Tasavvufta 10 Esas - ZÜHD
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
24 Mayıs 2012, 07:22:30
12203 Mesaj 2639 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Tasavvufta 10 Esas - ZÜHD 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Tasavvufta 10 Esas - ZÜHD  (Okunma Sayısı 660 defa)
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« : 16 Ocak 2009, 17:51:43 »

2 Z Ü H D – T A K V A

[JUSTIFY]Değerli okuyucu!  Zühdün Lügat Manası: “Maddi ve beşeri zevklere karşı koyarak kendini ibadete verme. Dünya ve dünyadaki şeylere değer vermeyerek, Allah’a kullukta gayret göstermek.” tir.

Hayatlarını bu şekilde devam ettirenlere ise Zahid, Zahide ve muttaki denilmektedir. Zahid ayrıca peygamber efendimizin isimlerinden de biridir. Bunların Lugat Manaları ise; “Masivadan yüz çeviren. Dini hayatın inceliklerine dikkat eden. Zühd ve Takva sahibi. Helal haram çizgisine çok önem veren.” demektir.

Zühd ve takva İslam Öncesi semavi dinler tarafından da telkin edilmiş bir unsurdur. Hıristiyanlar dinlerindeki bu olguda ifrata giderek ruhbanlığı tesis etmişlerdir.

   Şimdi Kur’an-ı Kerimdeki bu konuya işaret eden ayeti kerimelerin meallerini ve tefsirlerini birlikte inceleyelim. Bu çalışmamız esnasında zühd ve takvanın mükafatlarını anlatan ayetlerin tefsirlerini vermedik. Bunun yerine bu meselelerin ehemmiyetinin daha iyi ve doğru anlaşılabilmesi için yalnızca konunun emredildiği, özendirildiği ve tarif edildiği ayetlerin meallerinin yanı sıra tefsirlerinin de verilmesinin faydalı olacağını düşündük. Şimdi bu ayeti kerimeleri birlikte okuyalım.

Kur’an-ı Kerim Ayetlerinde Zühd-Takva
“Elif, Lâm, Mim. O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.” (Bakara/1-2-3-4-5)

İbni Kesir:
   Hidayet burada muttakilere tahsis edilmiştir. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.2 s.158)

İsmail Hakkı Bursevi:
   “Takva sahipleri için” gerek şimdi ve gerekse ileride takva ile nitelenenler için “bir hidayettir”, bir yol gösterici ve bir açıklamadır. Hidayetin takva sahiplerine özgü kılınması, bu kimselerin kur’an nurundan bir şeyler kapabilmelerinden, bundan yararlanmalarındandır. (Muhtasar Ruhul Beyan c.1 s. 60)
   Müttaki: Korunma anlamına gelen “Vikâye” kelimesinden türemiş ism-i faildir. Bu hiçbir kuşkuya meydan bırakmaksızın kesin bir şekilde korunan demektir. (Muhtasar Ruhul Beyan c.1 s. 60-61)
   Takva, şeriat örfünde, kişinin dünyadayken, kendisine ahirette zarar verebilecek şeylerden olabildiğince uzak durmasıdır. Bununda üç mertebesi vardır.
   a-Küfürden uzak durmak suretiyle, ebedi azaptan sakınıp korunmak. İşte şu ayet bu gerçeği dile getiriyor: “... Onları takvayı gerektiren sözden ayırmadı.”(Fetih:26)
   b-Günah sayılan her şeyden uzak durmak. İşte bu, şeriatte “Takva” olarak değerlendiriliyor. Allah şöyle buyurur: “Eğer o memleketlerin halkı iman edip Allah’tan korksalardı...” (A’raf:96)
   c-İçini, kendisini Hak’tan ve Allah’ın emirlerinden alıkoyacak şeylerden uzaklaştırıp tümüyle Allah’a ve Hakka yöneltmesidir. İşte şu ayette emredilen gerçek takva da budur: “Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun.” (Al-i İmran:102) (Muhtasar Ruhul Beyan c.1 s. 61)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   Bu kitap bütün insanlık için hidayet rehberi olarak gönderilmekle beraber, bu hidayete ermenin ve istifade edebilmenin ilk şartı (ittika) kelimesiyle ifade olunan korunmaya talib olmaktır.
   (İttika) kelimesiyle ve bununla ilgili “müttaki”, “takva” kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de ve din lisanında mühim bir yer işgal eder. Allah’ın himayesine girmek, O’nun rızasını kazanmak için O’nun emirlerine sımsıkı sarılmak, yasak ettiği şeylerden de elinden geldiği kadar kaçınmak en geniş anlamıyla “ittika” sayılmakta, bu durumda yaşayan mü’minler de “müttaki” lerdir.
   Başka bir ifade ile; ibadet ve taatta kemal derecesine varan mü’minler “müttaki” lerdir. (Hak Dini Kur’an Dili c.2 s.14)

Ömer Nasuhi Bilmen:
   Bu mübarek kitap bütün (müttakiler için bir hidayettir.) onları doğru yola sevk eder onlar için bir selamet ve saadet rehberi bulunmaktadır.
   Tekva, ittiga, Hak Tealadan korunmak, insani günaha, mezellete düşürecek şeylerden sakınmak, nefsi gayri meşru şeylerden vükaye ve siyanet etmektir. Bu suretle hareket eden, uhdesine düşen dini vazifeleri ifaya çalışan bir zata (Mütteki) denilir. (Kur’an-ı Kerimin Meali Alisi ve Tefsiri c.1 s.14-15)

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!” (Bakara/177)

İbni Kesir:
   “İşte sadık olanlar onlardır.” İşte imanlarında sadık olanlar bu niteliklerle nitelenmiş olan kimselerdir. Çünkü onlar kalbi imani, sözleri ve fiilleriyle gerçekleştirmişlerdir. Sadık olanlar, doğru söyleyenler bunlar olduğu gibi “muttaki olanlar da bunlardır.” Çünkü onlar yasaklardan kaçınıp Allah’a itaat edenlerdir. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.3 s.686)

İsmail Hakkı Bursevi:
   “İşte onlar” yani bütün bu niteliklere sahip olanlar, din konusunda ve hakka uymada “doğru onlardır.” Küfürden ve diğer bütün kötü şeylerden dolayı Allah’tan korkan “Takva sahipleri de ancak onlardır.” (Muhtasar Ruhul Beyan c.1 s. 301)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   Bunların Cenab-ı Hakk’ın birer imtihanları olduğunu kabul edip katlanabilmek, işte hakiki mü’minlerin göstereceği olgun hareketlerdir. (Hak Dini Kur’an Dili c.2 s.234)

Ömer Nasuhi Bilmen:
   (İşte) asıl (Sadık olan onlardır.) Bu kemalatı haiz bulunan zatlardır. Asıl (müttaki) bir ve ihsan sahibi (olanlar da onlardan ibarettir.) (Kur’an-ı Kerimin Meali Alisi ve Tefsiri c.1 s.167)

“Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının.” (Bakara/197)

İbni Kesir:
   “Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvadır.” Allah Teala mü’minlere dünya hayatında yolculuğa çıkarken azık edinmeyi emrettiği gibi, şimdi de ahiret azığına dikkatleri çekmektedir. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.3 s.789)

İsmail Hakkı Bursevi:
   İşin gerçeği şudur: İnsanın iki tür yolculuğu vardır. Biri dünyada olan yolculuk, diğeri de dünyadan olan yolculuktur. Dünyada yolculuk için mutlaka azık gerekir. Bu, yiyecek, içecek, binek ve maldır. Aynı şekilde dünyadan olan yolculuk için de azık gerekir. Bu azık Allah’ı bilmek ve tanımak (marifetullah) tır, Allah sevgisidir, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmektir. Allah’a itaatle uğraşmak, O’na muhalefetten ve yasaklarından uzak durmaktır. İşte bu azık, dünyada yapılan yolculukta ki azıktan daha hayırlıdır. (Muhtasar Ruhul Beyan c.1 s. 345)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   Bu uzun ve yorucu yolculuğa çıkmadan gerekli yol hazırlıkları ve yiyecek tedarikini yapmayı hatırlattıktan sonra asıl hazırlanacak azığın “TAKVA” olduğunu da vurgulamaktadır. Ahiret yolculuğunda geçerli olan “TAKVA AZIĞI” dır. Bu da Allah’ü Teala’ya tam manası ile yönelmek, kalbinden O’ndan başkalarının muhabbetini çıkarmak, emirlerini tutmak, yasaklarından kaçınmak, ihlas ile ibadet ve taat yapmakla elde edilen bir azıktır. Akıl sahiplerinin de yapacakları hareket budur. (Hak Dini Kur’an Dili c.2 s.267)

Ömer Nasuhi Bilmen:
   (Azığın en hayırlısı ise takvadır.) Yani Allahtan korkup onun bunun malına, canına saldırmamaktır. Helalından yiyip, haramdan sakınmaktır. (Kur’an-ı Kerimin Meali Alisi ve Tefsiri c.1 s.198-199)

“Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir.” (Al-i İmran/115)

İbni Kesir:
   “Ve Allah takva sahiplerini bilir.” Güzel iş işleyenlerin amelleri Allah’a gizli değildir. Ve O’nun katında güzel amel sahiplerinin eseri kaybolmaz. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.4 s.1346)

İsmail Hakkı Bursevi:
   Burada, onların sevaplarının bol olarak verileceğine müjde vardır. Ayrıca, takvanın, hayırların başlangıcı olduğu ve takva sahibi insanların da, Allah katında yüce oldukları ifade edilmektedir. (Muhtasar Ruhul Beyan c.2 s. 64)
   Allah yolunun yolcusu, takva ipine sarılıp, dünyada onunla dost olmalıdır. Umulur ki Allah’da takvayı ona, kabir yoldaşı yapar. Takva salihlerin adetidir. Onlar hayatta kaldıkları müddetçe hayırda yarışırlar. (Muhtasar Ruhul Beyan c.2 s. 64)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   İşte onların yaptıkları hiçbir hayr inkar edilmeyecektir. Yaptıkları hayırlı işlerin karşılığı zayi olmayacaktır. Zira Allah’ü Teala, kendi emirlerini tutup yasaklarından hakkıyla kaçınanları çok iyi bilmektedir. (Hak Dini Kur’an Dili c.3 s.130)

Ömer Nasuhi Bilmen:
   Onun, ilmi ezelisinden hiçbir şey hariç değildir. Binaenaleyh onları da o güzel amllerinden dolayı mükafata nail kılacaktır. Onları sevaptan atifeti ilahiyyesinden mahrum bırakmayacaktır. Allah Teala amenna alimdir, rauftur, rahimdir. (Kur’an-ı Kerimin Meali Alisi ve Tefsiri c.1 s.439)

“Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).” (Araf/26)

İbni Kesir:
   Allah Teala:”Takva örtüsü ise daha hayırlıdır.” Buyuruyor. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.6 s.2929)

İsmail Hakkı Bursevi:
   “Takva elbisesi” yani, Allah korkusu “ise daha hayırlıdır.” Elbisenin sahibini koruduğu gibi, takva da sahibini zararlı şeylerden örtüp koruduğu için, elbiseye benzetilmiştir. Sanki Allah: “Takva elbisesi, maddi elbiseden daha hayırlıdır” buyurmuştur. (Muhtasar Ruhul Beyan c.3 s. 147)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   Güzellik ve övünme elbisesi yahud maddi zenginlik ve refah indirdik. Utanma ve Allah korkusu duygusuna sahip olmak veya bu duyguyla giyinmek ise daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’u Teala’nın kullarına acıyıp, onları koruduğuna dair delillerdendir. Umulur ki bunun böyle olduğunu düşünürler. (Hak Dini Kur’an Dili c.4 s.327)

“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.” (Ta-ha/132)

İbni Kesir:
   “Akıbet takvaya erenlerindir.” Dünyada ve ahirette güzel sonuç –ki o cennettir- Allah’tan korkanlar içindir. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.10 s.5287)

İsmail Hakkı Bursevi:
   “Güzel sonuç” cennet “takva iledir.” Güzel sonuç, takva ehli içindir. Bir başka ifadeyle güzel sonuç, senin ve sana inanan kimseler içinidir. Yoksa dünya ehli için değildir. Zira dünya ahiretle bir arada bulunmaz. (Muhtasar Ruhul Beyan c.5 s. 291)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   Senin de, aile fertlerinin de rızıklarını veren, sizlerin Kerim olan Halik’ınızdır. “Güzel akıbet takvadadır.” Tavsiye edilecek bir istikbal ise müttakiler içindir. (Hak Dini Kur’an Dili c.7 s.147)

“Allah, takvâ sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar.” (Zümer/61)

İbni Kesir:
   “Allah müttakileri, kurtuluşlarına sebep olan (güzel amel) ile (Allah katında onlar için daha önceden yazılan saadet ve kurtuluşla) selamete erdirir. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.13 s.6946)

İsmail Hakkı Bursevi:
   Ayetin manasını şu şekilde anlamakta mümkündür: Yukarıda işaret olunduğu üzere kurtuluş sebepleri olan takva üzere olmaları dolayısıyla onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar. Kurtuluşun sebebi olan takvaya , kurtuluş denmesine gelince, bu takdirde maksat, fenalığın dokunmamasının ve üzüntünün devam etmeyeceğini ifade etmek değil, asıl maksat sevincin sürekli olacağını ifadedir.
   Bu ayette takvaya teşvik vardır. Çünkü takva kurtuluşa sebeptir.(Muhtasar Ruhul Beyan c.7 s. 279)

“Çünkü onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda vermezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır; Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.” (Casiye/19)

İbni Kesir:
   Allah Teala müttakileri karanlıklardan nura, tağutlar da dostları oldukları kâfirleri aydınlıktan karanlıklara çıkarıp sürükler. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.13 s.7213)

İsmail Hakkı Bursevi:
   “Allah da” kendilerine örnek olduğun “takva sahiplerinin dostudur” O halde sen bulunduğun durum üzere devam et. Takva ve şeriate bağlanman, onun dışındaki şeylerden tamamen yüz çevirmen şeklindeki tutumuna devam et.(Muhtasar Ruhul Beyan c.8 s. 36)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   19’uncu ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: Zalimlere, yalnız zalim olanlar uyarlar. Allah’ü Teala; zulümden, haksızlıktan korunanları sever, onlara yardım eder. Bundan dolayı, sen o cahillere, zalimlere uyma, takvaya devam et, korun! (Hak Dini Kur’an Dili c.9 s.60)

“Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” (Hucurat/3)

İbni Kesir:
   Kalblerini takvaya layık ve mahal kıldığı, kalblerini takva için temizlediği kimselerdir. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.13 s.7400)

İsmail Hakkı Bursevi:
   Kalblerin takva ile imtihan edilmesinden maksat, onları takva ile doldurmaktır. (Muhtasar Ruhul Beyan c.8 s. 193)
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   3’üncü ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: Onlar ki nehye muhalefetten sakınarak ve edebe riayet ederek seslerini indirir, alçaktan alırlar. Elbette Allahü Teala, onların kalblerini takva için imtihan etmiştir.
   Feth suresinde geçtiği üzere, onları takva kelimesine bağladı. Türlü mihnetlerle tecrübe sahasında onları takvaya alıştırmış, takvalarını meydana çıkarmıştır. (Hak Dini Kur’an Dili c.9 s.154)

“Doğrusu o (Kur'an), takvâ sahipleri için bir öğüttür.” (Hakka/48)

İbni Kesir:
   “Doğrusu o, müttakiler için bir öğüttür.” Buyuruyor. Yani Kur’an tıpkı Fussilet suresinde buyurulduğu gibi: “De ki: İman edenler için hidayet ve şifadır. İman etmemiş olanların kulaklarında ise bir ağırlık vardır ve bu, onlara kapalıdır. Sanki onlara uzak bir mesafeden sesleniyorlar da anlamıyorlar.” (Fussilet,44) (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.14 s.8097)

İsmail Hakkı Bursevi:
   Çünkü mutteki, müşrikin ve dünyaya meyledip kendisini dünya sevgisi kaplayanın aksine Kur’an’dan öğüt alır ve faydalanır. Müşrik ve benzerleri ise onu yalanlar, ondan istifade edemezler. (Muhtasar Ruhul Beyan c.9 s. 268)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır:
   O, muttakiler için bir öğüt, yollarını gösterecek bir mıhtıradır. Çünkü onlar ondan faydalanmasını bilirler, saygılıdırlar, büyük ve küçük günahlardan korunmak isteyenlerdir. (Hak Dini Kur’an Dili c.10 s.165)

“Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Al-i İmran/133)

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Al-i İmran/134)

“Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.” (Al-i İmran/138)

“Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.” (Al-i İmran/172)

“(Resûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, altlarından ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Al-i İmran/15)

“Allah, müminleri (şu) bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırdeder. O halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder, takvâ sahibi olursanız sizin için de çok büyük bir ecir vardır.” (Al-i İmran/179)

“Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” (Al-i İmran/186)

“Takvâ sahiplerine, inanmayanların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir.” (Enam/69)

“Takvâ sahiplerine vadolunan cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir.” (Rad/35)

“(Allah'ın azabından korkup rahmetine sığınan) takvâ sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.” (Hicr/45)

“Durum öyledir. Her kim Allah'ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.” (Hac/32)

“(O yurt,) girecekleri, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar için orada kendilerine diledikleri her şey vardır. İşte Allah, takvâ sahiplerini böyle mükâfatlandırır.” (Nahl/31)

“Kullarımızdan, takvâ sahibi kimselere verdiğimiz cennet işte budur.”(Meryem/63)

“Takvâ sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah'ın huzurunda topladığımız, günahkârları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün, Rahman nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaata güçleri yetmeyecektir.” (Meryem/85-86-87)

“Andolsun biz, Musa ve Harun'a, takvâ sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve Furkan'ı verdik.” (Enbiya/48)

“(O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.” (Enbiya/49)

“(O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.” (Şuara/90)

“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” (Kasas/83)

“Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler.” (Kamer/54-55)
   Değerli okuyucu! Zühd ve takvanın önemini, değerini, güzelliğini, mükafatının, ecrinin ve sevabının büyüklüğünün anlatan ayeti kerimeleri ve bu ayetlerin bazılarının tefsirlerini inceledikten sonra, hayatının her safhasında inananlara örnek ve önder olan Hazreti Muhammed Mustafa s.a.v. efendimizin ve onun arkadaşları olan ve biz kardeşlerine de birer numune yol gösterici durumunda ki sahabe-i kiram hazretlerinin hayatlarında zühd ve takvanın nasıl şekillendiğini, onların dünya ve dünyanın içindekilere değer verip vermediklerini, bunları amaç edinip edinmediklerini, çok sade veya çok gösterişli bir hayat sürüp sürmediklerini kısaca dünya ve dünya nimetlerinden nasıl istifade ettiklerini, onlara ne gözle baktıklarını ve nasıl bir değer verdiklerini anlayabilmemiz için peygamber efendimizin ve onun güzide ashabının hayatlarına ve sözlerine kısa bir yolculuk yapmak elbette ki çok faydalı olacaktır.

   İşte bu nedenle altı güvenilir sahih hadis kitabından özenle seçtiğimiz hadisi şerifleri birlikte okuyalım.

Kütüb-i Sitte Hadislerinde Zühd ve Takva

7189 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim beş tabakadır: İlk kırk yıl, hayır ve takva  ehlidir. Bunu takip edenler yüzyirmi yılına kadardır. Bunlar merhamet sahibi, sıla-i rahme değer veren kimseler olacak. Sonra yüzaltmış yılına kadar olanlar birbirlerine sırt çevirirler, aralarındaki (kardeşlik bağlarını) koparırlar. Sonra da birbirlerini öldürme devri gelir. O devirde kurtuluş isteyin, kurtuluş!"
Hz. Enes İbnu Mâlik radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetim beş tabakadır. Her tabaka kırk yıldır. Benim tabakam ve ashabımın tabakası ilim ve iman ehli insanların tabakasıdır. İkinci tabaka kırk ile seksen yılı arasındaki (insanların) tabakasıdır, bunlar hayır ve takva ehli insanlardır..." (Hz. Enes, sonra hadisi yukarıdaki şekilde tamamladı.)"

5816 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan ateşe insanları en çok atan şeyin ne olduğu soruldu.
"Ağız ve ferc!" buyurdular. En ziyade neyin insanları cennete soktuğundan sordular:
"Allah'a takva ve güzel ahlak!" buyurdular."
Tirmizi, Birr 62, (2005).

5835 - İmam Malik anlatıyor: "Bana ulaştığına göre, bir adam İbnu'z-Zübeyr radıyallahu anhüma'ya şöyle yazdı: "Haberiniz olsun: Takva ehlinin bir kısım alâmetleri vardır ki, bunlar sayesinde kendileri bilinebilir, onlar da bunları bilirler: Şöyle ki müttakî:
- (İhtilaf halinde) verilen hükme razı olur,
- Nimetlere şükreder,
- Belâya sabreder,
- Dilinden doğru çıkar,
- Kur'ân'ın ahkâmını kendine yol yapar.
İmam, çarşılardan bir çarşı (gibi)dir, hak ehlinden ise, ehl-i hak, hak (yükünü) ona yıkar; bâtıl ehlinden ise, batıl ehli de batıl (yükünü) ona yıkar."
Rezin tahric etmiştir.

7158 - Hz. Ömer radıyallahu anh'ın anlattığına göre: "Bir gün Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın mescidine gitmiştir. Orada Hz. Muaz İbnu Cebel radıyallahu anh'ı Aleyhissalâtu vesselam'ın kabrinin dibinde oturmuş ağlar bulmuş ve: "Niçin ağlıyorsun?" diye sormuştur. Hz. Mu'âz: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işitmiş olduğum bir hadis sebebiyle" demiş ve Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hadisini okumuştur: "Şurası muhakkak ki riyanın azı dahi şirktir. Kim Allah'ın velisine düşmanlık yaparsa şüphesiz Allah ile savaşmaya çıkmış olur. Allah itaatkâr, takva sahibi ve halktan uzak duran öyle (kendi halinde) kullarını gerçekten sever ki, onlar görünmedikleri zaman aranmazlar (ehemmiyet verilmedikleri için, yoklukları kimsenin dikkatini çekmez), hazır bulundukları zaman (da meclislere, ciddi meşguliyetlere) çağırılmazlar, tanınmazlar. Kalpleri pırıl pırıl hidayet kandilleridir. (Onları hiçbir şey şekke şüpheye atamaz.) Her müşkil meselenin, ağır belanın altından kalkarlar."

3286 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vessalâm buyurdular ki: "Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin, hasedleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah'ın kulları, Allah'ın emrettiği şekilde kardeş olun.
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez.
Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her müsiümanın malı, kanı ve ırzı diğer müslümana haramdır.
Allah sizin suretlerinize ve kalıblarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Takva şuradadır -eliyle göğsünü işaret etti- :
Sakın ha! Birinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah'ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.
Buhari, Nikah 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2; Müslim, Birr 28-34, (2563 - 2564); Ebu Dâvud, Edeb 40, 56, (4882, 4917); Tirmizi, Birr 18, (1928).

6792 - Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Kim vasiyet yapmış olarak ölürse doğru bir yol ve sünnet üzere ölmüş olur; takva ve şehadet üzere ölmüş olur, mağfirete uğramış (günahları bağışlanmış) olarak ölmüş olur."

6620 - Muaz İbnu Abdillah İbni Hudeyb'in amcası radıyallahu anh anlatıyor: "Biz bir cemaatte idik. Başında ıslaklık olduğu halde Resulullah aleyhissalatu vesselam çıkageldi. Birimiz ona: "Bugün sizi iyi ve ferah görüyoruz" dedi. "Evet! Elhamdulillah öyledir!" buyurdular. Sonra halk zenginlik hususunda sohbete daldılar. Aleyhissalatu vesselam: "Muttaki için zenginliğin bir zararı yok!" buyurdular. Devamla: "Ancak dediler, sıhhat, muttaki için zenginlikten daha hayırlıdır. Gönül hoşluğu da bir nimettir."

6623 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Ey insanlar Allah'a karşı muttaki olun ve (dünyevi) talepte mutedil olun. Zira, hiçbir kimse yoktur ki, (Allah'ın kendisine taktir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah'tan korkun ve talepte mutedil olun, (gayr-ı meşru yollara sapmayın), helal olanı alın, haram olanı terkedin."

4075 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a Allah indinde en efdal insanın kim olduğu sorulmuştu: "Allah indinde en kıymetlileri en muttaki olanlardır!" buyurdular. "Biz bunu sormadık!" demeleri üzerine: "Öyleyse o, Halîlullah'ın oğlu, Nebiyyullah'ın oğlu Nebiyyullah'ın oğlu Yusuf'tur" buyurmuştu. Yine itirazla: "Hayır bunu da sormadık" dediler. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam: "siz bana Arap hanedanlarından mı soruyorsunuz?" dedi. "Evet (Ey Allah'ın Resûlü!) dediler. "Onların cahiliye dönemindeki hayırlıları, fıkıh öğrendikleri takdirde, İslam'da da en hayırlılarıdır!" cevabını verdi."
Buhari, Enbiya 8, 14, 19, Menakıb 1, 25, Tefsir, Yusaf 1; Müslim, Fezail 168, (2378).

5186 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resulûllah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"İnsanlar, ya cehennem kömüründen başka bir şey olmayan ölmüş ecdadlarıyla övünmekten vazgeçerler, yahut da Allah katında, burnuyla pislik yuvarlayan mayıs böceğinden daha adi bir derekeye düşerler. Allah Teâlâ hazretleri sizlerden cahiliye kibrini temizledi. Artık o, muttaki bir mü'min yahut bedbaht bir,fâcirdir. İnsanların hepsi Hz. Âdem'in evlatlarıdır. Adem ise topraktan yaratılmıştır."
Ebu Dâvud, Edeb 120, (5116); Tirmizi, Menâkıb (3950, 3951).

3420 - Ebu Saidi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Sadece mü'minle arkadaşlık et. Senin yemeğini muttaki olan yesin."
Ebu Davud, Edeb 19, (4832); Tirmizi, Zühd 56, (2397).

5801 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün, Resûlullah aleyhissâlatu vesselâm ashâbına: "Şu kelimeleri kim benden) alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?" buyurdular. Ben hemen atılıp:
"Ben! Ey Allah'ın Resûlü!" dedim. Aleyhissalâtu vesselâm elimden tuttu ve beş şey saydı:
- Haramlardan sakın, AIlah'ın en âbid kulu ol!
- Allah'ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol!
- Komşuna ihsanda bulun, mü'min ol.
- Kendin için istediğini başkaları için de iste, müslüman ol!
- Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür."
Tirmizi, Zühd 2, (2306); İbnu Mace, Zühd 24, (4217).

5817 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a soruldu: "Mü'minlerden hangisi efdal (enfaziletli)dir?"
"Ahlakça en güzelleridir!" cevabını verdi. Tekrar soruldu:
"Pekiyi, mü'minlerden hangisi en akıllıdır?"
"Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır."
Rezin tahric etmiştir. İbnu Mâce, Zühd 31, (4259).

5819 - Hz. Ebu Bekre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a "Hangi insan daha hayırlıdır?" diye sorulmuştu:
"Ömrü uzun, ameli de güzel olandır" buyurdular."
"Öyleyse insanların kötüsü kimdir?" diye soruldu:
"Ömrü uzun, ameli kötü olandır!" buyurdular."
Tirmizi, Zühd 22, (2331).

5822 - Ukbe İbnu Amir radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün): "Ey Allah'ın Resûlü! Kurtuluşumuz nasıl olacak?" diye sormuştum, şöyle cevap verdiler:
"Dilini tut, evini genişlet, günahlarına da ağla!"
Tirmizi, Zühd 61, (2408).

1942 - Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: "Dünya meI'undur, içindekiler de mel'undur, ancak zikrullah ve zikrullah'a yardımcı olanlarla alim veya müteallim hâriç."
Tirnizi, Zühd 14, (2323); İbnu Mâce, Zühd 3, (4112).

1943 - Yine Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: "Dünya, mü'mine hapishâne, kâfıre cennettir."
Müslim, Zühd 1, (2956); Tirmizi, Zühd 16, (2325).

1945 - İbnu Mes'ud (radıyalllâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına girmiştir. Onu bir hasır örgünün üzerinde uyumuş buldum. Hasır, (vücudunun açık olan) yan taraflarında izler bırakmıştı.
"Ey Allah'ın Resülü dedim, sana bir yaygı te'min etsek de hasırın üstüne sersek, onun sertliğine karşı sizi korusa!"
"Ben kim, dünya kim. Dünya iIe benim misâlim, bir ağacın altında gölgelenip sonra terkedip giden yolcunun misali gibidir."
Tirmizi, Zühd 44, (2378). Tirmizi hadisin sahih olduğunu söyledi..

1946 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: "Eğer dünya Allah nazarında sivri sineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kafire ondan bir yudum su içirmezdi."
Tirmizi, Zühd 13, (2321); İbnu Mâce, Zühd 11, (2410).

4820 - Ubeydullah İbnu Mihsan el-Hutami radıyallahu anh anlatıyor:
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur."
Tirmizi, Zühd 34, (2347); İbnu Mâce, Zühd 9, (4141).

4821 - Hz. Osman radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Ademoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur: İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız ekmek ve su."
Tirmizi, Zühd 30, (2342).

4822 - Fudâle İbnu Ubeyd radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"İslâm hidayeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!"
Tirmizi, Zühd 35, (2350).

4826 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilakis zenginlik göz tokluğuyladır."
Buhari, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, (1051); Tirmizi, Zühd 40, (2374).

4841 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu Allah'a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder."
Tirmizi, Zühd 18, (2327); Ebu Davud, Zekat 28, (1645).

3316 - Hz. Mu'az İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Allah Teala hazretleri buyuruyor ki: "Benim celalim adına birbirlerini sevenler var ya! Onlar için nurdan öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıbta ederler."
Tirmizi, Zühd 53, (2391).

4645 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı Kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler:
-Adil imam,
-Allah'a ibadet içinde yetişen genç,
-Tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse,
-Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için biraraya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi,
-Güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde; "Ben Allah'tan korkarım" de(yip icabet etmey)en kimse,
-Allah'ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse."
Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikâk 24, Hudûd 19; Müslim 91, (1031); Muvatta 14, (952, 953); Tirmizi, Zühd 53, (2392); Nesâi, Kudât 2, (8, 222, 223).


   Değerli okuyucu! Hadisi şeriflerden de anlaşılıyor ki hem peygamber efendimiz ve hem de ashabı kiram efendilerimiz dünya ve dünya nimetlerinden ancak ihtiyaçları kadar, insanlığa hizmet etmelerine yetecek kadar ve hepsinden önemlisi Allah’a kulluk etmelerine yetecek kadar istifade etmişlerdir. Cenab-ı Allah’ın cennetinde vereceği nimetlerini düşünüp onları arzulayarak dünya nimetlerine değer vermemişlerdir. Dünya nimetlerinin süsüne, gösterişine ve lezzetlerine kendilerini kaptırarak Allah’a kulluklarında kusur etmekten korkmuş ve dünya nimetlerine karşı ölçülü davranmışlardır.

   Şimdi asrı saadetten günümüze kadar zühd hayatının temsilcilerinin ve ulemanın zühd hakkında aşağıda vermiş olduğumuz görüşlerini birlikte okuyarak kısa bir değerlendirme yaparak konumuzu bitirelim.

Abdullah Bin Zeyd:
   Zühd, dünyayı ve parayı terk etmektir. (Kuşeyri Risalesi s.209)

Abdul Kerim Kuşeyri:
   Takva, bütün iyilikleri ve faziletleri kendinde toplayan haslettir.
   Takvanın hakikati, Allah’a itaat ederek azabından sakınmaktır. “Falan kalkanı ile korundu” dedikleri zaman bu manayı kastederler. Takvanın aslı önce şirkten, sonra kötü ve günah olan fiillerden, daha sonra günah olması ihtimalı olan amellerden sakınmak, en son olarak da fuzuli ve lüzumsuz olan şeyleri de terk etmektir. (Kuşeyri Risalesi s.200)

Ahmed Bin Hanbel:
   Zühdün üç şekli vardır: Birincisi, haramı terk etmek: Avamın zühdü budur. İkincisi, helalın lüzumlu olmayan kısmını terk etmek: Havasın zühdü budur. Üçüncüsü, Allah Teala ile meşgul olmaya engel olan her şeyi terk etmek: Ariflerin zühdü budur. (Kuşeyri Risalesi s.211)

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi:
   Zühd, dünyanın süsünü ve aldatıcı servetini bırakmaktır. İhtirastan ve dünyaya ölmeyecekmiş gibi sarılmaktan vazgeçmektir.
   Bir mürid için en güzel vasıf zühddür. Bazıları, dünyada rahatlığı aramamaktır diye tarif etmişlerdir. Cüneydi bağdadi hazretleri ise, zühd bedenin dünyadan, kalbin de arzu ve isteklerden temizlenmesidir, diye buyurmuşlardır.
   Zühd, yamalı elbise giymek ve kuru arpa ekmeği yemek değildir. Belki, dünyanın arzu ve isteklerini bırakmaktır. Dünyanın güzelliğine aldırmamaktır. (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlarda Usul s.470)

Allâme Zemahşeri:
   Dindarlığı ve bilgisi sayesinde yükselen bir insanı, fakir ve yoksul olması alçaltmaz. Bir kimse, eğer kötü ahlakı ve bilgisizliği sebebiyle kıymetten düşerse, zenginliği ve akrabasının çokluğu da onu yükseltmez.
   İlim, insanı fenalıklardan en iyi koruyan bir babadır. Takvada: Kendisine sığınanı bağrına basıp saklayan ana...
   Ey insanoğlu! İlim ve takvaya sığın ve iki elinle onların özengisine yapış. Ta ki, Cenab-ı Hakk seni nimetine garketsin ve ömrünü güzel günlerle ihya etsin. (Altın Küpeler – Etvaku’z Zeheb s.404-405)

Bişri Hafi:
   Zühd bir melektir Tahliye edilmeyen kalpte ikamet etmez. (Kuşeyri Risalesi s.211)

Cüneydi Bağdadi:
   Zühd, elde bulunmayan şeyin, gönülde de bulunmamasıdır. (Kuşeyri Risalesi s.209) (Avarifül Maarif s.608)

Ceriri:
   Bir kimse kendisi ile Allah’ı arasındaki münasebet hususunda takvayı  hakim kılmazsa, keşf ve müşahade mertebesine ulaşamaz. (Kuşeyri Risalesi s.201)

Ebul A’la Afifi:
   Tasavvufun ameli vechesi olan zühd, esasen müminin yaşam tarzıdır. Zühd, dünyaya, onun sesine, arzu, istek ve tadlarına; nefse ve onun tamahlarına karşı özel bir tavırdır; insanın, çeşitli ruhi ve bedeni riyazat ve mücahadelerle nefsini dizginlemesidir. Bu manada bir zühd, İslami olup her din bunu telkin ve teşvik etmiştir... (Tasavvuf İslamda Manevi Devrim s.76)
   Kur’an vera ve takvayı teşvik buyurmuş; dünyadan ve onun süsünden uzaklaştırmağa çalışmış; dünya hayatına özgü şeyleri basit görerek ahirete özgü şeyleri yüceltmiş; ibadete, tüm varlığıyla Allah’a yönelmeye, oruç tutmaya ve zühdün özüyle alakalı diğer şeylere davet etmiştir. (Tasavvuf İslamda Manevi Devrim s.76-77)

Ebu Hasan Farisi:
   Takvanın bir zahiri, bir de batını vardır. Zahiri ilahi sınırlara riayet etmek, batını ise ihlas ve niyettir. (Kuşeyri Risalesi s.201)

Ebu Hafs:
   Takva katıksız ve halis helal olan hususlarda olur, başka değil. (Kuşeyri Risalesi s.201)

Ebu Hüseyin Zencani:
   Sermayesi takva olanın elde ettiği karı anlatmaktan diller aciz kalır. (Kuşeyri Risalesi s.201)
Ebu Süleyman Darani:
   Zühd, Hakk Teala ve Tekaddes hazretleri ile meşgul olmana mani olan her şeyi terk etmektir. (Kuşeyri Risalesi s.209-210)

Ebu Osman:
   Zühd dünyayı terk etmek, sonra da kimin eline geçerse geçsin aldırmamaktır. (Kuşeyri Risalesi s.209)

Hasan el-Basri:
   Muttakiler Allah’ın kendilerine haram kıldıklarından kaçınan ve farz kıldıklarını eda edenlerdir. (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri c.2 s.159)
   Zühd dünyaya karşı zahit olmak, dünyacılara buğz etmek ve dünya da bulunan şeylerden nefret etmektir. (Kuşeyri Risalesi s.210)

Hasan Kâmil Yılmaz:
   Tasavvufun zühdi hayat özelliği, Kur’an ve sünnet kaynaklıdır. Hatta denilebilir ki tasavvuf Asr-ı Saadet’te zühd olarak yaşanmıştır. (Tasavvuf Mes’eleleri s.23)

İbnul Cella:
   Zühd, gözümde küçük görünsün de yüz çevirmek kolay olsun diye dünyaya zeval gözüyle bakmandır. (Kuşeyri Risalesi s.209)

İbn Hafif:
   Zühdün alameti, mülk olan şeyi cömertçe verme neticesini; sevgi ise ruhen cömert olma sonucunu doğurur. (Kuşeyri Risalesi s.209)
   Zühd, kalpten sebep fikrini sürüp çıkarmak ve elleri mal ve mülkten silkelemektir. (Kuşeyri Risalesi s.209)
İbni Teymiye:
   Tekva sahiplerinden maksat, işledikleri her ameli Allah korkusu ile işleyen kimselerdir. Nitekim ünlü tefsir alimi Fudayl b. İyaz “Hanginiz daha iyi amel işleyeceksiniz diye sizi denemek için...” mealindeki ayeti tefsir ederken “daha iyi amel” deyimini “daha halis” ve “daha doğru” diye açıklamıştır. (İman Üzerine s.64)

Kettani:
   Dünya bela üzerine, ahiret takva üzerine taksim olunmuştur. (Kuşeyri Risalesi s.201)

Mehmed Zahid Kotku:
   ZÜHD
Dünyadan yüz çeviren, yani dünyaya iltifat etmeyip, ibadet ve taatle ömürlerini geçiren kimselere zühd sahibi denir. Asıl zühd ise, Hàlik-ı Zülcelâl'ın sevdiği şeyleri sevmesi, buğz ettiklerine buğz etmesidir. Kişinin, dünyanın haramından kaçar gibi şüpheli helâllerinden da kaçması ve nefsine acıdığı gibi bütün müslümanlara da acıması; ve yine haramdan sakındığı gibi, boş ve faydasız sözler söylemekten kaçınması; ve yine kokmuş bir ölüden kaçar gibi çok yemekden de sakınması; ve dünya ziynetlerinden de ateşten kaçar gibi kaçması lâzımdır ki, hakiki zühd sahibi olsun.
Zühd-ü hakîkî, ahiretteki rahatı için dünya rahatlarını terk etmekdir. Daha ileri gidenler ise, "Hak'tan kendini meşgul eden her şeyi terk etmektir." demişlerdir.
Zühd, arpa ekmeği yeyib aba giymekten ibaret olmayıp, elinden gidenlere üzülmemek, gelenlere de sevinmemektir.
Yahyâ Bin Mu'az (Rh.A) der ki:
"--Zühd, sehà-i nefsi mucib olur. Sàhib-i zühd olanlara, Cenâb-ı Hak teallümsüz ilim, mürşidsiz hidayet nasib eder ve gönül gözlerini açar. Bu gibi kimselerle görüşüp istifade etmeye çalışınız."
Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin ve insanların sevmesi için bir amelle delâlet buyrulması, Efendimiz SAS Hazretlerinden recâ olunmuş, cevaben:
"--Dünyada zühdü tercih et ki, Mevlâ seni sevsin ve nasın elindekileri iltifat etme ki, nas da seni sevsin!" buyurmuşlardır.
Zühd kişinin, Hak Celle ve A'lânın kendisine helâl bir rızık verdiği zaman, onu kendi ihtiyarıyla terk edib, başkalarına vermeyi tercih etmesidir.
Ahmed İbni Hanbel (Rh.A) Hazretleri, zühdün üç mertebesi olduğunu söylemiştir. Bunlardan birisi avamın zühdüdür ki, haramı terk etmesidir. İkincisi, havassın zühdüdür ki, helâlden zaruret miktarından fazlasını terk etmesidir. Üçüncüsü de, ariflerin zühdüdür ki, Hak Celle ve A'lâdan gayrısını terk etmeleridir.
Sahib-i zühd olan insana, Cenâb-ı Hak bir melek gönderib, onun kalbine hikmet ağacı diktirir. Hülasa, zâhidlik, sahibinin aklının kemâline işaret ve alâmettir. Cenâb-ı Hak cümlemizi, àkibetini gören, hayırları celb ve zararları terk edenlerden etsin, âmin...
Erzurum'lu İbrâhim Hakkı Hazretleri'nin zühd hakkında, zâhidlik ile gönlün halâs olduğunu ve dünya sevgisinin huzûr-ı Mevlâ'ya mânî olduğunu beyan sadedindeki sözleri şöyledir:
Ey aziz! Ehlullah demişler ki:
"--Dünya sevgisi, kulu Mevlâsından ayırıp, ibâdet ve huzûrdan men eder. Dünyayı gönülden çıkarmak, ancak zâhidlikle olur. Bunun için sana lâzımdır ki, seni Mevlândan ayıran ve ona ibâdette huzurdan alıkoyan dünyayı terk edesin. Zira, nefis ve kalb birdir. Bir şeyle meşgul olunca diğerinden mahrum olunur. Halbuki, dünya ve ahiret bir terazi misalidir. Bir tarafı ağır olunca diğer tarafı yukarı kalkar. Dünya, şark ile garb gibi, doğu ile batı gibidir. Birisine meyl eylediğin takdirde, diğerinden uzaklaşırsın."
Hazret-i Ebüd-Derdâ RA der ki:
"--Ticaretle ibâdeti cem etmeğe çalıştım, cem olmadılar. Ticareti bıraktım, ibâdete devam nasib oldu."
Hz. Ömer RA da, şöyle der:
"--İbadetle ticaret cem olsaydı, benim için mümkün olurdu."
Dünyaya muhabbet eden ahiretine zarar verir. Ahiretine muhabbet eden dünyasına zarar eder. Öyleyse, bâkîyi, faniye tercih ediniz. Muhakkak bil ki, zahirin dünya ile, batının onun fikriyle meşgul iken, senin için ne ibadet müyesser olur ne de huzûr. Eğer dünyayı bırakıp, zâhir ve batınınla andan ayrılabilirsen, senin için hem ibâdet, hem de huzûr hasıl olur.
Fakat şunu unutmamalı ki, huzur bulamıyorum diye hiç bir ibâdet ve zikir kat'iyyen terk olunmaz. Evet, sular her ne kadar bulanık dahi olsa, elbette bir zaman sonra durulacağı hatırdan çıkarılmamalıdır. Bunun daha acısı, Cenâb-ı Hak kendisine bir çok nîmetler ve imkânlar vermiş olduğu halde, yaşını başını da almış bir kimsenin, ömrünü kahve, gazino ve sinema gibi sıhhati ve ahlâkı ifsad eden, insanı o güzel canım ibâdetlerden alıkoyan yerlerde geçirmesidir. Bu alışkanlık, kötü adet ve arkadaşların verdiği zarar, o ticaret veya işi ile meşgul olub ibadet, taat bilmiyenlerden daha çok acı ve zararlı olduğu inkâr olunmaz bir felâkettir.
Bir kâmil zât demiştir ki:
"--Dünya aslında bir cife-i habis-i kabiha misalidir. Görmez misin ki sonu aynı cife, fesad ve izmihlâldir. Lâkin, bu cifenin dışı gayet güzel kokularla ve altın, gümüş ve çeşitli cevherlerle zînetlenmiş olduğundan, gàfiller dışına aldanmışlardır. Zâhidler ise, bundan uzak kalmışlardır. Halbuki, dünyanın haramından zühd etmek farz-ı aynıdır. Helâlinden zühd ise, nafile ve güzel bir harekettir. Dünyanın haramı ateş, helâli de ölü misalidir. Ancak zaruret indinde hacet miktarı yemek caizdir."
Meselâ, bir kimse gayet güzel bir helva pişirse ve lâkin içine biraz zehir katsa ve bunu iki kişiden biri görüp diğeri görmese, sonra o canım helvayı gayet kıymetli tabaklara koyup, o iki kimsenin önüne koysa; tabii zehirin konduğunu gören ondan uzak kalır ve ölüm tehlikesini bildiği için, onun ne süsüne ve ne de tadına önem vermez ve yemez. Öteki arkadaşı ise, onu kemâl-i afiyetle yer ve üstelik arkadaşını da yemeye zorlar, "Sen de yesene!" der ve helâk olub gider.
İşte haram ile helâlın misâli böyledir. Haramlar mutlaka insanı helâk eder. Helâlın da her ne kadar zehiri yoksa da, pis mikroplu sular ve her çeşit pisliklerle yapılmış bozuk gıda gibidir. Gören ve bilen kimsenin onu yemekten kaçındığı ve bilmiyenin de, bilakis hırsla yediği ma'lûmdur. Akıbetinin de o zehirlenip ölen gibi olmasa da, bir çok tehlikeli hastalıklara duçar olacağı şüphesizdir.
İşte dünyanın helâlının àkibeti de böyledir. Buna, körlük ve cehalet derler. Yememek ve ondan kaçmak da, ilim ve basiret sahiplerinin işidir. Gàfil ve cahilde de, eğer bu ilim ve basiret olsaydı, o da yiyib helâk olmazdı.


Yüzün tut, bu dirin âyinesinden seyr kıl anı!
Ki bu sûret ki sen tuttun, ne mânâdır anın şanı?

Gönülden iste canı, hüsn-i tenden geç ki hiçtir bu;
Ger olsa şems-i cân, tâbân olun afak-ı mestanı.

Eğer cennet dilersen nefsden geç, gönlüne gel kim;
Cehennem nefstir, bed huylarıdır nâr-ı suzânı.

Huzûz-ı nefsi terk et, ver hukukun hakperest ol kim;
Dü alemdir haram ol cana kim, olmuş o hakkànî.

Muhabbet ehline bî-dost gülşen külhan olmuştur.
Bulan anı, iki alemde olmuş mest ü hayrânı.
                     (Tasavvufi Ahlak 1)
Mahmud Es’ad Coşan:
DÜNYA SEVGİSİ VE ZÜHD
Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..
Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlenizi, cümlemizi dünyanın ve ahiretin her türlü hayırlarına nâil eylesin, cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin....
Peygamber (Sallàhu aleyhi ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ecmaîn, ve selleme ve barike kesîran kesîrâ) Hazretleri, nasıl bir hayat geçirdi; hepimiz müslüman olarak az veya çok okumuşuzdur, biliriz. Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şeriflerini duymuşuz, dinlemişiz ve kendi kendimize tefekkür etmişizdir.
Peygamber SAS Efendimiz şâşaalı, saltanatlı, debdebeli, haşmetli, zînetli, süslü bir hayat geçirmedi. Son derece sâde bir yaşam sürdü ve eline imkânlar geçtiği halde bile, bu sâde, basit yaşamını değiştirmedi.
İmkânı olmayan bir insanın fakîrâne, sâde yaşaması normaldir. İmkânı yok, mecbûren öyle yaşıyor. Ama imkânı olan insanların mütevâzi yaşamaya devam etmesi, sâde bir hayat sürmeye devam etmesi önemli bir hadisedir.
Peygamber Efendimiz öyle yaşadı. Hasır üstünde yattı. Kendisine yumuşak bir yatak hediye eden bir kimsenin yatağını, bir gece üstünde yattıktan sonra, ertesi gün teşekkür edip iade etti: "Bu yatak beni çok rahatlandırıyor. Gece çok rahat uyumuşum, gece ibadetine kalkamamışım. Onun için bunu geri al!" dedi.
Sâde bir sofrası vardı. Aylarca evinden duman tütmezdi. Halkın arasında idi, halktan ayrılmamıştı, kopmamıştı. Evi mescid-i şerifine bitişik idi ve sâde idi. Peygamber SAS Efendimiz'in evinin o eski hali maalesef muhafaza edilmemiştir. Mescid genişletilecek diye yıkılırken, o eski halini bilenler, yıkılmasını istememişler ve ağlamışlardır. Demişlerdi ki:
"--Ah, Peygamber Efendimiz'in odaları yıkılmasaydı da, bunların ne kadar sâde olduğunu, ne kadar basit olduğunu, ne kadar küçük olduğunu halk ilâ nihâye bilseydi." Yâni asırlarca sonra gelenler de, Peygamber efendimiz'in evi ve odaları nasıldı, bilselerdi.
Nasılmış ebadı Peygamber Efendimiz'in odalarının?.. Eni bir arşın, boyu üç arşın... Yâni bir somya sığacak kadar, bir yatak sığacak kadar küçük bölmeler halindeydi.
Yemesi öyle sâdeydi, yatması sâdeydi, hareketleri sâdeydi. Her şeyiyle Peygamber SAS Efendimiz sâde bir hayat sürdü ve sâde bir hayatı tavsiye etti.
Sahâbe-i kiram da öyleydi. Peygamber Efendimiz'den sonra halife oldu bazıları... Devletin başına geçtiler. Devletin beytülmâli, yâni hazinesi ellerinin altındaydı; tabii ona aslâ el uzatmazlardı. Kendilerinin devletten aldıkları maaşları vardı; onu dahi ölçülü harcarlardı. Ellerinde imkân olduğu halde, sâde yaşantılarını mâlî imkânlarına göre değiştirmemişlerdi, lüksleştirmemişlerdi.
Hazret-i Hafsa Vâlidemiz, Peygamber SAS Efendi-miz'in zevcesi, Hazret-i Ömerin kızı (Radıyallàhu anhümâ)... Babasının halife olduğu sırada, emîrül mü'minîn olduğu sırada sofrasını görüyor. Çok kaba, çok kuru, tatsız tuzsuz yemekler yediğini görünce diyor ki:
"--Babacığım, artık mâlî imkanlarımız gelişti. Herkesin maaşı var..."
Tabii, devlet kocaman bir devlet olunca, ticârî mallar da daha rahat gelip gidebiliyor ve mâlî imkânı artan insanların da onlardan istifade etmesi mümkün oluyor. Eskiden yokluk vardı, ticaret kısıtlıydı, para kısıtlıydı. Parası olsa bile mal almak zordu. Şimdi o durum yok...
"Biraz daha durumunu güzelleştirsen, biraz daha şöyle midene rahatlık verecek yiyecekler yesen!" diye babasına acıdığı için, hatırlatmıştı. Hazret-i Ömer RA şiddetle reddetmişti:

"--Peygamber SAS Efendimiz'in zevcesisin, onun nasıl yaşadığını biliyorsun; öyleyken bana bunu nasıl teklif edebilirsin?.. Ben onların yolundan ayrılmam!" dedi.
Öbür ashâb-ı kiram da öyleydi. Hazret-i Ali RA Efendimiz, aynı şekilde sâde hayat sürmüştü. Onların hayat hikâyelerini, terceme-i hallerini okuduğumuz zaman, hepsinde bunu görürüz.
Abdullah ibn-i Mes'ud vali olmuştu, Selmânül Fârisî vali olmuştu ama, durumlarını değiştirmemişlerdi. Valilik konağına girmemişlerdi, üzerlerine şâşaalı, gösterişli elbiseler giymemişlerdi.
Bunların hepsinin temelinde bir duygu vardı: Dünyayı umursamamak, dünyaya değer vermemek... Dünyalık dediğimiz mal, mülk, ihtişam ve rahatlığı gàye edinmemek... Ahireti istemek, ahirete rağbet etmek... Allah'ın rızâsını düşünmek, Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmak... Geceleri ibadetle, gözyaşlarıyla ihyâ etmek; gündüzleri halkın hizmetine koşup çalışmak, hizmet yapmak... Hayırlı iş yapmak, başkalarının gönlünü almak ama, başkalarının malını mülkünü almamak... Başkalarının hakkı olan imkânlar elinin altında olsa bile, onu kendi lehine kullanmamak ve sâde hayatı devam ettirmek... İşte buna zühd, zâhidlik deniliyor.
Dünyada zahid olmak; dünya hayatını çok önemli görmemek, ahiret hayatını önemli görmek, ahiret hayatına çalışmak önemli bir duygudur ve makbul bir duygudur. İşin doğrusu da odur; çünkü, mü'min için ahiret kıymetlidir. Herkes için ahiret daha önemlidir. Mü'min ahirette çok büyük mükâfatlara nâil olacaktır. Kâfir, suçlu, âsî, mücrim de ahirette çok büyük cezalara çarptırılacaktır.
Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin bu dünyada emret-tiklerini yapmak gerekiyor, ahiretteki mükâfatları kazanmak gerekiyor. Çünkü, ahiret dünyanın sonucudur, dünya ahiretin tarlasıdır. Allah-u Teâlâ Hazretleri dünya hayatındaki davranışlarına göre, insanlara ahirette muamele edecektir. Mükâfat veya ceza verecektir.
(Femâ yükezzibüke ba'dü bid dîn. Eleysallàhu biahkemil hàkimîn.) "Bu mükâfatı inkâr mümkün mü?.. O mükâfat, karşılık ve cezâ; insanın yaptığı işlere göre ahirette karşılığını görmesi inkâr edilir mi?.. Bu mutlaka olacak!.. Allah hakimlerin en adaletlisi, en hikmetle hükmedicisi değil mi?.. Mutlaka haklı hakkını alacak, haksız cezâsını çekecek, zalim ettiğini bulacak!"
Ahiret önemli... Onu inkâr etmek, onu gözden çıkarmak mü'min için mümkün değil... Onun için zühd önemli bir duygudur.
Rahmetullàhi Aleyh Hocamız'ın da o güzel isminin bir tanesi de Zâhid idi. Bu isim konuluyor. Evlâtlarımıza severek Zâhid ismini koyuyoruz.
Dünya önemli değil... Bu dünya hayatı çalışmak içindir, rahat yeri değildir; ahiret önemli, ahirete rağbet etsin, ahirete çalışsın diyedir.
Bundan ne hasıl oluyor?.. Böyle bir duygu, dünyaya önem vermemek, Peygamber SAS Efendimiz'i ve sahabe-i kirâm (Rıdvânullàhi teâlâ aleyhim ecmaîn) hazretlerini ve kâmil müslümanları, salih kulları hangi noktaya götürmüş?.. Onların hayatlarının en belirgin, en çarpıcı, hemen göz önüne gelen tarafı, hiç kimsenin hakkına, malına el uzatmamışlar. Adaletle hareket etmeğe gayret etmişler, kimsenin bir zerre hakkını yememeğe çalışmışlar. Haksız kazanca sırt dönmüşler, haksız kazancı reddetmişler; önlerine gelse bile ellerinin tersleriyle itmişler, sahibini azarlamışlar. Bu teklifi yapanı haşlamışlar, "Olmaz böyle şey!" demişler.
En belirgin özelliği bu: Haram yememek, açgözlülük yapmamak, başkasının hakkına, malına el uzatmamak...
Zühdün ikinci tezâhürü nedir?.. Tabii, bu birinci ikinci dediğimiz bizim sıralamamıza göredir. Allah indinde hangisi daha kıymetli, Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir. İkinci özelliği de, ahirete rağbet edip, ahiret için var gücüyle çalışmaktır. Zâhid olan insan aynı zamanda abiddir. Onun için âbid ve zâhid kelimesi ekseriyetle beraber kullanılır.
Dünya değerli olmadığına göre, ahiret önemli olduğuna göre, o ibadetlerine sâdıktır, vefâlıdır, devamlıdır. Gece ibadetlerine kalkar; çok kıymetli bir ibadet olan gece ibadetini aşk ile, şevk ile yapar.
Aşıktır; çünkü böyle hâlisâne yapılan ibadetler, insanın kalbini nurlandırıyor; aşkullahı, muhabbetullahı hasıl ediyor. Yunus Emre gibi gece gündüz yanan yakılan bir aşık-ı sàdık oluyor, abid ü zâhid olan kimse oluyor. Yapılan bir şeyden sonra meydana gelen sonuç bu...
Dünyayı sevmeye gelince, insan bu hayatı seviyor. Bu hayattaki imansızların peşinden koştuğu, rağbet ettiği, yağmaladığı, kavgalaştığı şeyleri sevince ne oluyor?.. O zaman onları elde etmek için hırsa kapılıyor. Hırsa kapılıp gözünü perde kaplayınca, haramları da işliyor, haramları da alıyor. Harama el uzatıyor, çalıyor, çırpıyor.
Meselâ, Peygamber SAS Efendimiz'in hadis-i şerifi çok kesin olarak ortada:
(Errâşî vel mürteşî fin nâr.) Râşi ve mürteşi, rüşvet kelimesinden gelen iki kelime... Biz rüşvet diyoruz, Araplar daha ziyade rişvet diyorlar. Yâni, haksız işini yaptırmak için, işin başındaki memuru vazifesini yapmaktan saptırmak, haksızlığa göz yummasını sağlamak için verilen para... Râşî, rüşveti veren kimse... Mürteşî de, rüşveti alan kimse...
Bir insan bir memur karşısına dikildiği zaman, herhangi bir işte; vergi işinde, belediye işlerinde, daha başka bir konuda devletin bir memuru var... Devletin, milletin her ferdinin hakkını orda temsil ediyor; onu koruması lâzım, kollaması lâzım!.. Onun karşısına çıkıyor ki:
"--Sen milletin hakkını kollama, devletin sana verdiği vazifeyi yapma!.. Ben senin yan cebine rüşvet koyacağım, para vereceğim; sen beni görme, benim yaptığım haksızlığa göz yum! Ben bu haksızlığı yapayım, işimi yürüteyim, götüreyim, getireyim." diyor.
Ne yapıyor?.. Nizamı haleldar ediyor, kurulmuş olan güzel adaletli düzeni kendi lehine kaldırıyor. Kendisi haksızlığı yapacak, işini bitirip götürecek.
Karşı taraf vicdanını bastırıp, vicdanını susturup niye bu haksızlığa razı oluyor?.. Cebine para konulduğu için, rüşvet konulduğu için... Böylece toplumdaki bütün kanunlar çiğnenmeğe başlıyor, aksıyor. Haklar çiğneniyor, mazlum ve mâsum olan halkın müdafaası yapılmıyor. Zalim olan insanlar halkın parasını, malını, hazineyi, beytül mâli sömürüyor, halkın menfaatlerini çiğniyor.
Ne oluyor yâni?.. Alemin teessüs etmiş olan güzel nizamı yıkılmış veya surda bir gedik açılmış, sur çatlamış oluyor. Veyâhut havuz gibi düşünelim; havuzun dibi delinmiş oluyor ve sular gidiyor. Yâni bir büyük zarar...
Bu neden oluyor?.. Paranın aşkına, hatırına memurun vazifesini yapmaması, haksızlığı görmezlikten gelmesi, haksıza; "Yap aslanım, peki aslanım, geç aslanım!" demesinden oluyor.
Tabii, Allah bunu sevmiyor. (Errâşi) Rüşveti veren, (vel mürteşî) rüşveti alan; (fin nâr) ikisi de cehennemdedir, ikisi de yanacak. Demek ki, ikisi de cehennem girecek.
O halde mü'min bunu yapar mı?.. Yapmaz Çünkü, mü'minin amacı Allah'ın rızasını kazanmak, cennete girmek; cehenneme düşmemek...
Tabii cehenneme girmek, cehennemde yanmak da, insanların iyi tasavvur etmedikleri, tefekkür etmedikleri, güzel idrak eylemedikleri bir cezâ...
Cehenneme girmeyi, sanki bir istasyondan geçmek gibi, yahut bir yere gidip gelmek gibi hafife alıyorlar, kolay sanıyorlar. Halbuki, insan bir kibrit çöpünü elinde fazla tuttuğu zaman, biraz geç attığı zaman, parmağının ucunun bile yanması, günlerce parmağının acımasına, zonklamasına, su toplayıp kabuğunun soyulmasına sebep oluyor.
Bir kibrit ateşine bile dayanamayan bir insanı, günlerce yanık acısından dolayı ağlayan bir çocuğu gözümüzün önüne getirelim! Burdan, cehennemde insanların nasıl yanacağını düşünmek lâzım!..
Tabii, inanmayınca umursamıyor. Veyahut gözü dönmüş olunca, dünya sevgisi gözünü kaplamış olunca, dinî duyguları zayıflamış olduğu için umursamıyor. Tabii, ahirette cezasını çekecek, azîz ü züntikàm olan Allah cezasını verecek.
İşte dünya sevgisi bütün hataların yapılmasına sebep oluyor. Hırsızlıkların, zulümlerin, haksızlıkların, adalet-sizliklerin yapılmasına sebep oluyor ve nizâm-ı âlemi bozuyor. Toplumun nizamını bozuyor, haksızlıkların yapılmasına sebep oluyor, mahkemeleri çalıştırmıyor... Haklı olan mazlum gözyaşları içinde kenarda kalıyor; haksız olan zalim, edepsiz işini yürütüyor.
Tabii, bu toplum için çok kötü bir durum... Topluluğun temeli adalettir; zalimlik yapılmamasıdır, zalime fırsat verilmemesidir, hakkın sahibini bulmasıdır, yanlış iş yapılmamasıdır. O yapılınca toplum zarara uğruyor. Onun için, insanın gözünün tok olması lâzım!..
İşte zühd dediğimiz duygu, insanın gözünün tok olması demek ve faydalı bir şey... İnsanı haramlardan, hırsızlıklardan, zulümlerden, haksızlıklardan koruduğu gibi, insanı Allah'a yöneltiyor, Allah'a ibadet ettiriyor... Göz yaşlarıyla ibadet ettiriyor, aşık-ı sâdık bir kul haline getiriyor. Çok da çalışkan bir insan haline getiriyor.
Zühdün, dünyaya metelik vermemenin, tenbellik olduğunu sanmayalım! Bakın bu husuta Abdullah ibn-i Ömer RA'dan rivayet edilmiş bir hadis-i şerifi okuyalım:
(Ezzühdü fid dünyâ yürîhul kalbe vel beden, ver rağbetü fîhâ tüksirül hemme vel hazen, vel bitàletü tükassil kalb) Üç cümle var... Burada Peygamber SAS Efendimiz, çok açık ve seçik olarak bazı hakîkatleri bize bildiriyor:
(Ezzühdü fid dünyâ) "Dünyaya rağbet etmemek, dünyaya aldırmamak, dünyalık konusunda müstağnî olmak, abid zâhid bir kul durumunda olmak; (yürîhul kalbe vel beden) gönlü de, vücûdu da rahatlandırır."
Gönlü rahatlandırır; çünkü hırs olmaz, haksızlık yapma duygusu olmaz, kin olmaz. Şunun ayağını nasıl kaydırırım, bunun malını nasıl alırım diye, insanın kalbi kötü duygularla dolu olduğu zaman, tabii kalbi rahatsız oluyor. "Sen bunu nasıl yaparsın?" diye vicdanı onu sorguluyor. Ama zühd olunca, kalbi, ruhu rahatlıyor. (Vel beden) Bedeni de rahatlıyor.
(Ver rağbetü fîhâ) "Dünyaya rağbet, dünyayı sevmek, (tüksirül hemme vel hazen) üzüntüleri, hüzünleri arttırır."
Başka bir hadis-i şerifi çok duymuşsunuzdur:
(Hubbüd dünyâ re'sü külli hatîeh.) "Her hatânın kaynağı, başı, başlangıcı sebebi dünya sevgisidir. Dünyayı sevdi mi insan, o dünya sevgisi, hırsı dolayısıyla çok hatâlar yapıyor. Tabii o dünya sevgisi de çok zararlı oluyor. Bir kere hatalar yaptırıyor insana da...
Peygamber SAS Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde buyurmuş ki:
(Sittetü eşyâe tuhbetul a'mâl) "Altı şey vardır, bunlar amelleri mahveder. Altı tane şey, işlenen amellerin yok olmasına, kabul olmamasına, mahvolmasına sebep olur." Bunlardan birisi de dünyayı sevmek... Dünyayı sevdi mi insanın amelleri de makbul olmuyor. Ötekileri de sayıverelim, hadis-i şerif tamam olsun diye:
1. (El'iştigàlü biuyûbil halk) "Halkın ayıplarını gözönüne getirip, onlarla meşgul olup, onları söylemek, yaymak, dedikodu yapmak, başkalarının ayıplarıyla uğraşmak...
Bazı insanlar böyle meraklıdır, sağa sola bakar, dedikoducudur. Birisinin ayıbını görmeğe, görünce de onu sağa sola söyleyip dedikodu yapmağa gayret eder. Halbuki bu yanlış bir duygudur. Başkasının ayıbı ile uğraşacağına, insanın kendi ayıplarını araştırması, onları düzeltmeğe çalışması lâzım!..
Başkasının ayıbıyla uğraşan günaha girer; ama kendi ayıbıyla uğraşan, kendisini düzeltir, kâmil bir insan olur. Başkasının ayıbını araştırmak, karıştırmak, gözlemek, gözetlemek amelleri hebâ eder, yok eder.
2. (Ve kasvetül kalb) Kalbin katılığı, sertliği, vurdum duymazlığı... Gönlün kara olması, taş olması, taş bağırlı olmak... Bu da amelleri yok eder.
Mü'min nasıl olacak?.. Duygulu olacak, lirik olacak, hassas olacak, mütefekkir olacak; katı kalpli olmayacak!.. İnce kalbli, rikkatli, rakîk kalbli olacak!.. Bu da amelleri mahveder.
3. (Ve hubbüd dünyâ) "Dünya sevgisi..." Dünyayı sevdi mi o da amelleri mahvediyor, sonunda insanı mahvediyor.
4. (Ve kılletül hayâ') "Utanç duygusunun azlığı..." Şimdi artık, bu devirde utanmak ayıp haline geldi. Utanmak bir kusur sayılmağa başlandı. Herkes hayasızca işleri rahatlıkla yapıyor. Radyolarda, televizyonlarda onlar konuşuluyor, onlarla röportaj bile yapılıyor.
Adamın dinin haram kıldığı, yasakladığı çok kötü bir huyu var... Dilimin ucunda ama, size söylemeğe utanıyorum. Televizyon onunla röportaj yapıyor: Bu edepsizler nasıl edepsizmiş? Birbirleriyle nasıl edepsizlik yaparlar, yaşarlarmış? Dünyaları duyguları neymiş?..
Bunun röportajını yapıyorsun, utanmıyor musun?.. Bu pisliği halka duyurup yaymakta ne fayda var?.. Halka bunu tabiî gösterince, bilmeyen cahiller de onun peşinde gider. Onlar da kötü olur. İyi insanları örnek göstermek, iyilerden bahsetmek lâzım!.. İyileri öne çıkarmak lâzım ki, faziletli, kâmil, olgun, başarılı insanları gençler görsün, çocuklar görsün, onlara özensin!
Sen eroinmanları, sarhoşları, ayyaşları, esrar kullananları, çirkin yaşam sürdürenleri, tenbelleri, çalışmazları, anarşistleri, seks duygularını ters ve kötü yönde kullananları çıkartır reklam edersen, anlatırsan beğendirir gibi; veyahut hiç olmazsa tabiî karşılar, "Ne yapalım, bu da insan, istediği gibi yapsın!" dersen, suçlu ile suçsuzu aynı kefeye koyar, aynı tarzda görürsen olmaz.
İslâm öyle yapmıyor. İslâm haksıza haksız diyor, haklıya haklı diyor; iyiye iyi diyor, kötüye kötü diyor. İyiliği teşvik ediyor, kötülüğü yasaklıyor. İçkiyi yasaklıyor, zinayı yasaklıyor, lûtîliği yasaklıyor.
E bunlar ne yapıyor?.. Reklam ediyorlar. Olmaz!.. Bu hayanın azlığı da tabiî, amelleri mahveder.
5. (Ve tulil emel) "İnsanın emelinin uzun olması..." Bu ne demek?.. Hiç ölümü düşünmüyor, çok yaşayacağını sanıyor, gafletle devam ediyor. Tevbe etmiyor, kendisini düzeltmeğe çalışmıyor. Nasihat edildiği zaman da, "Tamam tamam yapacağım!" diyor.
"--Bırak kumarı!.."
"--Tamam tamam, bırakacağım."
"--Bırak bu tenbelliği!.."
"--Tamam tamam, bırakacağım."
"--Gel biraz faydalı insan ol, çalış çabala!.."
"--Olur olur, peki yapacağım." diyor.
Ama yapmıyor. Hep ilerde ilerde... Peki, neye dayanıyor bu duygu?.. Çok yaşayacağını sanıyor, farz ediyor. Bir zaman gelip düzeleceğini, isteneni yapacağını sanıyor ve emeli ileriye atıyor. Yapması gereken iyi şeyi ileriye atıyor. İşte bu tul-i emel, insanı mahveden çok önemli bir duygudur. Bunu dinimiz, din kitapları ve tasavvuf kitapları bahis konusu etmiştir. Hiç böyle düşünmemesi; "Belki hemen, biraz sonra ölürüm. Aman bir an önce tevbe edeyim, iyi insan olayım, kötülükleri bırakayım!" demesi lâzım!..
Onu dememek, böyle gaflette, rahatta ve rehavette olup kılını kıpırdatmamak kötü duygulardan birisidir. Bu da amelleri yok ediyor.
6. (Ve zàlimün lâ yentehî) Adam zâlim, zulmü devam ettiriyor, zulmü bırakmıyor. Böyle bir zalimin de amelleri hebâ olur.
İnsan dünyadan rağbetini çekerse, duygularını, işini, aklını, fikrini ahireti kazanmağa yöneltirse, ruhu da rahatlıyor, gönlü de rahatlıyor, bedeni de rahatlıyor. Dünyaya meyli de; üzüntüsünü, tasasını, hırsını arttrıyor.
Hani alüminyum bir kabın içine asit koysan, madenî kapları asit mahvediyor. İnsanın içinde böyle kötü duygular, hırslar olunca, bu duygu onu çeşitli tasalara düşürüyor.
Abdullah ibn-i Ömer RA'dan rivayet edilen hadis-i şerifin ücüncü cümlesi önemli: (Vel bitàletü tükassil kalb) "Tenbellik de kalbi karartır, katılaştırır." Yâni ne yapması lâzım insanın?.. İbadetle ve çoluk çocuğu için helâlden kazanmak için çalışmakla vakit geçirmesi lâzım; tenbellik etmemesi lâzım!..
Aziz ve muhterem dinleyiciler!..
Çok çalışan bir insanın, belini doğrultup da, "Oh.." demesi hakkıdır. Terini silip bir kenarda biraz dinlenmesi hakkıdır. Çünkü balyoz sallamıştır, kazma sallamıştır,
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
enuşa
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 257



« Yanıtla #1 : 17 Ocak 2009, 00:16:22 »


hak...
Hz. Muhammed (s.a.s) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur;
"Helâl belli. haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. Bu nedenle şüphelerden korunan, dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüphelere düsen, harama da düşer. Nasıl koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın harama düşme ihtimali de öylece vardır. Haberiniz olsun ki, her hükümdarın koruluğu vardır. Allah'ın korusu da haramlardır.İnsanın vücudunda bir et parçası vardır. Eğer bu iyi olursa, bütün vücud iyi olur. Şayet o kötü olursa, bütün vücud kötü olur. İyi bilin ki o da kalptir." (Buhârı, İmân, 39; Müslim, Müsâkat, 107; Ebu Davud, Büyû', 3; Tirmizî Büyû', 1; Neseî, Büyû', 2; İbn Mâce, Fiten, 14; Ahmed b. Hanbel, IV, 267).
Logged

''nE gElmEk vArDıR Ne De gİtmEk ( M.ibn-i Arabi )''
Sayfa: [1]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Tasavvufta 10 Esas - ZÜHD « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: