Merhum Prof. Dr. M. Es`ad Coşan Hz`den ÜMMET’E SESLENİŞ
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
11 Şubat 2012, 20:19:39
12196 Mesaj 2632 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Önemli Şahsiyetler  |  Yazılar  |  Merhum Prof. Dr. M. Es`ad Coşan Hz`den ÜMMET’E SESLENİŞ 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Merhum Prof. Dr. M. Es`ad Coşan Hz`den ÜMMET’E SESLENİŞ  (Okunma Sayısı 1877 defa)
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« : 28 Ocak 2010, 17:09:44 »

Merhum Prof. Dr. M. Es`ad Coşan Hz`den ÜMMET’E SESLENİŞ

Ümmet-i Muhammed olarak 200 yılı aşkın bir süredir içinde bulunduğumuz derbeder ve perişan hali göz önüne alarak iki önemli konuyu ele almaya gayret ediyoruz. Birincisi İslam’ın temel gayesi olan birlik ve beraberlik fikrinden uzaklaşmanın, tefrikaya düşerek bölünüp parçalanmanın neticesi olarak ele alacağımız birlik, dirlik ve beraberlik mefhumu, kısacası Ümmet Bilinci. İkincisi ise, bu emeli ifaya muktedir nesillerin şekillenmesine hizmet edebilmek gayesiyle irdeleyeceğimiz İdeal gençlik konusu.

Müslümanların, fiziksel olarak bir arada bulunma, çıkarları sebebiyle birlikte hareket etme durumundan “ümmet” bilincine erişmelerinde şüphesiz, bugün kendisini Yâd etmekle, fikirlerini hatırlamakla ve uygulamakla şeref bulacağımız Mahmud Es’ad Coşan Rh.A’in tesiri ve katkısı çok büyüktür. Varlığını yaşadığı bölgenin ve ülkenin sınırları çerçevesinde tanımlayan insanlar için bu çok büyük bir devrimdir.


Ümmet kavramının unutulması veya içinin boşaltılması daha da önemlisi milletlerin önüne “millet” engelinin çıkarılması bu hayati birleşmeyi imkân dışına itmektedir. Oysa “ümmet” kavramı, “millet” kavramını da içine alır, onun çok üstünde bir değer ve mana taşır. Ümmet çatısı altında birleşmek, milli unsurları kaybetmek değil; farklı milletlerin, en önemli benzerlikleri olan “İslam” çevresinde, farklılıklarından güç alarak bir ve bütün olmalarını ifade eder. İslam’ın birleştirici gücü hiçbir zaman milletleri yok saymamıştır. Bilakis bu çeşitlilikten bütün dünyanın hayret ettiği büyük bir renklilik ortaya çıkmış, en verimli meyvesini ise Osmanlı Devleti ile vermiştir. Bugün hala “Osmanlı Müslümanlığı” gibi bir tanım iftiharla kullanılmaktadır.

İslam’ın Müslüman yaptığı bütün ırklar bugün yerli yerinde ve bütün özellikleri ile ayaktadır. Hatta İslam olmadığı halde Müslümanların egemenliğine girmiş bulunan gayr-i Müslim halklar bile varlıklarını İslam’ın muhafazasına borçludur. En ibretli vesika, bugün Ortadoğu’yu kasıp kavuran bir avuç Yahudi’nin, tarihleri boyunca Müslümanların egemenliğinde yaşamalarıdır.


Son asrın büyük alim, düşünür, fikir ve gönül adamı merhum Mahmud Es’ad Coşan rh.a’in kardeşlik ve  birlik fikri öncelikle Müslümanları kapsar “Tabii ümmetçiyiz. Sınırın bu tarafındaki insan da, öbür tarafındaki insan değil mi, onun canı yok mu?.. benim kardeşim o!.. Ben niye orayla ilgilenmeyeyim, niye Çeçenistan’la ilgilenmeyeyim?.. (1)Niye Bulgaristan’la ilgilenmeyeyim;(2) niye Sırbistan’daki, Sancak’taki, Kosova’daki kardeşlerimle ilgilenmeyeyim?.. Niye Rusya’daki, Çin’deki kardeşlerimle ilgilenmeyeyim?.. Niye Hindistan’daki kardeşlerimle ilgilenmeyeyim?.. “

İkinci olarak bütün dünyaya yönelir “elbette nev-i beşer kardeşimdir, elbette yeryüzü vatanımdır. Türkiye’yi severim amma, dünyadaki öteki insanları da seviyorum. Onlar da benim Hazret-i Adem’den kardeşim!.. Hazret-i Adem’in evlâtlarıyız hepimiz…. Ademoğulları birbirlerinin parçasıdır. Kâfirle ilgileniriz, müslüman olsun diye… Müslümanla ilgileniriz, yardımımız olsun diye… Onun için birlik ve beraberliğe çok önem veriyoruz. (3)
devamı gelecek inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #1 : 06 Şubat 2010, 14:51:00 »

Sağlam bir bakış açısına sahip olan Müslümanların, kimliklerini kaybetmesi veya bulundukları topraklardaki gayr-i Müslim unsurların arasında asimile olması mümkün değildir. Zira onun yakınlığı müslümana din kardeşliği, gayr-i Müslime tebliğ çerçevesindedir. Cihan-şumûl kardeşliğin sınır ve şartları budur. Tarihte çok defa yaşanmıştır. Mahmud Es’ad Coşan rh.a bahsettiğimiz manda bir kardeşliğin neleri getirdiğini, yokluğunun ise neye mal olduğunu şöyle açıklıyor:

“Müslüman cihad ile gittiği yere sulh götürüyor, hoşgörü götürüyor. Edep götürüyor, iman götürüyor, adalet götürüyor ve oranın yerli ahalisi memnun oluyor. ………… Çünkü müslümanlar adaletli… Çünkü müslümanlar iyi insanlar… Çünkü müslümanlar ırza, namusa dokunmuyor… Çünkü müslümanlar mala, mülke dokunmuyor…. Çünkü müslümanlar, insan hakları dediğimiz hakları ve hürriyetleri, asırlar boyu hakim oldukları yerlerde insanlara yaşatmışlar; lafla değil…. Biz de bir nezaket vardır, zerâfet vardır. Biz böyle bir şeyi söylemeyiz de, neşretmeyiz de… Onların özü başka, sözü başka; yaparlar…… Ayrıldığı yer karışmıştır, hâlâ huzura erememiştir. Osmanlıların terkettiği yerlerin hepsinde bugün anarşi vardır, huzursuzluk vardır, çatışma vardır, çekişme vardır. Balkanlar öyledir, Ortadoğu öyledir, Kuzey Afrika öyledir… Ahaliler mutlu değildir. Müslüman ahali bile mutlu değildir, baskı altındadır.”


Bakınız merhum Hocaefendi, varlığı huzura vesile, yokluğu karışıklığa gebe Müslümanın bu vasfını Kur’an-ı Kerim’e dayanarak nasıl izah ediyor.

“Mü’min bir de neye benzer: “Bal arısına benzer.” . Arı çiçeğin dalına konar. Sapı uzun bile olsa çiçek, şöyle bir sallanır ama kırılmaz. Arı kırmaz, arı güzel yer, hoş malzeme yer, hoş malzeme çıkartır ortaya, imalâtı bal; o da hoş. Kırmaz; yâni bindiği dalı, çiçeğin sapını kırmaz. (Ve lâ tüfsid) “Bozmaz. Yâni fesâda uğratmaz, berbat etmez, kirletmez.”

Mü’min arı gibidir. Güzel yer, ortaya güzel eser koyar. Kırmaz, bozmaz. Güzelleştirir, bozulanı düzeltir. İnsanların bozduklarını, hatta ifsâd ettiklerini ıslah eder. Islah ettiğini burda söylemiyor Peygamber Efendimiz ama, ben başka hadis-i şeriflerinden hatırladığım için söylüyorum: Mü’min ıslahçıdır, ıslah edicidir, ıslahatçıdır. Kâfir yıkıcıdır, kırıcıdır, öldürücüdür, olay çıkartıcıdır, anarşisttir. Mü’min yapıcıdır, acıyıcıdır, affedicidir, merhamet edicidir. Ondan ülkemiz esen kalıyor. Yoksa müslümanın huyu kâfirlerin huyu gibi olsa, karma karışık olur ortalık… “
devamı gelecek inş...
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #2 : 11 Şubat 2010, 19:42:45 »

Mahmud Es’ad Coşan Rh.a’in çizdiği bu manzara elbette İslam’ın bütün yönleri ile diri ve yaşanılır olduğu zamanlar için geçerlidir. Bugün görünen ise, o ideal durumdan çok uzakta bulunmaktadır. Neredeyse alem tersine dönmüş, Müslüman ahlakı gayr-i Müslimlere, Müslüman memleketleri ise gayr-i Müslim beldelere ihrac olunmuştur.

Bu hale sebep olan şey nedir? Merhum Hocaefendiye göre bunun sebebi eğitimsizlik, ahret eğitimi. Zira Müslümanın gayesi dünya hayatı değil, ahirettir. Bu ilk hedef gözden kaçırılırsa yapılanlar kuru birer yorgunluktan ibaret kalır. Bu sebeple Müslüman Kur’anın doğruları, Resulullahın sünneti yönünde “kendini, duygularını, kalbini, kafasını eğitecek… Değiştirecek, güzelleştirecek ve yenileyecektir….” (4) Ancak bundan sonradır ki hem ideal İslam toplumu ve birliğine hizmet edebilsin hem de bu birliğin hasımlarını bertaraf edebilsin. İslam birliğinin önünde engeller, düşmanlar var mıdır? Merhum Hocaefendinin bu soruya cevabı şu şekildedir:

“Anlaşılan o ki; birileri, şeytan gibi çalışarak İslâm’la savaşıyor, müslümanları yok etmeğe uğraşıyor. Çünkü İslâm ülkelerinin gelişmesi, müslümanların uyanması kendilerinin sömürülerini engelleyecek, ellerinden çok büyük menfaatler çıkacak ve fırsatlar kaçacak. Ne yapıp yapmalı, İslâm ülkelerinin başına dürüst, iyi, şuurlu, adaletli, merhametli inançlı insanların geçmesine mani olunmalı; kukla idareler, soysuz hainler, onların uşakları ve maşaları iş başında kalmalı diye dolaplar çevirip zulümler yapıp duruyorlar.
Peki çare ne?
Çare çok basit, hem de dinimizin temel ve aslî emri: Birlik ve beraberlik!

Tüm dünyada iyiler birleşecek, kenetlenecek, birbirlerini destekleyecek, yek vücud olacak; şuurlu alimlerinin, mürşid-i kâmillerinin emrine girecek, fedakârca çalışacak; hiç bir bahane ile kötülerle asla işbirliği yapmayacak, hainlerin yanında ve safında yer almayacak, hiç bir şekilde onlara destek vermeyecek, hattâ yüzlerine gülmeyecek, zulümlerine yardım etmeyecek, göz yummayacak, mallarını almayacak.

Zalime, haine, hırsıza, emperyalizm uşağına, din düşmanına, millet hasmına karşı uyanık olacak; haksızlığı takip edecek, haksızı tanıyacak, suçluyu mimleyecek; basında, yayında, ekranda, meydanda, seçimde, Meclis’te hesap soracak, yuttuğunu kusturacak, kırdığını ödetecek, zararı telafi ettirecek, ettiğinin cezasını çektirecek… (5)
DEVAMI GELECEK İNŞ.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #3 : 18 Şubat 2010, 09:31:52 »

Anlaşılan o ki, yanlışa, haksıza, çirkine, kötülüğe ve bunların faillerine geçit yok. Hatta ahmud Es’ad Coşan rh.a Müslümanları ciddi biçimde İslam hasımlarını takibe almaktan söz ediyor. Peki nerede kaldı affedicilik ve hoşgörü! Günümüzde İslam’ın mücadelece ruhuna önemli bir darbe niteliği taşıyan bu iki masum kelimeyi Hocaefendi şöyle izah ediyor:
“Ben başkalarının kabul edip, yutuverip önemli görmediği yanlışları söylemekten zevk alıyorum. Birileri diyorlar ki:
“–İslâm hoşgörü dinidir.”
Hadi ordan, yalan söylüyorsunuz, İslâm hoşgörü dini değildir. İslâm kötülüğü hoş görmez! İslâm yanlışlığa hayat hakkı tanımaz. İslâm bir yanlışlığı gördü mü, onu düzeltmeyi emreder.
“–Bir yanlışlığı, bir tersliği, bir kötülüğü, bir günahı gördüğünüz zaman, elinizle düzeltin!” diyor Peygamber Efendimiz.
Müdahelecidir müslüman, müsamahalı değildir; müdahale eder, yaptırtmaz. İmâm-ı Gazâlî diyor ki:
“–Adamın elinde içki şişesini görürsen, alırsın, kırarsın.”
Emr-i ma’ruf, nehy-i münker bir farzdır. Yâni iyi olan şeyi emretmek, kötü olan şeyi yasaklamak, yaptırmamak önemlidir. “İslâm müsamaha dinidir, hoşgörü dinidir.” demek yalandır, yanlıştır. Cümleyi tam kurmalı, efradını câmî, ağyârını mânî olarak tam söylemeli… İslâm her şeyi hoş görmez. İslâm hoşgörü dini değildir, İslâm haktan yana tarafgirlik dinidir. Hakkın tarafını tutar ve hak için mücadele eder. Millet bunu anlamıyor, anlamayınca zarar oluyor. Her şeyi hoş görüyor. Sûistîmâli hoş görüyor, yalancı politikacıyı hoş görüyor, çirkin neşriyatı hoş görüyor, haksızlığı, hırsızlığı hoş görüyor… ……Kötülük engellenmezse, toplum batar, gemi batar. Biz öyle yalan dolan şeyleri kabul etmiyoruz. “ (6)

Bu sözlerden sonra tarafsızlık konusu akla geliyor. Müslüman tarafsız mıdır? Sorusuna cevap aramadan evvel, az önce bahsi geçen “kötü olan şeyi yaptırmamak” prensibine bizim dışımızdan bir örnek verelim, yine Merhum Hocaefendinin sohbetlerinden:
“Müslüman günahları yaptırtmaz; çocuğuna yaptırtmaz, hanımına yaptırtmaz, komşusuna yaptırtmaz, kendisine yaptırtmaz, toplumuna yaptırtmaz

Bakın, ben hayret ettim: Burda Rassıl Adası diye bir ada var, Brisbane diye bir şehrin karşısında. Biz ona –mahsustan ad değiştiriyoruz– şaka lâtife yollu “Rasûl Adası” diyoruz. Rasûl Adası, güzel büyük bir ada, tertemiz bir ada… Rasûl Adası’nın sakinleri kendi adalarına meyhane açtırtmamışlar. … Bir çok yerde içirtmiyorlar. Bazı şehirlerde, “Bu şehrin bu mıntıkasında içki içmek yasaktır!” diye levhalar gördüm, şaşırdım.”
devamı var.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #4 : 19 Şubat 2010, 20:09:41 »

Mahmus Es’ad Coşan Rh.a’in söylediklerinden hareketle, etliye sütlüye dokunmayan bir Müslüman şahsiyetinin olamayacağını öğreniyoruz. Özgürlükçülük, hak ve hürriyet savunuculuğunun kötülük sınırında önü kesilir. Bütün bu çağdaş yorumlar, ferdi ve toplumu yanlış ve kötü bir yöne sevk edecekse engellenir. Bu kavramların hak-hakikat gözetmeyen çığırtkanlığı çağdaşlık olarak tanımlanamaz. Müslüman karşısına çıkan her durumda kendi yerini bilmeli ve ona göre davranmalıdır.:

“İyilikten yana olacağız. Her yerde tarafsız olmak iyi değildir. Hak ile batılın mücadelesinde tarafsız kalamazsınız; haktan yana olacaksınız! Şer ile hayrın mücadelesinde tarafsız kalamazsınız; hayırdan yana olacaksınız, şerrin karşısına çıkacaksınız! Taraf olacaksınız. Arkadaş ben tarafgirim, taraf tutarım. Hangi tarafı tutarım?.. Hak tarafı tutarım, güzel tarafı tutarım, tatlı tarafı tutarım, faydalı tarafı tutarım… Merhametli tarafı tutarım… Vatanıma milletime faydalı tarafı tutarım. Onları kötü yollara sevketmemeye çalışırım. 

Merhum Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendinin hareketli yani aktif, müdahaleci, yön ve şekil veren Müslümanı kimseyi ve hiçbir olayı kendi haline bırakmaz. İnsanın işine, keyfine ve zevkine dahi karışır. Kişiyi ve hadiseleri mutlaka İslam’ın arzu ettiği doru yola getirmeye gayret eder. Bu açıdan bakıldığında dünyada onu ilgilendirmeyen hemen hiçbir şey kalmaz. Müslüman kendisi ve çevresi dâhil, ülkesini, ülkesi dışındaki din kardeşlerini, insanlığı, tabiatı hatta evreni hedef alan her gelişme ile ilgilidir.

“Ama kahveyi, gazinoyu, barı, pavyonu, eğlenceyi, çalgıyı, oyunu, mâlâyâni işleri hiç sevmiyorum. Onlarla karşılaşınca başıma gökten taş yağacakmış gibi geliyor bana! İçim daralıyor. Allah’ın sorgu, sualinden; azap ve gazabına uğramaktan korkuyorum; bunca müslüman dünyanın dört bucağında baskı ve zulüm altında inim inlerken, topluca imhâ edilir, öldürülürken bu sorumsuzca tavır, vicdansızca masraf, ve duygusuzca keyif bana göre değil!

Kahvelere, salonlara girip, saatlerce sigara dumanları arasında oturan, zevzeklenen, oyun oynayan, sıhhatini harcayan insanları temiz havaya, doğanın güzelliklerine, boş duracağına ağaç dikmeye, spor yapmaya çekmek istiyorum. Ormanlar, korular tesis etmek; dinlenme parkları yapmak; köyün, mahallenin yollarını düzenlemek; bahçelerin çitlerini, duvarlarını onarmak, çevre temizliği yapmak, çapa çapalamak, sebze yetiştirmek; soğan, maydonoz, dereotu, marul, salatalık, domates gibi kolay yetişen faydalı bitkiler üretmek, taze taze yemek; evleri, bahçeleri, duvarları, pencereleri çiçeklerle donatmak ne faydalı, ne hoş eğlence türleri bence! Bunları bir yerleştirebilsek halkımızın adetleri arasına!.. (7)
devamı var inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #5 : 20 Şubat 2010, 18:55:00 »

Her koyun kendi bacağından asılmaz Mahmud Es’ad Coşan rh.a göre. Toplumların oluşumunda bireyler ne kadar önemli ise bireyin gelişimi, oluşumunda da toplum o derece önem ve sorumluluk sahibidir. Şimdilerde mahalle baskısı tabiriyle kötülenmeye ve ötelenmeye çalışılan toplumsal otokontrol birey ile birlikte toplumun geleceğini şekillendirmede önemli bir fonksiyon icra eder. Sanıldığının aksine özgürlükleri kısıtlayan değil ıslah edici bir etkiye sahiptir.

 Eğer özgürlük toplumun kurallarına karşı çıkmak ve başkalarının haklarını ihlal etmek manası taşıyorsa bu tür bir özgürlüğü ne batı da ne de doğuda kabul edecek bir toplum bulunamaz. Merhum Hocaefendi bu pervasız özgürlük anlayışını toplumu yıkan büyük bir tehlike olarak görür:

“Artist olmak için evinden kaçan Anadolu kızları, himayesindeki kadınları fuhşa iten alçak anababa ve kocalar, kocalarına hiyanet eden yüzsüz evli kadınlar, kadınlarını satmakla şöhret bulan dejenere köyler, seks ticareti yapılan öğrenci yurtları; topluca sınırsız cinsel özgürlükle yaşanan komünler, flörtlü, fingirdek, aşüfte, arsız, yüzsüz gençler; halk arasında utanmadan gezebilen eşcinseller; her türlü hayasızlığın demokrasi, insan hakları, hürriyet ve sanat yaveleriyle avukatlığını yapan sapık kalemler, müstehcen neşriyat porno kasetler, yıkılan yuvalar, katller, intiharlar; seks, zevk ve uyuşturucu ile mahv olan nesiller… korkunç bir felaketin ön-emareleri ve alarm zilleri değil de nedir?!! (Karizmatik

Merhum Mahmud Es’ad Coşan rh.a’in zaman zaman kullandığı bir benzetmedir “dut ağacı” tanımı. Ümmetin topraklarında kök salıp, meyvelerini başkalarına sunanları kasteder. Dut ağacının meyvelerini sahibi alamadan el âlem toplar. Kimsenin hatırını kırmadan söylediği şu sözler nerde olursa olsun herkesin sonunda memleketine rücu etmesini arzu ettiğini gösteriyor. Zira insanın, şahsiyetini ve kabiliyetlerini inşa eden membaa öncelikli vefa borcu vardır. BU aynı zamanda İslam âleminin önemli bir meselesidir. Çünkü hangi ülkeden olursa olsun Müslümanların gelişmiş ülkelerde eğitim alma meşru hakkını, orada ilel ebet kalma eylemi ile zedelemektedir. Mesele insanlığa hizmet etme fikrinin ümmete hizmet şuurunun önüne geçmesidir.

Arkadaş profesör olmuş, üniversitede iş kazanmış, ders veriyor. “Bak Amerika gibi bir ülkede başarı kazanmış, ders veriyor!” diye hoşuma gidiyor. Tabii bir bakıma da üzülüyorum; o cevherler oraya faydalı oluyor. Gelseler ülkemize faydalı olsalar diye temenni ediyorum. Tabii, ülkenin yöneticilerinin de böyle ilim adamlarının ülkeye gelmesini sağlayacak ortamı hazırlaması lâzım, kolaylığı göstermesi lâzım! İtibar etmesi lâzım, ilgi göstermesi lâzım!..(9)

Elbette ayrımcılığa düşmemeli, ancak insan kendi safını da doğru belirlemeli. Mahmud Es’ad Coşan rh.a’e göre insanlar Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar diye ikiye ayrılır. BU ayrım Müslüman olmayanları dışlamaktan çok Müslüman olanları birliğe teşvik eder.

“Sizin mesleğinizde de, “Şu memleketin müslümanını, ….. muhtaç olmaktan kurtaracağım!” diye bir mânevî temel olması lâzım!.. “Ben yaptığım şeyi Japon’dan, o güneşe tapan putperestten daha ileri yapacağım!” diye, bir rekabet duygusu olması lâzım!.. “Beni belâlardan belâlara sürüklemiş olan Almanya, kendisini derledi, toparladı, belini doğrulttu, parçalanmasını bütünledi, yapıştırdı, Doğu Almanya’yı kazandı da, ben niye kendi eski diyarlarımı kazanmayayım?” diye bir kıskançlık içinde olmamız lâzım, rekabet içinde olmamız lâzım!..  (10)

–Arkadaş ben senin eşyanı, imalatını, malını kullanmıyorum!”
“–Neden?”
“–Müslüman değilsin de ondan…”

Ne olur?.. Koca İslâm Alemi Japonların, veya Almanların, veya Amerikalıların, veya Fransızların; kim İslâm’a karşı çıkıyorsa, kim İslâm’a kötülük yapıyorsa, cezâ olarak onun malını almasak ne olur?.. Öteki malı alırız. Dünyada rekabet var… İnsan aç kalmaz, açık kalmaz. Hattâ kendin yaparsın, daha da iyi olur.

Kötü komşu insanı ev sahibi yaparmış;
ona kızdığı için uğraşır, didinir ev sahibi olurmuş. Bu insanların da bizi sanayi sahibi yapması lâzım!.. “Almayacağım ondan, kendim yapacağım!” dememiz lâzım!.. Bunun böyle denmesini devletin başındaki insanların yapması lâzım!.. Demek ki, yöneten insanların iyi insanlar olması lâzım!.. Bu işleri yapabileceğimize inanan, şuurlu insanlar olması lâzım!.. Milletine acıyan insanlar olması lâzım!.. İsrafı önlemeye çalışan insanlar olması lâzım!.. (11)[/color]
devamı var inş...
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #6 : 23 Şubat 2010, 16:32:26 »

Bu son cümlede belirtilenler İslam toplumlarının bir başka önemli sorununa daha dikkat çekmektedir. Özellikle Osmanlının yıkılmasından sonra görevlendirilen kukla yönetimler, bulundukları ülkeleri sömüren asıl güçler konumuna gelmiştir.

 Elbette bu yöneticileri hatası ve kusuru ile kabullenmek ve başa geleni çekmek Mahmud Es’ad Coşan Rh.a’in tanımladığı müdahaleci ve mücadeleci, cevval Müslüman tanımına uymaz. Kabiliyetsiz idareciler memleketi felakete sürükleyebileceği gibi, onun dünya nazarındaki itibarını zedeleyecek, çok daha önemlisi İslam dünyası için hayati önem taşıyan birlik idealine engel teşkil edecektir.

Öyleyse Müslüman bu durumu düzeltmek ve düzenlemek için üzerine düşen vazifeyi yerine getirmelidir. Nasıl?

“İç ve dış siyasetle mutlaka ve muhakkak yakından ilgilenmeliyiz. Bu, bizim çok mühim dini ve milli görevlerimizdendir; Çünkü Hz. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, devlet yönetmiş, kanun koymuş, komşu devletlere elçiler göndermiş, siyasi mektuplar yazdırmış, anlaşmalar yapmıştı.

İç ve dış siyasetimiz, yabancı veya naehil ellerde olunca çok büyük zararlara maruz kalıyoruz, aleyhimize çok mühim ve vahim kararlar alınıyor, çok antidemokratik icraatlar yapılıyor, pek çok şahsi, milli, dini hak ve menfaatlerimiz çiğneniyor, huzur ve rahatımız kaçıyor, emniyet ve asayişimiz bozuluyor, istikbal ve istiklâlimiz tehlikeye giriyor.

İyi düşünelim, dikkatle tâkip edelim, derinlemesine araştıralım:

İç ve dış siyasetimiz kimlere emanet? Kararları kimler alır; çalışmaları hangi zihniyetle, kimler, ne istikamette yaparlar? Bunlar ne tip adamlar, ne biçim kadrolardır; hangi fikre hizmet ederler? Milliyetçi, vatansever, müslüman, namuslu ve dürüst insanlar mıdır, yoksa dönme, gayrimüslim, kötü niyetli, sakat ideolojili, yıkıcı, anarşist, bozguncu kimseler mi? Devlete, millete, hakka, halka hizmet mi ederler, hıyanet mi? Milli menfaatleri her şeyin üstünde mi tutarlar, yoksa sadece kendi çıkarlarını mı düşünürler?

Namuslu mudurlar, alçak mı? İş ve hizmet mi üretirler; yoksa rüşvet, iltimas, ihtilas, ihtiras, suistimal ile ceplerini doldurup halkı ve hazineyi mi soyarlar? Sahalarında kuvvetli, şuurlu, yetenekli, kabiliyetli, bilgili, ihtisaslı, değerli kişiler midir; yoksa şunun bunun hatırıyla makama, fors ve maaş için, veya kirli işler görsün diye getirilmiş kapasitesiz, bilgisiz, sorumsuz, vicdansız, çarpık fikirli, bozuk niyetli parazit kimseler mi? Tek tek ayrı âlemler midirler, yoksa belli ve organize hizipler, çeteler, mafialar, ajanlar, hiyanet grupları ve imtiyazlı aile kümeleri mi? (12)
DEVAMI VAR İNŞ.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #7 : 27 Şubat 2010, 21:11:06 »

Küreselleşme denilen olgu bu etkili yöntemi saf dışı bırakabiliyor. İnsanlar birbirlerinden, birbirlerinin uygarlıklarından etkileniyorlar. “ dünyada birbuçuk milyar müslüman var ama, geride kalanı da gayrimüslim… Gayrimüslimlerin de yaşamları var, hayat görüşleri var, zevkleri var, eğlenceleri var… Küreselleşme dolayısıyla toplumlar birbirlerinden etkileniyor, birbirlerinin hayat tarzlarına imreniyorlar, kendi hayat tarzlarını yargılıyorlar”.

Gayr-i Müslim dünyanın ortaya attığı küreselleşme akımı Müslüman halkları etkilemekle kalmıyor, onun mucidi olan batı halklarını da etkiliyor. Bu akım radyo ve televizyonlarla bütün dünyaya yayılıyor ve bütün dünyadaki insanları örf ve adetlerinden koparıp, aynı potada eritip yeni bir global insan tipi ortaya çıkartıyor. Din adamları bunu vahim bir gelişme olarak değerlendiriyor ve dindaşlarını korumak için projeler geliştiriyorlar. Batı ülkelerinin kabulü her ne kadar Müslüman haklarının özgüvenini tazelese de küreselleşme kaçınılması gereken bir etkiye sebep oluyor. Merhum Hocaefendi işte bu etkiye dikkat çekiyor:

“hak dine sahib olan bizler, başka medeniyetlerin, zihniyetlerin, yaşam tarzlarının etkisi altında kalıp, oralarda yaşayınca, oraları görünce kendimizi kaybedersek; kendi temiz örfümüzü, adetimizi, ahlâkımızı bırakırsak….. Epikür felsefesi, eski Yunanın dinle imanla ilgisi olmayan, dünyevî, materyalist zihniyetleri, yeni zamanın komünizm zihniyeti, kapitalizm zihniyeti, sosyalizm zihniyeti; çeşit çeşit zihniyetler, akıllar… Bunların hepsinin üstünde bir tertemiz insan, insân-ı kâmil olmak, günahsız olmak, kimsenin hakkını yemeden yaşamak, herkese iyilik ederek yaşamak, mü’min olarak yaşamak, Yaradanını bilerek yaşamak, Yaradanına güzel kulluk etmek yolu olan İslâm var…

E tabii, bunun en güzel yol olduğunu anlayamayınca, gevşeyince, din elden gidiyor. Bakıyorsunuz, şahsiyetini kaybetmiş, millî, mânevî kişiliğini kaybetmiş, karmaşık olmuş, kozmopolit olmuş garip tipler karşınıza geliyor. Bizim örfümüzü, adetimizi, millî yapımızı sapasağlam beton gibi sağlamlaştıran güzel düşünceler, ahlâk ve fazîletler birer birer yıkılıyor, yok oluyor. Rüşvet alıp gidiyor, hırsızlık alıp gidiyor, ahlâksızlık alıp gidiyor, gaddarlık alıp gidiyor… Her türlü mafialaşma, devleti sömürme, hazineyi hortumlama, her türlü ahlâksızlık tabii hale geliyor.”


Merhum Hocaefendi “Allah Müslümanları terk etmemiştir ama maalesef Müslüman halklar Allah’ı terk etmişlerdir” demektedir. Yani dini, Allah’ın emirlerini, iman ve irfan yolunu, ahret saadetini elde etme gayretini terk etmişlerdir. Dünya hayatının zevk ve sefasına dalmış, tedbiri elden bırakmış, ilmi ve ilim ehlini ihmal etmiş,  “mal, mülk, mevki, makam, gösteriş, süs, zinet, rahat peşine düşmüşlerdir; Allah’ın istediği birlik ve beraberliği terk etmişler, tefrikaya, rekabete, buğz-u adavete düşmüşler, hilafeti terk etmişler, emperyalistlere uydu küçük küçük saltanatlar haline, hain ve kukla idareler haline gelmişlerdir.

Müminin mümine yardım prensibini terk etmişler, sevgi ve şefkati unutmuşlar, düşmanları dost edinmişler, dostları düşman tutmuşlardır; ilmi, keşifleri, icadları, teknolojiyi ciddi takip etmemişlerdir; emr-i ma’ruf nehy-i münkeri, malıyla, canıyla cihadı terk etmişlerdir, İslam’ın iki cihan saadetini sağlayan hayata nizam kazandıran, düzen ve intizam veren, ölüyü dirilten, çölü yeşerten, karanlığı ışıtan yüce prensiplerini terk etmişlerdir…” (13) Mahmud Es’ad Coşan Rh.a bu sorunun köklerini eski sefahat devrelerine bağlar:

Gerçekte müslümanların bugünkü perişanlıklarının kökleri, dinlerinin asıl ve esaslarını unuttukları, alabildiklerince dünya zevklerine daldıkları eski zengin ve müreffeh imparatorluk zamanlarına kadar gider.

Bugünkü acı ve ızdıraplar, o iyş nuş demlerinden, o şarkı, türkü ve gazel alemlerinden, o dansöz ve rakkaselerden, o hanende ve sazendelerden, içkilerden, meyhanalarden, kadın-kız ve oğlan zevkperestliklerinden, ihmallarden, tembelliklerden, sorumsuzluklardan, düzensizliklerden, rüşvetlerden; iltimaslardan, ehliyetsizliklerden, körü körüne itaat ve taklitçiliklerden… gelir.

O zamanlar güle güle günah işleyen ümmet, bugün ağlaya ağlaya ceza çekiyor. Çünkü dinlerini ve Allah’a itaati unutanlar, dünya ve ahirette hor ve zelil, fakir ve hakir, haib ve hasır, pişman ve perişan olurlar. Bu bir ilahi kanundur. İhmal edilen ödev ve görevler bir çığ gibi büyüyüp o tembel ve ihmalkar toplumları ezer geçerler. “Allah kullarına zulmedici değildir. Lakin kullar kendi nefislerine zulmederler.”

devamı var inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #8 : 01 Mart 2010, 21:55:22 »

Müslümanların gafletine rağmen İslam’ın asırlardır hasmı olan milletler ve ülkeler çok mesafe katetmiş, teknolojik açıdan ilerlemiş, bilimsel atılımlarla güçlenmiş, çok çeşitli pakt ve kuruluşlarla bir araya gelmiş, gücünü birleştirmiş, bugün dünyayı idare edecek, yönetici güç haline gelmiş durumdadır.

“Peki, bütün bunlara karşılık Müslümanlar nerede; İslâm âleminin siyasi ve ekonomik birliğini kim sağlayacak; bu ümmeti ezilmekten ve sömürülmekten kim kurtaracak? Müslüman milletleri ilerletecek, yüceltecek aydınlar, alimler, filozoflar, kaşifler, mucitler, yöneticiler, halis-muhlis idealist uzman kadrolar nerede? “ (15)

“Ne yapacağız?.. Tedbir üreteceğiz, hazırlık yapacağız ihtimallere karşı… Hem savaşa hazırlık yapacağız, hem kuvvetli olmağa hazırlık yapacağız, hem zararları telâfi etmeğe hazırlıklı olacağız. Bunların her birisi, her ihtisas sahibi kardeşimizin kafasında düşüneceği bir şey…

Mühendis, mühendislik yönünü düşünecek; siyasal bilgiler mezunu kardeşimiz, politik yönünü düşünecek; hukukçu kardeşimiz, hukuk yönünü düşünecek; kimyager kardeşimiz, kimyevî yönünü düşünecek!.. Yâni, dörtbir yandan düşman çevirdiği zaman, silahı neyle yapacağız?.. Barut denilen şey neden yapılır?.. Tavuk pisliğinden mi yapılır, güvercin pisliğinden mi yapılır?.. Kükürt denilen şey nerden çıkar, nerden bulunur?.. Baruttan başka patlayıcı maddeler var mıdır, yok mudur?.. Nerde savaşalım?.. Düşman nereden gelir, nereye gidilir?..

Veyahut, bizim Türkiye’ye onlar saldıramazlar; biz bu Sırplar’ı nereden tepeleyebiliriz?.. Arnavutluğa mı gideceğiz, Kosova’ya mı sızacağız, Sancak bölgesine mi geçeceğiz?.. Hangi silahlarla geçebiliriz?.. Ermeniler’e ne yapabiliriz, Gürcüler’e ne yapabiliriz?.. Abhazya’ya nasıl faydamız olur?.. Orta Asya’daki kardeşlerimize, Afganistan’daki kardeşlerimize yararımız ne olur?.

. Yâni, bir sürü sorumluluğu olan bir ümmetiz biz! Her birimize bu sorumluluk, aklı, bilgisi, tahsili ve ihtisası nisbetinde düşüyor. Ve siz, ana işiniz olarak ahireti kazanmak gayeniz olduğu için, bunlar üzerine kafa yoracaksınız; işinizi gücünüzü buna göre ayarlayıp, bu konuda Ümmet-i Muhammed’e faydalı olmağa, Allah’ın rızasını kazanmağa çalışacaksınız.
“ (16)
devamı var inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #9 : 04 Mart 2010, 19:34:05 »

Ne yazık ki bu tedbirler alınmıyor. Alınmamış tedbirlerin cezasını çekmek ise mazlum halklara düşüyor. Geç kalmış yardımların, desteklerin ve tedbirlerin vicdanlarında açtığı yaralarla çırpınan Müslümanlar, ellerinde ne varsa yardım için darda kalan ülkelere gönderiyor. Bu takdir edilecek bir davranış ama Müslüman bugünü dünü ve yarını ile birlikte değerlendirmekle mes’uldür.

Bugün dünün yarınlar da bugünlerin devamıdır. Müslümanların başına gelen her felaket ne yazık ki kendi basiretsizlikleri ve ihmalleri yüzündendir. Bugün ve neredeyse yüzyıldır işgal altında yaşayan Filistin, kendilerinin değil ümmetin ihmalinin sonucudur.

“Yâni, biz ne kadar şuursuz bir insan topluluklarıyız ki, parayı sulh zamanında bizi daha çok mutlu edecek bir istikamette harcamıyoruz harcamıyoruz da; ondan sonra, Allah ceza olarak bizi hor, hakir, zelil, mazlum ve mağdur duruma düşecek kadar ezdirerek elimizden alıyor!.. Niye bu duruma düşelim?..


Demek ki, basiretli insanlar, basiretle önceden görüp de tedbirler alması mümkünken, İslâmî şuur ile tedbirler alması mümkünken, masraflar yapması mümkünken; ve bu masraflar onun canına, malına, rahatına, keyfine, mutluluğuna çok büyük bir zarar vermeyecek iken, bu ihmaller birikiyor… Adam, zekâtını vermiyor… Adam, hayrını yapmıyor… Adam, cihadını yapmıyor… Adam, gayretini göstermiyor… Ondan sonra da diyor ki: “Ben bu gayreti göstermedim, hem de Allah bana bir ceza vermedi…” Birikiyor ceza öbür tarafta… Sosyal depoda birikiyor ceza, zehir, zenberek, kimyevî madde… Belli bir seviyeye gelince patlıyor, helak ediyor. O zaman el açıyoruz, “Aman yâ Rabbi, müslümanlara acı!.. Aman yâ Rabbi, müslümanları koru!.. Aman yâ Rabbi, müslümanları kurtar!..” diyoruz. “ (17)


Zamanı kullanmayı bilmeyen, ibadetlerinde olduğu gibi şahsi sorumluluklarını, toplusal vazifelerini de ihmal eden bir topluluğuz, ancak vicdan sahibiyiz. Ezilen, işgale uğrayan, zulme maruz kalan kardeşlerimiz için neler yapabiliriz.

“her türlü siyasi, askeri, iktisadi, kültürel imkanımızı seferber etmeli mütecavizi caydıracak, kötülükleri engelleyecek her türlü tedbiri almalıyız. Dünyanın her yerinde İslam’ı yayma, tebliğ, irşad, talim ve terbiye çalışmalarına yeni bir hız ve güç vermeliyiz. Ezilen, zulme uğrayan, mağdur edilen, öldürülen, katliama uğrayan halkların imdadına acilen fedailer, gönüllüler, tıbbi malzemeler, askeri techizat ve silahlar, gıda ve ihtiyaç maddeleri göndermek hususunda ciddi çalışmalar başlatmalıyız.

Mütecavizlere her türlü ambargo ve boykotu uygulamalı, ikmal ve destek yollarını kesmeli onlarla ticari münasebetleri zaruret mikdarına indirmeli, onlara kar ve kazanç sağlayacak alışverişlerden dikkat ve titizlikle kaçınmalı, asla ve kat’a lüzumsuz mallarını kullanmamalıyız. Halklarımızı şuurlandırmak için gazete, dergi, konferans miting broşür ve kulaktan kulağa propaganda imkanlarını devamlı ve dikkatli kullanmalıyız. Lüksü, israfı, süsü, ziyneti, keyfi, eğlenceyi bir tarafa bırakmalı, ağlamalı, karalar giymeli, yaslar tutmalı, intikam yeminleri etmeli, mağdur ve mazlumlar kurtuluncaya kadar gülmeyi bile terk etmeliyiz. “ (18)
devamı var inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #10 : 17 Mart 2010, 23:06:39 »

Boykot modern dünyanın etkili bir mücadele aracıdır. Ekonomiler ülkelerin can damarı, boykotlar ise bu can damarını kesen ciddi tedbirlerdir. Maddi manevi mücadele içinde olduğumuz ülkelerin ürünleri alıp durmak, bir elimizle yaptığımızı diğer elimizle yıkmaya benziyor. Hem zulümlerinden dolayı öfkeleniyor hem de öfkemizi doğru yöne çevirmenin yöntemini bilemiyoruz. Mahmud Es’ad Coşan rh.a hayat boyu sürecek boykotların hem alışveriş alışkanlığına dönüşmesini n Müslümanların çıkarına olacağını hem de hasımların haddinin bildirilmesinin etkin bir yolu olduğunu belirtiyor:

“Kat’iyyen sizin olmayan malı, başkasının malını almayın!.. Başkasının malını almak, ona bahşişte bulunmak demektir. Kan vermek demektir, can vermek demektir, kuvvet vermek demektir… Ne arabasını alın, ne başka bir şeyini alın; kendiniz yapın!.. Kendimiz bir araya gelelim, parçalarını toplayalım; İSPA marka bir araba yapalım… Ama, onların hiç bir şeyini almayalım!..
Ne radyosunu alın, ne saatini alın, ne otomobilini alın, ne gıdasını alın, ne kumaşını alın; hiç bir şeyini almayın!..


Zaten, ekonomik bakımdan çıkmaz içindeler; etraftan borç arayıp duruyorlar. Avrupa’nın ekonomileri en sağlam ülkeleri, sarsıntı içinde… İslâm Alemi, onlardan alışveriş yapmamakla bile onları çökertebilir. Bu noktanın üzerine tekrar dönelim. Hayatınızda prensibiniz olsun: Aldığımız mal, bir müslüman kardeşinizin malı olsun; bir müslümanın ürettiği mal olsun! Yurt içinde veya yurt dışında, kat’iyyen başkasının malını almayın!.. Kat’iyyen, evinizin içine lüzumsuz eşya doldurmayın!.. Kat’iyyen, milyonları ıvır-zıvıra yatırmayın; işe yarayan şeye yatırın!..

Boykot yapmak, malını almamak, ticaret yapmamak; bu fevkalâde önemli… Bunu açıkça da söylersiniz: “Ey Fransa, madem ki sen Ermenistan’ı destekliyorsun; bundan sonra senden hiç bir şey almıyorum!.. Gelip yalvarıncaya kadar, pabucumun altını yalayıncaya kadar, senden bir şey almayacağım!” diyebilirsiniz. “Ey Almanya, bundan sonra senin hiç bir şeyini kullanmayacağım!..” diyebilirsiniz. O malın alternatifini ararsınız. Müslümana muzır olmayan bir başka malı özellikle alırsınız. Kat’iyyen müslüman olmayanın malını almayın!.. Eğer o sahada müslümanın malı yoksa, onun üretimine geçin!.” (19)

Savaşlarla Müslümanlar eritilmeye, bulundukları bölgelerde çoğunluktan azınlık durumuna indirgenmeye çalışılmaktadır. İslam’ın hemen her köşesi işgallerle mücadele ediyor. İnsanlarımız hapsediliyor, öldürülüyor, sürülüyor.  Zayıflıyor ve azalıyoruz. Hocaefendi Bosna Hersek de şehid olan kardeşlerimizden bahsederek İslam’ın bilek ve zihin gücünü diri ve sabit tutmanın önemine işaret ediyor:

“Şimdi orda beş milyon Bosnalı olduğunu kabul edelim. Biz dişimizi sıkarsak, beş milyon Bosnalı kadar bir müslümanı yetiştiririz. Nasıl yetiştiririz?.. Türkiye’nin nüfusu 55 milyon… Beş kişinin bir aile teşkil ettiğini düşünelim. Ellibeşi beşe bölersek, onbir eder. Demek ki, aşağı yukarı 10-11 milyon aile var Türkiye’de… “Sen misin orda Boşnak çocukları öldüren; ben de sırf senin öldürdüklerine bedel olsun diye, bir evlât daha edineceğim!” dese insan… Her aile bir cehd daha yapsa, çocuklarına bir Saray Bosna zammı evlâdı daha eklese, biz bu nüfusu kapatırız. Yâni, o kadar ölen yerine, bu kadar evlât yetiştiririz.

İslâm Alemi bu şuurla hareket etse, bir çok yerdeki zayiatı kapatırız. Ama, bizim zayiatımız sadece öldürülmekle olmuyor. Bizim zayiatımız, bizim yetiştirdiğimiz elemanın bizim elimizden çıkmasıyla oluyor… Gayrimüslim kafasıyla yetişmesiyle oluyor… Gayrimüslimden fark edilemeyen bir insan durumuna gelmesiyle oluyor.

O halde, yeni bir çocuk sahibi olamasak bile; kafası bozuk, kalbi bozuk, sakat, ölmüş veya imanını kaybetmiş insandan bir insanı, kaybedilmiş bir kişiyi kazanmış oluruz… Onu ihyâ etmiş oluruz. Kâfirken ölü gibiydi, mü’minken ihyâ olmuş gibi olur. Mâdem ki onlar yeryüzünden İslâm’ı kaldırmağa çalışıyorlar; o halde biz de İslâm’ı çoğaltmağa, yaymağa çalışacağız!.. Hem nüfus politikasıyla, hem irşad politikasıyla, hem ta’lim politikasıyla, eğitim politikasıyla… Buna var gücümüzle
çalışacağız
. (20)
devamı var inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #11 : 11 Mayıs 2010, 23:03:32 »

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan rh.a İslam ülkelerini tanımak, bunun için çeşitli müesseseler kurmak zorunluluğundan sık sık bahsetmektedir

. Müslüman ülkelerden kardeşler edinmek, akrabalık kurmak, dillerini, kültürlerini öğrenmek de bu tedbirlerin arasındadır. Çok ciddi, mazisi derin, geleceği uzun görünen sorunlarımızdan ümmetçe ve milletçe kurtulmanın çok çeşitli çözümlerini 1992 yılında takdim etmişlerdir. Acilen uygulanması halinde Müslümanların hızla refaha ve kurtuluşa yaklaşacakları şüphesizdir. Ancak bu karaları uygulayabilmek bile Ümmetin fikir birliğini icab ettirecektir. Ne yazık ki bu dahi tesis edilebilmiş değildir.

1. Her ülke ve yöredeki müslüman aydınların oradaki İslami hareketin safhalarını müzakere ve tespit için bir takım kuruluşların çatısı altında bir araya gelmesi;

2. Din alimlerimizin, herkesin tasvip ve teveccühüne mazhar olacak, mezhep; meşrep, mektep ve ekoller üstü çok genel hakikatleri belirleyerek, eğitim ve davetlerini bunlara göre yapmaları, ihtilafları sona erdirme ve ittifakı sağlama yolunda çalışmaları;

3. Müslüman halkın sağlam yetişmesi için, şuur kazandırma çalışmasına, tasavvufi, ahlaka, ruhi, kalbi, vicdani, manevi eğitime büyük önem ve öncelik verilmesi;

4. Gayri müslim ülkelere İslam’ın gerçek vechesiyle tanıtılmasına, menfi propagandaların izalesine, sevgi ve saygı sağlanıp gönüllerin İslam’a celp edilmesine büyük ağırlık ve hız verilmesi;

5. İlme, ilmi araştırma ve geliştirmeye, teknolojiye çok önem verilmesi; yeniliklerin sıkı bir şekilde takibi, ilim kurumları ve ilim adamları arasındaki ilgi, irtibat, işbirliği ve yardımlaşmanın sağlanması,

6. Ümmet-i Muhammed’in uyumlu hızlı ve topluca ve kalkınması için bir Araştırma enstitüsü kurulması,

7. Dünya üzerindeki ırkdaş ve dindaşlarımızı inceleyerek ciddi bir enstitünün kurulması,

8. Zulmü ve emperyalizmi sona erdirmek, saldırı ve katliamları durdurmak için müşterek bir savunma ordusu ve beynel müslimin barış gücü teşkil edilmesi,

9. Ümmet arasındaki ihtilafları sulh yoluyla çözecek bir İslam Adalet Divanı kurulması,

10. Ümmet çapında çok uluslu faaliyet gösterecek sınai, ticari ve iktisadi şirketler kurulması, ülke imkanlarının kendi müesseselerimizle işletilmesi,

11. Ümmet için müşterek bir “para birimi” konulması, yabancı para ve dövizlerle çalışmaktan süratle ve şiddetle kaçınılması, mali birikim ve finans güçlerinin yabancı şirketlerde değil, İslami müesseselerde değerlendirilmesi,


12. İslam ülkelerini birbirlerine tanıtacak, sevindirecek ve yaklaştıracak kültür politikaları, sözlü, sesli, yazılı ve görüntülü yayınlar hazırlanması,

13. İslam ülkeleri arasında, Avrupa Topluluğu (AT) misali birlikler meydana getirilmesi için projeler hazırlanması,


14. Müstakbel birlikler için altyapı çalışmaları, ulaştırma ve haberleşme sistemleri ve ağları kurulması,

15. Mütekabil dil öğrenimi çalışmaları yapılması, Arapça’nın ve Türk lehçelerinin çok iyi öğretilmesi.  (21)
devamı var işaallah.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #12 : 14 Mayıs 2010, 19:39:31 »

Son derece önemli, cesaretli ve basiretli yöneticilere ihtiyaç duyan bu tekliflerin gerçekleşmesi için bir süre daha beklemek durumunda olduğumuz ortadadır. 

Geçen zamanı doğru kullanabilmek adına ferdi olarak yapılabilecekler göz önünde tutulmalı, yukarıdaki tekliflerin içinde Müslümanların şahsen yapabileceklerini hayata geçirilmelidir. Bununla birlikte dost düşman bütün gayr-i Müslim ülkeleri de incelemeli, dillerini ve kültürlerini öğrenme çabasına girilmelidir.

Mahmud Es’ad Coşan rh.a Arapça ve İngilizce’nin değil Yahudi dilinin, Ermenicenin, Yunanca’nın, çevre ülkelerin dillerinin mutlaka öğrenilmesi gerektiğini bildirmektedir.:

“Artık şurası son derece kesin ki, tüm dünya halkına çok faydalı olabiliriz. Kendimizi bu yeni göreve göre ayarlamalıyız. Fikir adamlarımız bu yeni görev üzerinde düşünmeli, kültür kuruluşlarımız bu konu üzerinde çalışmalı, gençlerimiz kendilerini bu ideale göre yetiştirmeli, çalışma imkânına sahip olan yetişmiş elemanlar, bu sahada hizmet etmeğe başlamalıdır.

Dünya üzerindeki her ülke, her kültür, her millet üzerinde incelemelere başlamalıyız. Ulaşım, iletişim, ticaret, seyahat imkânları çok gelişmiş ve kolaylaşmıştır. Her birimiz kendi zevk, şevk, yetişme şartı, sosyal, kültürel ve iktisâdî imkânlarına uygun olarak, verimli çalışabileceği, faydalı olabileceği bir ülke seçmeli, ora ile münâsebetlerini ilerletmeye ve geliştirmeye çalışmalıdır. O ülkenin dilini, dinini, kültürünü, tarihini yakından tanımalı, çalışma ve hizmet stratejisini ona göre düzenlemelidir. “ (22)
devamı var inşaallah.
Logged

fanidünya
Aktif Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 154



« Yanıtla #13 : 23 Mayıs 2010, 11:16:15 »

Allah razı olsun...
Logged

Cehalet felakettir, amelsiz ilim ise vebal! Silkinelim, atalet ve cehaleti yenelim.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN (Rh.A)
Sayfa: [1]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Önemli Şahsiyetler  |  Yazılar  |  Merhum Prof. Dr. M. Es`ad Coşan Hz`den ÜMMET’E SESLENİŞ « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: