Takva örnekleri...
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
10 Şubat 2012, 08:36:59
12196 Mesaj 2632 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Peygamberimiz (sav) ve Ashabı Kiram  |  Yazılar  |  Takva örnekleri... 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 ... 6 7 [8] 9 10
Gönderen Konu: Takva örnekleri...  (Okunma Sayısı 11480 defa)
Ukab
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #105 : 20 Kasım 2009, 11:05:25 »

Ahmed-er Rufâî Hazretleri, Hicrî (578), Miladî (23 Ağustos 1182) tarihinde şiddetli bir ishal hastalığı sonunda vefat etmiştir. Vefatından önce ; “Beni dilenci keşkülü yerine koymayın, tekkemi bugün harem, öldükten sonra mezar etmeyin. Ben Hakk Tealâ’dan tek olarak yaşamayı diledim. O beni toplum içinde yaşattı. Öldükten sonra belki o muradıma erişirim. Toprak üstünde her ne varsa eninde sonunda yine toprak olacaktır.” Bu sözü ile keramet buyurmuşlardır. Türbe-i Saadetleri yanında kimse yoktur. Kırın ortasında tenha bir yerde Bağdad’ın güneyinde Vasıt yakınlarında bulunmaktadır.
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Ukab
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #106 : 21 Kasım 2009, 09:28:51 »

Ey Abdül'âl! Zikre, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamaya devâm et. Bir an bile Allahü teâlâdan gâfil olma, O'nu unutma. Gece kıldığın bir rekat namaz, gündüz kıldığın bin rekatdan daha üstündür. Allahü teâlâyı zikretmek kalp ile olur, sâdece dil ile olmaz. Allahü teâlâyı hâzır bir kalp ile an! Allahü teâlâdan gâfil olmaktan sakın! Çünkü, bu gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O'nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde meâlen, Peygamber efendimize hitâben; "(Ey habîbim! Musîbet ve ezâya) sabredenlere (lütûf ve ihsânlarımı) müjdele!" buyuruyor. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün olmamak demek; dünyevî arzu ve istekleri terk etmek sûretiyle, nefse muhâlefet etmek demektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tâne helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü tealânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.

es Seyyid Ahmed Bedevi (k.s)
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #107 : 21 Kasım 2009, 13:42:24 »


Mâruf-u Kerhî'ye, ihvanından biri sordu:
- Ey Ebu Mahfuz! Bana söyler misin, seni halktan ayırıp ibadete daldıran nedir?
Mâruf-u Kerhî sustu. Sonra suali soran dedi ki:
- Ölümün hatırlanması mıdır?
- Ölüm de ne imiş!
- Kabir ve berzahın hatırlanması mıdır?
- Kabir de ne imiş!
- Cehennem korkusu veya cennet ümidi midir?
- Bunlar da ne imiş! Bir sultan vardır. Bütün bunlar onun kudret elindedir. Eğer O'nu seversen, bütün bunları sana unutturur. Eğer O'nunla aranda bir marifet varsa, bütün bunların yerine geçer
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #108 : 25 Kasım 2009, 19:38:25 »

Halîl Cündî Hazretleri;
Müderrislik yaptığı sıralarda, bir gün hocası Abdullah Menûfî’nin ziyâretine gitti. Evinde bulamadı.
Evin helâsında bir ârıza olduğunu, tâmir için işçi aramaya gittiğini söylediler.
O da tereddüd etmeden;
“Ona en münâsip işçi benim.” deyip, helâyı temizlemeye başladı.

Çevredeki insanlar başına toplanıp,
böyle namlı ve şanlı bir kimsenin helâ temizliği yapmasını hayretle seyrediyorlardı.
Bu sırada Abdullah Menûfî hazretleri geldi. Onu gördü.
Çevredekilere; “Bu kim?” diye sordu.
Onlar da; “Halîl!” diye cevap verdiler.
O zaman, Mısır’ın en büyük beş evliyâsından beşincisi olduğu bildirilen
Abdullah Menûfî hazretleri, öyle bir duâ etti ki,
Halîl Cündî, bu duânın bereketiyle bir anda pek yüksek derecelere kavuştu.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #109 : 26 Kasım 2009, 19:51:08 »

KABİRDE KONUŞAN GENÇ

Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede.

Hz. Ömer'in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü.

Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.

Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:

'Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.' (A'raf/201)

Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:

- Evladım neyin var ne oldu? diye sordu. Oğlu:

- Bir şeyim yok. dedi. Babası:

- Allah aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı. Babası:

- Hangi ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsağlığı diledi ve:

- Bana niye haber vermedin? diye sordu. Gencin babası:

- Ey Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:

- Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler. Hz. Ömer (R.A):

- Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:

- Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #110 : 06 Aralık 2009, 17:41:25 »

İsmâil Enarânî'nin iki çocuğu vardı.
Kendisi Süleymâniye'de bulunduğu bir sırada eski Bağdât vâlisi Muhammed Necib Paşa,

bir gece hükûmet konağında büyük bir toplantı tertib etti.
Kapıcıların kapıyı kapattığı sırada bir izdiham meydana geldi.

İsmâil Enarânî'nin iki çocuğu ayaklar altında kalarak öldü.
Bu elîm vakayı duyan vâli kapıcıları hapsettirdi.

On gün sonra İsmâil Enarânî Bağdât'a döndü.
Bütün talebeleri ve sevenleri onları ziyârete gitti.

Hüzün ve keder sebebiyle kimse konuşmuyordu.
İsmâil Enarânî onlara;

"Niçin konuşmuyorsunuz? Yanınızda bir olay mı meydana geldi?
Biliyorum ki, benim iki evlâdım birden vefât eyledi

Ama onlar bana hocam Mevlânâ Hâlid'den daha kıymetli değildiler.
Ben, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini kaybettim.

Onun dışındakilerin kaybı beni onunkinden daha fazla üzmez.
" buyurdu.
Oradakiler ağlamaya başladı.

İsmâil Enarânî onlara sabretmelerini işâret etti.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #111 : 17 Aralık 2009, 16:05:33 »


1980 darbesi olduğunda tutuklanan 250 bin insandan biriydi Yazıcıoğlu. Bütün bu işkencelere ve kötü muameleye karşı hayatından hiç şikâyetçi olmadı, hatta çektiklerini günahlarına kefaret olarak görecek kadar da inanç sahibiydi. Yazıcıoğlu'nun, 12 Eylül 1980 sonrasında Mamak Cezaevi'nden yakın bir arkadaşına yazdığı mektup, aslında her şeyi anlatmaya yetiyor.

Muhsin Yazıcıoğlu, hapishane hayatından hiç ah etmiyor. Şükrediyor ve sabır gösteriyor.
Mektubunun ilerleyen satırlarında,
şu sözlerle karşilaşıyoruz..

"Bizler çok iyiyiz. Hamdolsun sağlık ve sıhhatimiz de iyidir.
Abdest alacak suyumuz, seccademizi serecek yerimiz var."
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #112 : 20 Aralık 2009, 19:46:00 »

Akşemseddin Hazretleri bir gün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur.

Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner.
”Biliyor musun?” der, ”Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam.
Yoksa çoktaaan göçerdim!”

Hanimi omuz silker. ”Amaaan efendi” der, ”sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek "İyi öyleyse!” deyip kalkar.

Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine ”okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına.
Müridleri eve koşarlar ”Başınız sağolsun.” derler,
"Efendi göçtü!"
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #113 : 21 Aralık 2009, 15:44:33 »

Şah-ı Nakşibend’i hayran bırakan genç

Günün birinde Şah-ı Nakşibend Hazretleri saadetli hanelerindeyken kapısı calırnır. Hizmetlisine seslenir: “Bak bakalım kapıda kim var!” ‘Kapıya gelen, Muhammed isimli on sekiz yaşında bir gençtir. Hizmetli kapıyı açar ve şöyle cevap verir: “Kapı da bir ‘parisa’ var.

 İbadet ve hizmete çok düşkün bir genç olan Muhammed Parisa, kalplere Allah aşkını nakşeden o büyük nakkaşın hizmetinde bulunmayı talep etmektedir. Dergaha kabul edilir ve hizmet kervanına dahil olur.

 Muhammed Parisa sıcak bir yaz günü, dergah inşaatı nda hizmet etmektedir. İkindi vaktine doğru diğer calışanlar işe bir süre ara verirler. Muhammed Parisa ise büyük bir iştiyakla calışmaya devam eder. O sırada Şah-ı Nakşibend Hazretleri habersizce dergahı ziyarete gelir. Herkes istirahata çekilmiş haldeyken, Muhammed Parisa’nın durup dinlenmeden çamur karması Şah-ı Nakşibend’in hayranlığını cezp eder ve şöyle dua eder:
 
“Ya Rabbi! Bu ayaklar hürmetine bana rahmet eyle!”

 Şah-ı Nakşibend’in övgüsünü kazanan Muhammed Parisa Hazretleri erken yaşta evliyalar kervanına katılır.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #114 : 24 Aralık 2009, 18:17:18 »

 (O takvâ sahipleri) “Ey Rabbimiz! Biz gerçekten iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru.” deyip sabredenler, (imanlarında, söz, niyet ve işlerinde) doğruluk gösterenler, (Allah’a) itaat ederek boyun eğenler, infak eden (O’nun rızası için mallarını sarfeden)ler ve seher vakitlerinde (dua edip) mağfiret dileyenlerdir.
Ali-imran 16- 17
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #115 : 26 Aralık 2009, 15:28:45 »

Ebû Ali Fârmedî buyurdu ki: "Talebenin hocasına karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi, söylediğini kalbinden de reddetmemelidir." Bununla ilgili şu rüyâsını anlatır:

 Hocam Ebü'l-Kâsım Gürgânî'ye bir rüyâmı anlattım ve ona; "Sizin bana rüyâmda şöyle şöyle dediğinizi gördüm ve niçin böyle yaptığınızı sordum." dedim. Hocam, bunun üzerine bir ay benimle konuşmadı ve;

"Eğer içinde benim söylediklerimi reddetmek duygusu ve cevâb almak arzusu olmasa, rüyânda bana bu şekilde sormazdın." dedi.
Logged

enuşa
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 257



« Yanıtla #116 : 27 Aralık 2009, 23:35:38 »

Sarhoşun birisi elinde şişe, yalpalayarak, bizim Hasib Efendimiz'in karşısına çıkmış. Hasib Efendimiz'in; yâni Hocamızın arkadaşı olan, Hocamızdan iki evvel vazife yapmış olan Hasib Efendimiz'in, Şehzâdebaşı'nda karşısına çıkmış sarhoş...
Önünü kesmiş Hocaefendi, bu şişenin içinde ne var?" demiş.Sallanıyor, sarhoş, ağzı leş gibi içki kokuyormuş. Hasib Efendimiz adamın gözünün içine bakmış
"--Allah..." demiş.
Ondan sonra adam bir fenâ olmuş, bir değişmiş. Ertesi gün gelmiş, ağlaya ağlaya Hasib Efendi'nin ellerine, ayaklarına kapanmış. "Evliyaullah'ın bir nazarı kimyâdır." derler, bak nasıl değiştiriyor sarhoşu"
Pis sarhoş, çekil yolumdan! Edepsiz, yıkıl karşımdan! Şu kadar içmişsin de, bir de utanmadan bilmem ne yapıyorsun!.." filân diye bazısı azarlayabilir, kaşlarını çatabilir. Ama sonunda, iyi bir derviş olmuş o zât diye duymuştum. Allah rahmet eylesin, şefaatlerine erdirsin o mübareklerin...
Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 95, İstanbul, 1998
Logged

''nE gElmEk vArDıR Ne De gİtmEk ( M.ibn-i Arabi )''
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #117 : 29 Aralık 2009, 17:37:08 »


KUTBÜDDÎN-İ BAHTİYÂR KÂKÎ, ömrünün son yirmi yılında hiç uyumadı. Hattâ dinlenmek için bile sırtını bir yere dayamamıştı.

"Birazcık uyuklayacak olsam, kendimi hasta ve rahatsız hissederim." buyururdu. Her zaman derin murâkabede, yâni nefsi kontrol etmek, ondan gâfil olmamak hâlinde bulunurdu. O kadar ki, biri onu görmeye veya bir şey sormaya gelse, bir müddet sonra ve güçlükle kendine gelebilirdi. Bu hâl, namazların hâricinde devamlı olurdu.

Hâce Kutbüddîn, odasında, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin aşkı ve muhabbeti ile yanmış olarak, kırık kalb ile, dili bağlı, hiçbir şey söylemeyerek ve iç çekip ağlayarak dururdu. Kendisini görmek arzusuyla yanan âşıkları ise, dışarıda toplandıkları zaman, dışarı çıkar, bir mikdâr sohbet eder, Allah korkusunu ve O'na hakîkî kul olmayı, Muhammed aleyhisselâma tam tâbi olmayı, onun yoluna sımsıkı sarılmayı teşvik edici, çok güzel ve tesirli sözler söylerdi. Bütün saâdetlerin, rahatlıkların başının, Muhammed aleyhisselâma uymak olduğunu bildirirdi. Bir defâsında şöyle anlattı:

Ben, ilk zamanlarda Kur'ân-ı kerîmi ezberlemek için çok gayret etmeme rağmen muvaffak olamazdım ve ezberleyemezdim. Bir gece rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. Ayaklarına kapanıp, Kur'ân-ı kerîmi ezberlemek istediğimi, fakat çok güçlük çektiğimi arz ettim.

 Bana acıyarak başımı kaldırmamı istediler. Başımı kaldırdığımda, Yûsuf sûresini tekrâr etmemi emrettiler ve; "Bununla Kur'ân-ı kerîmi ezberlersin." buyurdular. Emirlerini yerine getirdim ve Kur'ân-ı kerîmi ezberlemeye muvaffak olabildim.

 Hâce hazretleri, böyle bir mikdar sohbet ettikten sonra, yine odasına girer ve tekrar murâkabeye dalardı. Hattâ vefâtı da böyle aşk ve muhabbet ile kendisinden geçmiş bir hâldeyken vukû bulduğu için kendisine Şehîd-i muhabbet (Muhabbet şehidi) denilmiştir.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #118 : 31 Aralık 2009, 19:46:25 »

Mehmed Emîn Tokadi hazretleri, hâl ve şânlarını halktan son derece gizler, talebelerini de bu tarzda yetiştirirdi...

Tatar Ahmed Efendi, 1743 senesinde vefât etmişti. Fetvâ makâmında bulunan eski Şeyhülislâm Seyyid Mustafa Efendi, Tatar Ahmed Efendiden boşalan dergâha, Mehmed Emîn tokadi hazretlerini tâyin ettirdiler. Berât-ı şerîfi de, kendi mektupçuları Hamzazâde Abdullah Efendi ile gönderdiler.

Bunun üzerine Mehmed Emîn Tokadi hazretleri, büyük bir üzüntü içinde doğru Şeyhülislâm efendinin huzûruna gidip; “Efendim, mâlûmunuz ben meşîhat erbâbından değilim. İnâyet buyurun, şeyhlere âit alâmetlerden ne nişânım varsa,
müstehak olmadığım hâlde tevcih etmişlerdir.


Boşalan bir medrese varsa beni oraya müderris tâyin etmeyi ihsân buyurunuz” gibi özür beyân ederek, o dergâha gitmek istemedi.

Mızrak çuvala sığmaz!

Şeyhülislâm Mustafa Efendi ise; “Emîn Efendi kardeşim, biz sizi biliriz ve pîrdaşımızsınız. Ömürlerimiz sonuna yaklaştı, hâlinizi gizliyorsunuz. Mızrak çuvala sığmaz, gizlenme konağını geçeli otuz yıl oldu. Fayda yoktur, tevcih (tâyin) pâdişâhındır. Kabûl etmeniz lâzım. Kabûl etmemek, ülü’l-emre itâat etmemek demek olur” deyince;

“Efendim; evimde oturmak şartıyla kabûl ederim. Böylece müsâade buyurulur ise emir sizindir
” diye berâtı kabûl etti. Sonra ağlayarak Şeyhülislâmla vedâlaştı. Gerçekten tekkeye taşınmayıp, talebelerle “ev”den ilgilendiler...
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #119 : 02 Ocak 2010, 10:26:26 »

Ali Şevni hazretleri Mısır'ın bir kasabası olan Şevnî'de doğup büyüdü. Küçüklüğünden îtibaren Peygamber efendimize çok salevât okurdu.
Âlim, kâmil, dünyâya düşkün olmayan, haram ve şüphelilerden kendini koruyan bir zât idi.

Küçüklüğünde çobanlık yapardı. Yanında bulunan yiyecekleri arkadaşlarına verir
ve onlara şöyle derdi:

"Bu yiyecekleri yiyin, sonra hep birlikte Peygamber efendimize salevât-ı şerîfe okuyalım."

Yemeklerini yedikten sonra bütün günlerini salevât-ı şerîfe okumakla geçirirlerdi.


BİZDE SALAVAT GETİRELİM İNŞ.
ALLAHÜMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMEDİN  VE ALA ALİ SEYYİDİNA MUHAMMED
Logged

Sayfa: 1 ... 6 7 [8] 9 10
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Peygamberimiz (sav) ve Ashabı Kiram  |  Yazılar  |  Takva örnekleri... « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: