Tasavvufi Hayat'tan damlalar..
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
24 Mayıs 2012, 07:21:24
12203 Mesaj 2639 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Tasavvufi Hayat'tan damlalar.. 0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2]
Gönderen Konu: Tasavvufi Hayat'tan damlalar..  (Okunma Sayısı 1703 defa)
halidi
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 850


hamuş


« Yanıtla #15 : 08 Ağustos 2009, 19:49:41 »

Sevgili dostum, iki gözünü kapa ve bak bakalım ne görüyorsun, nasıl görüyorsun? Şayet hiçbir şey göremiyorum diyorsan yanılıyorsun. Bu görememedeki hata senden ileri geliyor. Aslında sen o anda görüyorsun. Fakat vücut ve fizik varlığının karanlığı onu senin basiretinden ve gözünden uzaklaştırıyor. Bundan dolayı da bulamıyor ve göremiyorsun.

Şayet gözlerin kapalı olduğu halde onu bulmak ve görmek istiyorsan vücudundan bir şeyler eksilt. Başka bir ifade ile bir takım şeyleri vücudundan uzaklaştır. Bu eksiltme ve uzaklaştırmanın yolu mücahededir. Mücahede de ağyarı (gerçek dost Allah’tan başka her şeyi) kovarak –hatta öldürerek- cehd ve gayret sarfetmek demektir. Ağyar ise vücuttur,nefistir,şeytandır.

Bu Mücahede üç yolla yapılır:

1-) Gıdaların yavaş yavaş vücudu alıştıra alıştıra azaltılması. Çünkü vücudun nefis ve şeytanın kuvvet kaynağı gıdadır. Bu gıda azalırsa (ruh üzerindeki) saltanat ve hükümranlığı da azalır.

2-) Seçme,irade ve ihtiyarı terk etmek. O iradeyi güvenilir, tebliğe yetkili bir şeyh ve mürşide –senin için uygun olanı tercih etmesi için- vermek. Çünkü (mürid) küçük çocuk gibidir. Büluğ çağına henüz ermemiş olan ve har vurup harman savuran sefih kişilere vasi ve veli tayini nasıl kaçınılmaz ise mürid için de şeyhi öyledir.

3-) Cüneyd-i Bağdadi’nin tarikatı olarak bilinen sekiz şartı yerine getirmektir ki, bu şartlar şunlardır: 1. Devamlı abdestli olmak 2. Devamlı oruçlu olmak 3. Devamlı susmak 4. Devamlı zikretmek (La ilahe illallah demek) 6. Devamlı şeyhle kalbi rabıta ve bağlılık halinde olmak. Kendi tasarrufunu şeyhin tasarrufunda yok etmek, ilm-i vakıat konusunda ondan istifade etmek 7.Devamlı olarak havatırı, akla gelen şeyleri unutmak onları hatırlamamak 8. Allah’tan gelen şeye –faydamıza da olsa zararımıza da olsa- itiraz etmemek. Yine O’ndan cenneti istemek veya cehennemden O’na sığınmak gibi arzuları bir tarafa bırakmak. S:93,94
Logged

“Madem ki Şam ve Mekke'de senin işinin düğümü açılmadı, o halde bundan sonra Hindistan yolunda sabahtan akşama kadar durmadan yürü.”

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
halidi
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 850


hamuş


« Yanıtla #16 : 09 Ağustos 2009, 14:39:35 »

MÜŞAHEDE MAKAMINDA VÜCUT,NEFİS VE ŞEYTAN ARASINDAKİ FARK

Vücut, yani insanın bedeni, ilk planda zifiri karanlıktır. Temizlenip arıtıldıkça siyah bulut haline gelir. Beden şeytanın arşı haline geldiği zaman kırmızılaşır. Biraz daha ıslah edilir, maddi haz ve lezzetlerden fani haklarla baki olursa saflaşır, beyazlaşır ve yağmur bulutu gibi olur.

Nefis, zuhur ettiği zaman rengi gök rengidir, mavidir esas kaynaktan fışkıran suyun fışkırması gibi bir fışkırması vardır. Şeytanın arşı haline geldi mi, karanlıktan ve ateşten bir madde imiş gibi bir hal alır. Bunların  fışkırışları daha azdır. Şeytan ve nefsin vücut için feyz ve terbiyesinde de hayır yoktur. Temizlenip saflaşınca kendisini hayır kaplar ve kendisinden hayır ve yararlı işler meydana gelir. Şer ve kötülük kaplayınca da şer hasıl olur.

Şeytan ise, küfür bulutlarının birbirine girmesinden meydana gelen ve saf olmayan bir ateştir. Uzun zenci gibi önünde teşekkül eder. Büyük bir heyeti vardır. Ağzına girecekmiş gibi bir tavırla koşar gelir. Eğer ondan o anda uzaklaşmak ve ayrı kalmak istersen kalbinden şöyle yalvar: “Ey imdat dileyenlerin imdatçısı yetiş!” hemen kaçar.

Onun seni gördüğü gibi seninde onu gördüğünü unutma elbisesi elbisene dikilmiştir. İki elbiseyi birbirinden ayırırsan gözü kör olur,göremez. Fakat elbisesinden onu soyarsan bunu anlar ve nerede olursan o da seninle olur. Sana ilgi duyar. Bazen ona lanet ettiğin halde sana vurur, seninle beraber iş yapmak,oynamak ve yarış yapmak ister. Ona lanet okuduğun, şamar attığın ve konuştuğun zaman o da seninle konuşur ve seninle şakalaşır, lanetten kuvvet bulur ve seninle olan işini uzatır. İşte o zaman susarsın. O sana vurur sen ona vurmaz, Allah’a tevekkül edersin. Bu durumda senden uzaklaşır.

İşte o zaman tekrar kalbinle “Ey imdat isteyenlerin imdadına koşan yetiş bana!” dersin. Rabb’ına sığınırsın o da kaçar. S: 94,95

Logged

“Madem ki Şam ve Mekke'de senin işinin düğümü açılmadı, o halde bundan sonra Hindistan yolunda sabahtan akşama kadar durmadan yürü.”

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
halidi
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 850


hamuş


« Yanıtla #17 : 10 Ağustos 2009, 12:37:44 »

 ZİKİR ATEŞİ İLE ŞEYTAN ATEŞİ ARASINDAKİ FARK  adlı konu başlığı biraz uzun olduğu için hepsini bir anda yazamadım o yüzden kısım kısım burada yazacağım.. selam ve dua ile..
Logged

“Madem ki Şam ve Mekke'de senin işinin düğümü açılmadı, o halde bundan sonra Hindistan yolunda sabahtan akşama kadar durmadan yürü.”

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
halidi
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 850


hamuş


« Yanıtla #18 : 10 Ağustos 2009, 12:38:46 »

ZİKİR ATEŞİ İLE ŞEYTAN ATEŞİ ARASINDAKİ FARK (1)

Zikir ateşi,saf süratli ve yukarılara doğru yükselen bir ateştir. Şeytan ateşi ise,bulanık,puslu karanlık ve ağır hareketlidir. Bu iki ateş arasındaki fark ise ancak hal ile bilinir. Seyyar üzerinde büyük bir ağırlık ve can sıkıntısı hisseder,kalbi ferahlamaz, gönlü rahatlamaz sanki bütün organları taş ile çatır çatır kırılıyor gibi bir an yaşar. O hal içinde sufi, karanlık bir ateş müşahede eder ki bu şeytan ateşinden başka bir ateş değildir

Bazen seyyar, bunun aksine bir hafiflik bir iç rahatlığı bir kalp güzelliği ve doygunluğu hissettiğinde yukarlara yükselen saf bir ateş görür. Kuru odun ateşi gibi işte bu da kalbin feza ve semasındaki zikir ateşidir.

Zikir ateşi “her şeyi yakıp yok eden”(Müddesir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalpte) şöyle der:”ben varım artık benimle hiçbir şey olmayacak. Bu ise “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) anlamındadır. Evde odun varsa onu yakar odun ateş olur. Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz aksine zikir, zakir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen,Allah) dost olurlar. “nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.

Zikir haktır,gerçektir ve gerçeğin sıfatıdır. Hazları yok eder haklar baki kalır. Haklar arasında çelişki söz konusu değildir. Hazlar ise varlığa ait bir takım fazlalıklardır ki israftan ve aşırılıktan meydana gelirler. Dolayısıyla zikir ateşi içine düşünce hepsini yok eder. Haram lokmalardan meydana gelmiş olan parçalarda böyledir. Zikrin sultanı içine düşer ve onları yok eder. Fakat helal lokmalardan meydana gelen cüzler var ya işte onlara kimse el uzatamaz. Çünkü bunlar haklardır.

Vücut şu dört unsurdan meydana gelmiştir ki hepsi “Karanlıklar üstüne karanlıktır” (Nur, 24/40)
Toprak,su,ateş,hava.

Sen bütün bu unsurların (hakimiyeti) altındasın. Onlardan ayrılarak başka bir şeye de tamah edemezsin. Ancak hakkı hak sahibine ulaştırmakla olur ki bu da parçayı bütüne ulaştırmaktan ibarettir. Böylece toprak topraklığını, su sululuğunu, ateş ateşliğini,hava havalığını alır. Bunlardan her biri kendi nasibini aldı mı, bütün bu yüklerden ayrılır.

Tarikatımız ve yolumuz, kimya (madenleri altına çevirme sanatı) yoludur. Dağlar arasından nurani latif şeyleri çıkarmak şarttır. Toprakla ilgili hazzın yok olunca bir sahra görürsün. Bu sahrayı kat edersin bu sefer sahra senin altından yürür. Sanki çöl senin ayağının altından geçip gidiyor. Halbuki geçip giden çöl değil sensin. Nitekim gemi ile giden kimse de, geminin değil karşıdaki sahillerin hareket ettiğini zanneder. “Dağları görürsün ve onları cansız, donmuş zannedersin. Halbuki onlar bulutlar gibi akmaktadır.” (Neml, 27/88)

Yine o anda kendini yukardan aşağıya doğru inen fakat aslında aşağıdan yukarıya doğru çıkan bir kuyuda imiş gibi hissedersin veya üzerinden inen ve altında yok olan bir köy bir belde ve bir evde olduğunu görürsün. Tıpkı deniz kenarında olan, oraya düşen ve batan bir duvarı gördüğün gibi.

Dostum, iyi bil ki, sen büyük ölüm hariç, bu dört unsurdan; hava,ateş,su ve toprağın varlığından kendini asla kurtaramazsın. Bu ölüm sendeki bazı (unsurları) yok eder. Ve ondan sonra sen daha önce aklen bildiğin ve duyduğun şeyleri bizzat gözle müşahede edersin.

Eğer bir deniz görür ve karşı tarafa geçmek isterken boğulduğunu müşahede edersen, iyi bil ki  bu su ile ilgili hazzın fena bulmasıdır. Deniz safsa ve denizin içinde güneşler veya nurlar veya ateşler batmış ve gömülmüşse, iyi bil ki o marifet denizidir.

Yağan yağmur görürsen bil ki, o rahmetin mevcut olduğu menbadan, ölü araziye benzeyen kalpleri ihya içindir.

İçine daldığın ve sonra çıktığın bir ateş müşahede edersen bil ki bu ateş (unsuru) ile ilgili hazların fenasıdır.

Önünde geniş bir feza, engin bir genişlik, onunda üstünde berrak bir hava ve bakışının sonunda da bir takım yeşil,kırmızı,sarı,mavi gibi renklere geçeceksin. Renkler ise aslında hallerin rengidir.

Yeşil renk kalp hayatının, saf ateş rengi kırmızı ise himmet hayatının yani kudretin işaretidir. Himmetin manası ise kudrettir. Şayet bu renk bulanık bir kırmızı ise bu şiddetin ateşidir. Bu seyyarın nefis ve şeytanla yaptığı mücahedenin sertliği ve yorgunluğu manasına gelir. Mavi, nefis hayatının rengi, sarı ise zaafı ve zayıflığı temsil eder. Bütün bunlar –zevkle ve müşahede lisanı ile- sahibi ile bizzat konuşan manalardır.
Logged

“Madem ki Şam ve Mekke'de senin işinin düğümü açılmadı, o halde bundan sonra Hindistan yolunda sabahtan akşama kadar durmadan yürü.”

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
halidi
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 850


hamuş


« Yanıtla #19 : 11 Ağustos 2009, 12:19:19 »

ZİKİR ATEŞİ İLE ŞEYTAN ATEŞİ ARASINDAKİ FARK (2)

Bu zevk ve müşahede iki adil şahittir. Çünkü sen gözünle müşahede ettiğini nefsinle tadıyor, nefsinle tattığını basiretinle görüyorsun. Ve yeşil gördüğün zaman kalbinde bir rahatlık , gönlünde bir ferahlık, içinde bir güzellik, ruhunda bir lezzet ve gözünde bir aydınlık müşahede ediyorsun. Bütün bunlar hayatın sıfatlarıdır.

Bu durumda bitkilerin hallerini delil getirerek  şöyle diyebiliriz: bitkinin yeşil olması, canlı, kuvvetli ve hızlı gelişmeye müsait olduğunu; sarı oluşu ise kendisindeki bazı sebep ve arızalar sebebiyle zaafa uğradığını gösterir. Bunun gibi yüzlerin kızarması da ya haya ve utanmaktan,ya korkudan, ya sevinçten veya üzüntü ve kederden ileri gelir. Bu gibi haller arız olmalarıyla hasıl olur.

İyi bil ki, rengin birleşmesi istikamete ve o halin tam ve bütünlüğüne (cemiyet) işarettir. Renklerin bir arada toplanması ve yekdiğerine karışıp bir renk haline gelmesi telvindir. Yeşil renk değişmeden sürekli kalırsa  bu da temkindir. Yeşil, arda kalan sonuncu renktir. Bu renkten şimsek çakması gibi parıltılar ve aydınlıklar doğar.

Yeşillik saf da olabilir, bulanık da. Saf oluşu Hakk’ın nurunu galibiyetinden, bulanık oluşu ise vücut ve varlık karanlıklarının galibiyet ve hakimiyetinden meydana gelir.

Kalp dediğimiz latife (kesifin zıttı) –suyun içinde bulunduğu kabın şeklini alışı gibi- ve gökyüzünün ,dağların –yani kaf dağının- renginde oluşu gibi bir halden başka bir hale inkılap edebilir. Bu değişikliği (inkılabı) kabul etme sebebiyle kalbe kalb denilmiştir. Ayrıca ruh ve vücudun da kalbi ve özü olduğu için –iç ve öz anlamına da gelen- bu isimle anılmıştır.

Kalp,(katı,kesif ve yoğun değil) latiftir. Eşyayı ve eşya etrafında dönen dolaşan manaları yansıtır. Etrafındaki mana ve eşyayı aksettirir. Bu şekil ve suretlerin aynada ve berrak suda aksedişi ve yansımasına benzer. Bir şeyin rengi o şeyin karşısında bulunan latifede suret bulur,şekil alır. Tıpkı suretlerin saf suda ve aynada yansıdığı gibi.

Vücut kalıbının içindeki kalbin nuru olduğu için de aynı şekilde kalbe kalb adı verilmiştir. Tıpkı Yusuf Peygamber a.s ın kuyudaki nuru gibi. (Bk Yusuf, 12/10-15)

İyi bil ki, vücut kalıbı, önünde, yüzünün hizasında derin olarak görünür. Şehadet aleminde ondan daha derin bir şey göremezsin. Bu kuyu öncelerin başının üstünde olur sonra nünden zuhur eder, daha sonrada ayaklarının altından . bu yolun sonunda meydana gelir. O zaman vücut kuyusunun dibinde yeşil bir nur görürsün. Bu varlığın ve hudusun (sonradan yaratılan varlıklar) sonu, kıdeminde başlangıcıdır.

Bu kuyu sana yakaza halinde tecelli ederse, hoşuna gider ve onunla yakınlık kurarsın. Gaybet halinde tecelli ettiğinde, ondan geçen bir heybet, bir şiddet ve sarsıntı seni tesiri altına alır. O anda ruhun çıkacak gibi olur, öleceğini zannedersin ve artık zikirden başka sığınacağın bir hal bulunmaz.

Bu kuyuda ceberut aleminin bütün gariplikleri ve melekut aleminin bütün acayiplikleri sana görünür. Bunları ebedi olarak unutamazsın. Çünkü bu uğurda çok şiddetli kuvvet, korku ve sıkıntılarla göğüs göğse gelmiş bulunuyorsun. Böylece onunla sevinirsin, ondan korkarsın, onunla ünsiyet edersin. Bu sebeple bir halde iken birbirine zıt halleri tadarsın.

Bazen o müşahedenin ilk zamanlarında (temel) büyük bir görünüm içinde karanlık, hali temeli bozuk olarak tecelli eder. Daha sonra bina temel –bu karanlıkların gitmesiyle-  düzelir, üst üste konan kerpiçler nizama girer. Daha sonra ise bina ve kerpiçlerle ilgili bütün şekiller yok olur da nurdan veya yeşillikten hasıl olan bir kuyudan başka bir şey göremezsin.

İlk zamanlar karanlık olmasının sebebi oranın şeytan makamı olmasından idi. Daha sonra orası rahmet ve meleklerin inme yeri haline geldiği için yeşil oldu ve nurlandı.

İyi bil ki, vücut tek bir şey değildir. Onun üstünde –Hakk’ın vücuduna varıncaya kadar- daha ondan özel veya güzel başka vücutlar vardır. Her vücut için de bu yolda kuyular vardır. Vücudun nevileri yediye inhisar eder.

Yer ve gök sayısının yediye münhasır olmasında da buna işaret vardır. Varlık çeşitlerini temsil eden bu yedi kuyudan yükseltildiğin zaman sana rububiyet ve kudret seması görülür. Bu semanın hava tabakası, hayatın zatından olan koyu yeşil bir nurdur. Bu nurların bazıları sürekli olarak öbürlerine doğru yürür gider. Orada ruhların tahammül edemeyeceği bir kuvvet vardır. Buna rağmen ruhlar zevkle dayanan derin bir sevi ve aşkla ona aşıktır. Yine gökyüzünde ateşten daha kırmızı noktalar ve mütenasib şekilde beşer beşer dizilmiş lal ve akik taşları vardır. Hal sahibi (seyyar), içten ona arzu duyar ve onlara kavuşmak ister.

İyi bil ki, bu kudret ve rububiyet makamına seyyarı dört melek çıkarır. Biri sağında, biri solunda, biri altında, diğeri de arkasındadır. Bu makama yükseltildikleri zaman seyyar, kulluktaki acz dili ile şöyle der “Sen benim Rabbimsin ve bana kadirsin, gücün yeter ve sahibimsin.. ister yaşatır ister öldürürsün.” O sırada çok güçlü ve şiddetli bir kuvvetle karşı karşıya kalmaktan korkar. Bunun için, ruhunun alınmasını ve oraya bırakılmasını temenni ve arzu eder. Kendisinden, ruhunun ve nefsinin alınmasının keyfiyetini hisseder. O aleme gitmek üzere, ne zaman kuyudan çıkarısa, onda ruh veya nefs kalmaz. Sonra oradan alem-i şehadete döndürülür.

Seyyara ilk gelen nurlar, başının üstünden gelen tecelli makamındaki izzet nurlarıdır. Kendisine varid olan bu nurların verdiği dehşet ve korku sebebiyle sarsılır, ızdırap duyar ve kabz haline geçer. İster istemez secdeye kapanır. Sonra kuyudan yukarı doğru çıkarılır. Zira karanlık olan şeyler, temizlenip nurlanmadıkça ve nur cinsinden bir şey olmadıkça, nurani olana ulaşamazlar. Ancak sonra ona vasıl olurlar.

Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından , bazen de üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan  sekinette (Bakara 2/248, Tevbe 9/26) böyledir. Sekinet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık bir doygunluk ve tatmin bulursun. O anda varlığın senden alınır söz ve hareket serbestliği sona erer. Havatırın Hakk’tan başka herhangi bir cihete yönelebilmesi artık söz konusu değildir.

Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alamet ve işareti ise gayr-i ihtiyari olarak dil ile O’na salat ve selamın devam etmesidir.

Birgün bir melek beni yükseltmişti. Arkamdan beni tutmuş ve sırtına almıştı. Sonra önüme geçti ve beni öptü. Nuru gözüme saçıldı. Bundan sonra “Bismillahillezi la ilahe illahu ve’r Rahmanu’r-Rahim” dedi biraz daha yükseltti sonra bıraktı beni.

Yine Birgün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teala sanki dünya semasına inmiş, meleklerde; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korkuttuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı.

Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadir, Ya Kadir, Ya Kadir, Ya Muktedir” diye yalvarmalarını duydum.

Bu korku hali bitince de şöyle dua ederler: “Allah’ım, sevab olarak bize cennetini lutfet, azabından emin kıl.”  S:95-100
Logged

“Madem ki Şam ve Mekke'de senin işinin düğümü açılmadı, o halde bundan sonra Hindistan yolunda sabahtan akşama kadar durmadan yürü.”

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
halidi
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 850


hamuş


« Yanıtla #20 : 11 Ağustos 2009, 17:17:28 »

TEKLİF DÜŞER Mİ?

Velayet mertebesine ulaşan havastan (namaz, oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı?

Teklifin meşakkat manasına gelen külfetten alınmış olması manasında evet düşer. Zira veliler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibadetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)

Şüphesiz ki namaz bir münacattır. Lakin abid şeytana muvafık,Rahman’a muhalif olduğu sürece münacatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur meşakkat verir. Zira muhalifin münacatı beden için zor ve güçtür. Fakat abid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz sevgili bir sohbet halini alır. En lezzetli şey budur.

Hadrami’nin ks şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar benim hululi olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ben hululi olabiliyorum? Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur. S:104,105
Logged

“Madem ki Şam ve Mekke'de senin işinin düğümü açılmadı, o halde bundan sonra Hindistan yolunda sabahtan akşama kadar durmadan yürü.”

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
halidi
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 850


hamuş


« Yanıtla #21 : 11 Ağustos 2009, 17:33:46 »

Selamün aleyküm..

kitaptan benim yazabileceğim yer buraya kadar.. bu kısımdan sonra konu içinde benim anlamadığım bazı yerler var.Daha öncede dediğim gibi oraları kessem bana göre anlam bütünlüğü bozuluyor.O yüzden daha fazla yazamayacağım..

şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap.. en kısa zamanda okumanız dileğiyle..


                                       selam ve dua ile..
Logged

“Madem ki Şam ve Mekke'de senin işinin düğümü açılmadı, o halde bundan sonra Hindistan yolunda sabahtan akşama kadar durmadan yürü.”

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
Sayfa: 1 [2]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Tasavvufi Hayat'tan damlalar.. « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: