüş şerreyn ihtiyar olunur." derler. Yâni, iki tane şer --şerr, kötülük demek-- karşınıza gelse; birisinin zararı %10, birisinin zararı %70... Başka seçeneğiniz de yoksa, hangisini tercih edeceksiniz?.. %10'u tercih edersiniz. Yâni, "Zarardır ama ne yapalım? Zararın neresinden dönülse kârdır. Az zarar çok zarardan nisbeten iyidir." diye onu tercih ederiz.
Biz de Ruslar'ın çok hızlı olduğunu düşünüp, Kars'ı Ardahan'ı istemesi, Boğazlar'ı istemesine filân bakarak; onların buraları almasını istemeyen Batı'ya --böylece onun da yumruklarından korunuruz diye-- yamanmışız, NATO'ya girmişiz. Onlar da bu durumu biliyorlar, biz de biliyoruz; ama, halkımız bilmiyor. Her şeyi gül-pembe göstermişler...
Halkımız, Batılılar bizim dostumuz diye düşünür. Ve Kuzeyliler bizim düşmanımız diye düşünür. Böyle bir genel kanaat vardır. "Almanya çok güzel dosttur, Amerika dosttur; ama, Rusya düşmandır." diye düşünür. Halbuki, dedelerimiz meseleyi çok kesin bitirmişler, halletmişler, atasözlerine indirmişler; çünkü, cihan tecrübesine sahipler. "Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz!" demişler, bildirmişler. Yâni, hepsinin niyetinin ne olduğunu bildikleri için...
Ve biz burada hakîkaten bir müddet kendimizi korumuşuz. Buna da alıştırmışız kendimizi... Ben hatırlıyorum, İlâhiyat Fakültesi'nde profesörken, Rus Sefareti'nden bize yemek daveti, kokteyl daveti vs. gelirdi; ama, biz oraya gitmeye çekinirdik. Yâni, adımız Rus Sefareti'ne gitmiş hocaya, profesöre çıkar diye, gidemezdik. Bu kadar bir endişe vardı. Ben sonradan anlıyorum, ne kadar yanlış hareket ettiğimizi... Bizim Rusya'yı tanımamız lâzımdı, Rusça'yı öğrenmemiz lâzımdı. Rusya'daki Türkleri araştırmamız lâzımdı. Onların dillerini edebiyat fakültelerinde öğrencilerimize öğretmemiz lâzımdı... Balkanlar'daki Balkan dillerini öğrenmemiz lâzımdı... Türkiye'nin dışındaki bizden olan insanları aslâ ihmal etmememiz gerekirdi. Mümkünse gitmemiz gelmemiz gerekirdi... Bunları yapmamışız.
Bu bloklaşma böyle uzun zaman devam ettikten sonra, birden Rusya'nın taraf olmaktan çıktığını görüverdik. Ama bu, tabii benim söylediğim gibi birden olmadı. Şaşılacak bir şeydir ki, "Bu bloklaşmayı bırakalım!" diye ilk teklif Ruslar'dan geldi. Avrupalılar mütereddit karşıladılar. "Silahları indirelim!" tekliflerine kuşkuyla baktılar. Ama sonunda, onlar da ölçtüler, biçtiler ve bu işi uygun gördüler.
Silahlar azaltıldı; Rusya büyük paralar alarak Doğu Almanya'dan çekildi. Kuvvetleri azaltmayı, atom başlıklarını yok etmeyi, tankları vs.yi imha etmeyi imzaladılar. Böylece doğu ile batı arasında bir kutuplaşma kalmadı.
Eski bir hariciyecimizin konferansına gitmiştim, bunu o nakletmişti: Amerikan elçisine, Rus elçisi Washington'da demiş ki, "Size karşı müthiş bir oyun hazırlıyoruz!.." "Nedir o?" demiş. "Sizi rakibsiz bırakacağız!" Yâni, "Karşınızdan çekileceğiz. Siz bizimle rakib olmaktan istifade ediyorsunuz, sizi rakipsiz edeceğiz." demiş. Demek ki, Rusya'nın da kendisine göre bir takım hesapları var... Millî hesapları, düşünceleri, veya istikbâle yönelik stratejileri, planları, korkuları var... Hep öyle olmuş.
Bu, bizim için birden oldu ama, ben bir bakanla görüştüm, --isimlerini söylemiyorum, kusuruma bakmayın; isimler hatırımda ama böyle anlatıyorum-- dedim ki: "Amerika'daki Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, 1993 yılı ağustosunda Türkiye harbe girecek diyor. Bu falcı mıdır? Bu senaryo ihtimal mi demektir, plan mı demektir, proje mi demektir?.. Hakîkaten bunlar bu savaşı, kazanın altına odunları atıp ısıtmağa başladılar mı?.. Öyle mi düşünüyorlar, yoksa sadece bir hayal gücü müdür?.." filân diye sormuştum da; "Hocam, o ciddî bir müessesedir. Kocaman bir gökdelen binası vardır. CIA ile de ilişkilidir. Ben onlara bir brifing münâsebetiyle gitmiştim, bakan olduğum sırada; Türkî Cumhuriyetler sözünü ilk defa onlardan duymuştum, 16 yıl önce." demişti. Demek ki bizim birden gördüğümüz sahne değişikliğinin hazırlıkları çok öncelerden yapılmış. İhtimaller düşünülmüş, yeni gelişmeler üzerine de senaryolar hazırlanmış ama, biz meseleleri geç öğreniyoruz. Acaba halk olarak mı geç öğreniyoruz?.. Halk olarak geç öğrenmemiz, bir mazerettir. Çünkü, halkız; hepimizin ayrıca meslekleri var. Ama milletçe ve devletçe ve dış politika yönünden eğer geç öğreniyorsak; o zaman çok büyük bir zaaf, çok büyük bir gaf, çok büyük bir gaflet ve uyuşukluk demek oluyor.
Ben hatırlarım basını takib ettiğim zamanlardan, İngiliz gazetelerinden birisi veya dergilerinden birisi, çok yıllar önce "Sovyetler Birliği'nde Türkler'in nüfusu sür'atle artıyor, bu gidişle ikibinli yılların bilmem neresinde --2020'de, 2030'da-- Sovyetler Birliği'ne, nüfus patlaması dolayısıyla Türkler hakim olacak!" diye bundan 15 yıl kadar önce yazmıştı. Ben de .... Observer dergisinde böyle bir şey okuduğumu hatırlıyorum. Demek ki, onlar hesapları bizden önce düşünüp yapıyorlar. Maalesef biz geç öğreniyoruz.
Burada tabii Ahmed Mithat Efendi gibi şöyle bir köşeli parantez açıp, bir noktaya değinmek istiyorum: Peygamberimiz SAV buyurmuş ki:

(El ilmü hayâtül islâm) "İlim İslâm'ın hayatıdır, canıdır." Yâni, ilim varsa İslâm vardır. (ve imâdül îmân) "İmanın da direğidir." Yâni ilim varsa insanın mü'minliği sağlam durabilir. İlim yoksa, onun tenkidinden, bunun mesnedsiz verdiği vesveseden, bir filozofun söylediği bir abuk sabuk sözden, tereddütten, kuşkudan imanı sarsılabilir. İnançsızlığa düşebilir, buhranlara düşebilir. Kendileri de düşmüş filozoflar... Filozof Niçe meselâ, böyle olmuş.

Dinimizin hayatı ilim olduğu halde, imanımızın da direği ilim olduğu halde, biz ilimden geri kalmışız ve meselelerin çok ardından sürüklenerek takib ediyoruz. Yâni, iplerle bağlı olduğumuz için hareket eden bir atın arkasından sürüklenerek gidiyoruz; veyahut atın üstünden düşmüşüz amma ayağımız özengiye takılı kalmış, at gidiyor biz de paldır-kültür sürüklenerek gidiyoruz gibi... Tabii, inşallah, temenni ediyoruz ki, bu durumdan siz kurtarırsınız bizi... Yâni, böyle bilim çalışmalarıyla ve meseleleri müstakil olarak öz fikriyatınızla, kültürünüzle düşünerek kendiniz yeni şeyler bulursunuz diye, bu durumu değiştirmeyi sizden temenni ediyoruz, ümid ediyoruz.
Şimdi Avrupa'da bu durum değişti. Avrupa ve Amerika, Rusya'yı da kendi tarafına çekerek --peykleriyle, uydularıyla beraber-- bloklaşmayı kaldırdı. Bu bloklaşmayı kaldırdıktan sonra ne oldu?.. İşte bu bana teklif edilen "Yeni Dünya Düzeni" diye sözler ortaya çıkmaya başladı. Dünyada bir yeniden yapılanma ve düzenleme var. "Bu yeni düzen; yeni düzende şöyle olacak, böyle olacak!" diye sözler o zaman ortaya çıkmaya başladı. Ama, onun da temeli herhalde, 15-20 yıl önceye gider. Bizim için yeni ortaya çıkıyor bunlar.

(Devamı için tıklayın)

*Konferans / Prof. Dr. Mahmud Es'ad COÅžAN
21 Ocak 1993 - Bilkent Üni. / ANKARA
Logged


Huzur(u) bulmak için www.kuranvakti.com
Maneviyatınız için www.maneviyat.com
Gençleriniz için
www.hayatname.com
Çocuklarınz için
www.bizimpark.com
Dosyalar için
www.iyidosya.com  
-------------------------------------
Size göre, size özel, sizin için!..
seyma
Pasif Üye

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2


« Yanıtla #1 : 23 Temmuz 2007, 12:24:29 »

çok faydalı bir paylaşım, teşekkürler...
şimdi yazının devamını merakla okuyacağım:)
Logged
ÅŸiÅŸa
Aktif Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 158



« Yanıtla #2 : 24 Temmuz 2007, 00:25:04 »

paylaşım için teşekkürler
Logged

'yoldaki bir tepecik seni bunaltmış,oysa önünde yüzlerce dağ var' Hz Mevlana
aysenur
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 920


--Her Nefis oLumu TadacaktIr--


WWW
« Yanıtla #3 : 24 Temmuz 2007, 10:54:33 »

eline saglik kardesim,,,saolasin
Logged

¯¨´*·~-.¸¸,.-~*´¨AyseNuR_)-,.-~*´¨¯¨`*·~-.¸
smeyra
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 370



WWW
« Yanıtla #4 : 19 Åžubat 2009, 16:52:59 »

Rahman razı olsun...
Logged

Dertleri zevk edinmektir Alemde hüner,
Gamu_u şadi felek böyle gelmiş, böyle gider...
Sayfa: [1]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  İslam CoÄŸrafyası  |  Yazılar  |  Yeni Dünya Düzeni - 1 (Konferans Metni) « önceki sonraki »
    Gitmek istediÄŸiniz yer: