Kuşeyri Risalesinden Seçmeler
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
10 Eylül 2010, 22:37:42
11607 Mesaj 2462 Konu Gönderen: 1753 Üye
Son üye: badimcan
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Kuşeyri Risalesinden Seçmeler 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2]
Gönderen Konu: Kuşeyri Risalesinden Seçmeler  (Okunma Sayısı 1352 defa)
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #15 : 28 Şubat 2010, 16:04:26 »

MAKAM


Tasavvuf ıstılahlarında makam, kulun tekrar ede ede kazandığı ve vasıf hâline getirdiği âdâb ve ahlâktır. Bu edepler, bir çeşit tasarrufla, bir nevi arayış ve isteyişle sıkıntılara göğüs gererek elde edilir. Şu halde bir kimsenin makamı, içinde bulunduğu (ve çalışarak ulaştığı) yerdir. Riyazetle meşgul olduğu şeydir. (Yani içinde bulunduğu yer ve riyazetine konu olan şey).


Makamın şartı, içinde bulunulan bir makamın bütün hükümleri gerçekleştirilmeden ondan sonraki makama göz dikmemek ve oraya yükselmemektir. Şöyle ki; kanaat makamını gerçekleştirmeyen bir kimse için tevekkül makamı sahih olmaz, tevekkül makamım elde edemiyen bir kimsenin teslim makamına yükselmesinde sıhhat olmaz. Bunun gibi tevbe makamını tam olarak gerçekleştirmeyenlerin inabe makamına geçmeleri, verâ' makamını tahsil edemiyenlerin zühd makamı ile uğraşmaları sağlam bir usûl değildir.


Üstad Ebu Ali Dekkak (ks)'ın şunu söylediğini duymuştum: Vâsiti (ks) Nişabur'a gelince Ebu Osman hazretlerinin müridlerine: Şeyhiniz size ne emrederdi? diye sordu. Onlar da: Taat ve ibadete sıkı bir şekilde sarılmakla beraber bu husustaki hata ve kusurlarınızı görünüz, diye emrederdi, şeklinde cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Vâsitî hazretleri: Şeyhiniz size halis Mecusiliği emretmiş, keşke: Amele sıkı bir şekilde sarılın, fakat bu ameli yaratanı ve tatbik ettireni (Allah´ı) görerek amellerden kaybolunuz, diye emretseydi, demişti." (Yani amelleri ve amellerdeki kusurları değil de, sadece bu amellerin yaratıcısını düşününüz ve böylece amellerden gâib olunuz).


Vâsitî hazretleri, müritleri kendini beğenmişlik ve gurur hâlinden korumak maksadı ile bu sözü söylemiştir, yoksa kusur mahalline meyil ettirmek, (amelin kusurlu olması mühim değil mânasını kasdetmek) veya herhangi bir edebin ihlâl edilmesini caiz görmek için bu sözleri söylememiştir.



Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 149,150
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #16 : 21 Mart 2010, 20:55:23 »

HAL


Hâl tasavvuf ıstılahlarındandır. Sûfilere göre hâl, kulun kasdı, celb etme teşebbüsü, kazanma isteği olmadan kalbe gelen neşe-hüzün, rahatlık-sıkıntı, şevk-dert, heybet-heyecan gibi mânalardır.

Şu halde hâller Allah vergisidir, makamlar ise çalışılarak kazanılır. Hâller Allah Taâlâ´nın cömertlik ve lutfundan gelir. Makamlar ise cehd ve gayret sarfetmekle hâsıl olur. Makam sahibi makamında temkin sahibidir. Hâl sahibi ise hâli içinde yükselme durumundadır (makamda istikrar vardır, hâl ise değişme vaziyetindedir).

Şeyhlerden bazıları, hâller şimşek gibidir, (parlar ve derhal kaybolur) . Eğer devamlı olursa bu hâl değil, nefsin sözü (hâdis-i nefis) ve vesvesesidir, demişlerdir.

Sûfiler şöyle derler: Haller isimleri gibidirler, kalbe hulul ve nüfuz eder etmez derhal zail olur. (Hâl kelimesi lügatte değişme mânasına gelir). Sûfiler bu mânada şu şiiri okurlar:

"Hâl değişmeseydi hâl ismini almazdı. Değişen her şey zail olur.
Nihayete ulaştığı zaman gölgeye bak, uzaması son haddine varınca kısalmaya başlamakta."



Sûfîlerden bazıları hâllerin baki ve dâimi olduğuna işaret ederek demişlerdir ki: Hâller devamlı olmaz ve peşpeşe gelmezse hâl değil, levâih ve bevâdih adını alır. Levâih ve bevâdih sahibi henüz hâllere ulaşmış değildir. Ancak bu sıfat, devam ederse o zaman hâl ismini alır.

Ebu Osman Hirî hazretleri bu mânada olmak üzere diyor ki: "Kırk seneden beridir Allah beni hiç bir hâlde ikâmet ettirmemiştir ki ben o hâlden hoşnut olmuş olmıyayım." (Yani Allah hangi hâli vermiş ise ona razı olmuş, hoşnutsuzluk duymamış bulunmaktayım).


Ebu Osman bununla rızânın devamlı olduğuna işaret etmiştir. Rızâ ise hâl nevindendir. Bu hususta söylenmesi gereken şey, şudur: Hâllerin devamlı olduğuna işaret eden sûfîlerin sözleri doğrudur. Çünkü bazen mana (hal) bir kimse için şirp (meşrep,makam) vaziyetine gelir de o kimse bu makamda terbiye edilir. Fakat bu vaziyette bulunan hal sahibinin tevarik adını alan ve şirb durumuna gelen hallerden fazla devam etmeyen tali derecede bir takım halleri daha vardır.

Üstad Ebu Ali Dekkak (ks) in Resûlüllah (aleyhisselatu vesselam) in: "Kalbimi bir örtü bürür de onu kaldırmak için günde Allah Taâlâ´dan yetmiş defa af dilerim,"  hadisini izah ederken şöyle dediğini işitmiştim: "Resûlüllah (aleyhisselatu vesselam) hâlleri itibariyle ebedî ve devamlı bir yükseliş durumunda idi. Bir hâlden daha yüksek bir hâle ulaştığı zaman eski hâlini mülâhaza eder, yeni hâline nazaran eski hâlini bir hicap ve örtü kabul ederdi. Onun hâlleri ebedî ve devamlı olarak artış göstermekte idi."

Allah´ın kulunu ulaştırdığı hiç bir mâna ve hâl yoktur ki, ondan daha üstün olanını yaratmak ve kulunu oraya ulaştırmak Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kudreti dahilinde olmasın.



Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 150,151
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #17 : 22 Mart 2010, 20:55:46 »

KABZ-BAST (1)


Sufi ıstılahında kabz ve bast; havf ve reca makamlarını geçen kulun ulaştığı iki haldir. Tasavvufa yeni giren mürid (mübtedi,müste'nif) için havf (Allah korkusu) ne ise arif (müntehi, vasıl) için de kabz odur. Mübtedi için reca (ümit) hali ne ise, arif için bast hali odur.

Kabz ile havf, bast ile recâ arasındaki fark şudur: Havf geleceğe ait bir hususla ilgili olur. İlerde arzu edilen bir şeyi elden kaçırma veya sakınılan bir duruma maruz kalma endişesinden doğar. Recâ için de durum böyledir. Yani gelecekte elde edilmesi arzu edilen bir şey hakkındaki ümide veya sakınılan bir şeyin ortadan kalkması emeline, hoşa gitmeyen bir durumun sona ermesi temennisine recâ adı verilir. Kabz ise gelecek zamanda değil, şimdiki zamanda, hâlde hâsıl olan bir mâna ile ilgilidir. Bast da öyledir. Havf ve recâ sahibi, bu halde bulunurken kalbi ileri ile, gelecek ile alâka halindedir. Kabz ve bast sahibi ise, içinde bulunduğu zamanda onu, galebe ve hükmü altında tutan vârid sebebiyle vaktinin esiridir.


Sonra sûfîlerin hâllerinin farklı oluşuna göre kabz ve bast durumundaki vasıfları da değişik olur. Meselâ, bazı vârid (feyz, ilham) kabz hâlini icabettirir, fakat kabz hâli tam ve kâmil olmadığı için bu durumda bulunan sâlik, kabzın dışında kalan başka şeylerle de meşgul olur. Kabz hâlinde bulunan bazı sâlikler ise, bu durumda iken kendilerinin kabz hâline geçmelerine sebep olan vâridden başkası ile ilgilenmezler, ilgilenmeleri caiz değildir. O sebeple sâlik kendine gelen vârid ile tamamen kendinden geçmiştir. Nitekim sûfilerden biri: Tutukluk ve kapalı olma hali bende dâimidir. Başka bir şeyle meşgul olmam caiz değildir, demiştir.

Bast hâlinde olan kimse için de durum böyledir. Bazan sâlik bast hâlinde iken halk ile ilgilenecek durumda olur. Eşyanın birçoğu onu sıkmaz. Bazan ise hiç bir hâl kendisinde tesir icra etmeyecek derecede bast halinde olur. (Bazan keder ve elem yüzde yüz olur, bazan bu nisbet düşük olur, o zaman kederle birlikte neşe de bulunur, fakat keder gâlib olduğu için sâlik kabz halindedir denilir. Bast hâli için de durum böyledir).


Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 151,152
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #18 : 23 Mart 2010, 20:46:53 »


KABZ-BAST (2)



Üstad Ebu Ali Dekkak (ks)'ın şunu anlattığını duymuştum: Adamın biri Ebu Bekir Kahtî (ks)'nin yanına geldi. Kahti hazretlerinin bir oğlu vardı. Bu çocuk akranı olan oğlanlar gibi oyun ve eğlence ile vakit geçirirdi.Bu adam Kahti hazretlerine gelirken oğlunun emsali ile oynayıp eğlendiğini görmüş, böyle babanın oğlu, bu gibi manasız şeylerle nasıl meşgul olur, diye düşünmüş, içlenmiş, Kahti hazretlerine acımış ve Zavallı şeyh bu oğlan sıkıntısına nasıl da mübtela olmuş! demişti, içeriye girince dışarda olup biten eğlenceden sanki Kahtî hazretlerinin hiç haberi yokmuş kanaatına vardı. Bu duruma şaştı ve: Ulu dağların bile kendisinde tesir icra edemediği bu zata canım kurban olsun, dedi. Bunun üzerine Kahti hazretleri dedi ki: "Biz ezelden beri eşyaya kul olmaktan âzâd olmuşuzdur."

Kabzı icabettiren şeylerin en aşağısı ve basiti şudur: Sâlikin kalbine bir vârid (mâna) gelir. Bu mânada sâlikin azar işiteceğine bir işaret veya edeplendirmeyi hak ettiğine dair bir remiz bulunur. Bu yüzden behemehal sâlikin kalbinde bir kabz hâli meydana gelir.

Bazı vârid ve mânalarda ise Allah'ın kulunu kendisine yaklaştıracağına veya bir nevi lütuf ve ferahlandırma ile kuluna teveccüh edeceğine dair işaret bulunur. Bu sebeple kalbe bast hâli gelir.

Kısaca her insanın kabzı bastına göre, bastı da kabzına göre olur. Bazan kabzın sebebini tayin etmek, kabz sahibi için müşkül olur. İnsan, kalbinde bir kabz (sıkıntı, darlık) bulur, fakat sebebini ve bunu icabettiren şeyi bilemez. O zaman bu nevi kabız sahibi için kurtuluş yolu, bu hâl ve vakit geçene kadar teslimiyet göstermektir. Çünkü zoraki hareketlerle bu nevi kabzı kendinden uzaklaştırmak veya kendisine gelmekte olan kabz hâlini irâdesi ile defetmeye hazırlanmak kabz hâlini daha da fazlalaştırır.

Bazen bu nevi davranışlar kötü bir edep eseri olarak da görülebilir. Kul vaktin hükmüne kendini teslim ederse, pek yakında kabz hâli zail olur. Çünkü Hakk Sübhanehü ve Teâlâ "Kabz ve bast eden Allah'dır." (Bakara, 2/245) buyurmuştur.

Bazen bast aniden gelir, birden sahibine tesadüf eder, bunun sebebi bilinmez. Gelen bast, sahibini silkeler ve hafiflendirir. Bu durumda bast sahibi için kurtuluş yolu, sükûneti muhafaza etmek ve edebe riayet etmektir. Çünkü bu halde bast sahibi büyük bir tehlikeye maruz kalabilir. Bu, hâl sahibi hakkında sakınılması gereken gizli bir oyun (mekr) olabilir.

Sûfilerden birisi demiştir ki- Bana bast ile alâkalı bir kapı açıldı. Bunun neticesi olarak bir hata işledim. Bunun için, ulaştığım makam ile arama bir perde çekildi ve derecemi kaybettim. Yine bunun için, "Bisât üzerinde dur, inbisâttan sakın," denilmiştir. (Bisât, yaygı,sergi, Allah'ın kulu için irade etiiği şey; inbisat, yayılma,serilme,kulun iradesi ile kendisi için istediği şeydir.)

Hakikat ehli olanlar kabz ve bast hallerini, Allah'a sığınılması gereken haller olarak görürler. çünkü bu iki hal, kulun helak olması (istihlak, istiğrak) ve hakikatin hükmüne girmesi gibi daha yüksek hâllere nisbetle fakirlik ve mahrumiyettir.

Cüneyd Bağdadi (ks) der ki: "Allah'tan korkmak (havf) beni kabz hâline, ondan (af ve lütuf) ümit etmek (recâ) bast hâline getirmektedir. Hakikat (Vecd) beni Allah ile cem' hâline, Hakk ise fark hâline sokmaktadır. Allah havf ile kabz hâline sokunca beni benden yok etmekte, fena mertebesine ulaştırmaktadır. Recâ ile bast hâline geçirince beni kendime iade etmektedir. Hakikat ile cem' hâline geçiren Allah, beni huzuruna çıkarmakta, Hakk ile fark hâline geçirince de bana başka şeyler göstermekte, bir perde ile kendisini benden gizlemektedir. Bütün bu hususlarda beni hareket ettiren, bir hâlden daha yüksek hâle ulaştıran, bir hâlde tutmayan, bana yalnızlık (vahşet, vahdet) hâlini veren, üns hâlini vermeyen Allah Teâlâ'dır. Böylece O'nun huzurunda bulunarak vecd (vücûd, buluşumun zevkini tadıyorum. Ne olurdu Hakk beni benden alarak ve fena mertebesine ulaştırarak (ünsü ve münacatı ile) faydalandırsaydı veya beni benden kaybederek rahata erdirseydi!"


Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 152,153
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #19 : 01 Nisan 2010, 17:19:20 »


HEYBET-ÜNS


Tasavvuf ıstılahlarından heybet ve üns; kabz ve bastın üstünde iki hâldir. Nitekim kabz havfın üstünde bir mertebe, bast da recanın üstünde bir derecedir.

Heybet kabzdan daha yüksek, üns ise bastdan daha mükemmel bir hâldir. Heybetin hakkı gaybettir. Heybet sahibi olan her sâlik gaybet hâlinde bulunur. Heybet sahibi olan sâlikler gaybetteki durumlarının değişik oluşlarına göre farklılıklar gösterir. Kiminin gaybeti uzun, kiminin kısa sürer. Ünsün hakkı ise Hakk ile sahv durumunda olmaktır. Üns sahibi her sâlik sahv sahibidir. Sahv sahipleri şirb (haz, zevk, içme, meşreb ve) hallerindeki değişik durumlarına göre farklılıklar gösterirler. Bunun için, ünsün en aşağı mertebesi; salik kızgın ateşler içine atılsa bile, üns halinin bozulmaması ve kederin hissedilmemesidir, denilmiştir.

Cüneyd Bağdadi ks der ki: "Serî'nin şöyle dediğini işitirdim: "Kul o hadde ulaşır ki, kılıç ile yüzüne vurulsa acısını hissetmez." Kalbimde, acaba böyle olur mu? şeklinde bir şüphe vardı. Nihayet aşikâr bir surette anladım ki hâl böyle imiş."

Heybet ve üns hâli her ne kadar yüce hâller ise de hakikat ehli bunları eksiklik sayarlar. Çünkü bu hâller kulun değişmesi mânasını taşırlar. Temkin ehli olanlar, hâllerin değişmesi mertebesini aşmışlardır. Onlar için ne heybet, ne üns, ne şuur, ne de his bahis konusu olur.


Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 154
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #20 : 04 Nisan 2010, 13:05:32 »

TEVACÜD-VECD-VÜCUD


Sûfilerden bir zümre zorlama (tekellüf) mânasını taşıdığı için tevâcüd, sahibi için "mahzurdan salim olmaz," demişlerdir. Bu görüş hakikattan uzaktır. Başka bir zümre ise; tevâcüd, sûfiyâne hâller bulmayı gözetleyen tecrîd sahibi fukara (dervişler) için mahzurdan salimdir, demişlerdir. Tevâcüdün esası Resûlullah (aleyhi ekmeluttehaya) dan rivayet olunan: "Ağlayınız, eğer ağlayamazsanız ağlar görününüz" hadisine dayanmaktadır.

Ebu Muhammed Cerirî ks ile ilgili olarak nakledilen meşhur menkıbe şudur. Ebu Muhammed Cerirî ks diyor ki: Cüneyd Bağdadi'nin ks yanında idim. îbn Mesrûk  ks ve daha başkaları da orada bulunuyordu. Burada bir de ilâhîci (kavvâl, guyende) vardı, ilâhici okumaya başlayınca îbn Mesrûk ks ve oradaki diğer zevat (tevâcüd için) ayağa kalktılar. Cüneyd Bağdadi ise sakin bir şekilde oturuyordu. Cüneyd Bağdadi'ye ks: "Efendim! Semâ yapmak istemez misiniz?"dedim. Cüneyd Bağdadi ks dedi ki: "Dağları, yerinde hareketsiz olarak görürsün, halbuki onlar bulut gibi geçip gitmede ve dönmede." (Neml, 27/88). Cüneyd Bağdadi ks daha sonra bana sordu: "Peki Ey Cerîri sen semâ yapmak istiyor musun? Nasıl semâ yapıyorsun? Dedim ki: Efendim, semâ meclisinde hazır bulunduğum zaman şayet burada haya edilen muhterem bir zat varsa kendime hâkim olurum ve vecdimi zabt ederim. Kimsenin bulunmadığı yerlerde ise vecdimi salıveririm ve tevâcüde gelirim." Bu hikâyede Ebu Muhammed Cerirî ks tevâcüd sözünü kullanmış, Cüneyd de bu sözü tenkit etmemişti.

Üstad Ebu Ali Dekkak'ın ks şunu anlattığını hatırlıyorum: "Cerîri semâ hâlinde büyüklerin edebine ve hakkına saygı gösterdiği için, Allah edebin hürmetine onun vaktini korudu da, kendime hâkim olur ve vecdimi zaptederim. Yalnız iken vecdimi salıveririm ve tevacüd haline gelirim, diyebildi. Çünkü vakit (galebe ve coşma hali) bittikten sonra, istenen bir zamanda vecde gelivermek mümkün değildir.Fakat Cerîrî şeyhlerin hürmetini gözetmede samimî olduğu için Allah onun vaktini (ve hâlini) muhafaza etmiş, o da bu sayede kimsenin bulunmadığı yerlerde vecdini salıvermişti."

Vecd: Tevâcüd, izah edildiği tarzda vecd hâlinin başlangıcıdır. Tevâcüdden sonra vecd hâli gelir. Vecd kasıt ve zorlama olmaksızın sâlike gelen ve kalbine tesadüf eden (ve onu kendinden geçiren) bir şeydir. Bunun için şeyhler derler ki: Vecd bir müsadefedir. (Kulun irâdesinin tesiri olmaksızın Allah'tan gelen bir feyz, lütuf ve ihsandır). Vecd hâlleri, evradın (belli zamanda belli sayıda yapılan ibadet ve zikirler) meyveleridir. Bir kimse virdini ve vazifesini fazlalaş-tırdıkça Allah da onun hakkındaki lutfunu ziyadeleştirir.

Üstad Ebu Ali Dekkak'ın  ks şöyle dediğini işitmiştim: "Varidat (fuyûzât) evrada (zikirlere) göre olur. Zahirde virdi olmayanın sırrında ve bâtınında varidi bulunmaz. Bir vecd ki, onda kulun irâdesinin tesiri vardır, o vecd değildir. Kulun külfet ve gayretle yaptığı zahirî muameleler taat ve ibadette tatlılığı icabettirdiği gibi, safha safha gerçekleştirdiği batini hükümler de vecd hâllerini icabettirir."

Şu halde, tatlılıklar (halâvet) muamele ve amellerin meyveleri, vecd hâlleri de (zühd, verâ', takva, ihlâs gibi gerçekleştirilen) menzil ve makamların neticeleridir.

Vücûd: Vecd hâlinden yükselenlerin ulaştığı mertebedir. Hakk'ı bulmak ancak beşeri his ve sıfatlar söndükten ve kaybolduktan sonra mümkün olur. Hakikat sultanı (Allah´ın tecellileri) zühûr ettiği zaman beşeri varlık için beka tasavvur edilemez.

Üstad Ebu Ali Dekkak'ın  ks şöyle dediğini duymuştum: "Tevacüd kulun istiabını gerektirir.(Yani kulu kaplayan manevi haller meydana getirir). Vecd, kulun istiğrakını icabettirir (onu manevî heyecanlara garkeder). Vücûd, kulun helak ve yok olmasını gerektirir. Kul bu konuda, önce denizi gören, sonra gemiye binen nihayet denize açılan kimse gibidir.

Bu hâllerin tertip şekli, önce kusûd (niyet), sonra vürûd (geliş), sonra şuhûd (görüş), sonra vücûd (buluş), sonra humûd (sönüş) tarzındadır.

Humûd, vücûd miktarınca hasıl olur, vücûd sahibinin sahv ve mahv hâli vardır. Sahv hâlinde bekası, mahv halinde fenası Hakk iledir. Bu iki hâl daima yekdiğerini takip ederek sâlik üzerine gelir, sâlik, üzerinde "Hakk ile sahv" hâli galip olunca artık kul Hakk ile hareket eder, Hakk ile söyler. (Fiili ve kavli Hakk olur). Resûlüllah (aleyhi ekmeluttehaya) Hakk Teâlâ´dan haber verdiği kudsi bir hadiste: "Kul benimle işitir, benimle görür"  buyurmuştur.

Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemi'nin ks Mansur bin Abdullah'tan ks işiterek naklettiği şu menkıbeyi anlattığını duymuştum: "Adamın biri Şibli'nin zikir halkasında durdu ve sordu: Vücûdun sıhhatli oluşunun eserleri vecd sahibi olan vâcidler üzerinde zuhur eder mi? Şiblî: Evet, dedi: İştiyak ateşi ile birlikte bir nur ışıldar, bu nurun eserleri bedenler üzerinde parıldar."

Ebu Bekir Dukki'ye: "Cehm Dukki, semâ esnasında coştu ve eline geçirdiği bir ağacı kökünden söktü, dediler. Ebu Bekir ile Cehm bir ziyafette bir araya geldiler, Ebu Bekir âmâ idi. Cehm ayağa kalktı, coşkun bir hâlde dönmeye ve semâ yapmaya başladı. Zayıf bir adam olan Ebu Bekir yanındakilere: Cehm yaklaşınca onu bana gösteriniz, dedi. Cehm semâ yaparken yanına uğradı ve ona yaklaştı. Yanındakiler: Cehm işte budur, deyince Ebu Bekir hemen Cehm´i bacağından yakaladı ve çivi gibi bulunduğu yere çaktı. Cehm için kıpırdamak mümkün olmadı. Bunun üzerine Cehm: "Ey Şeyh! Tevbe! Tevbe!" demeye başladı. Bunun üzerine Ebu Bekir Cehm´i salıverdi."

Üstad ve İmam Kuşeyri (Allah cemalini daim kılsın) bu hadiseyi yorumlar ve der ki: "Cehm'in coşması Hakk'ta idi. Ebu Bekr'in bacağından tutup durdırması da Hakk ile idi. Cehm, Ebu Bekr'in halini kendi halinden üstün olduğunu anlayınca insaf haline döndü ve teslimiyet gösterdi. Tıpkı bunun gibi bir kimse Hakk ile olursa hiç kimse ona karşı gelemez.(Herşey ona itaat eder.) Fakat kul üzerinde galip olan mahv hali olursa, onda ne ilim, ne akıl, ne anlama, ne de his bulunur."


Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 155-157
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #21 : 06 Nisan 2010, 17:27:18 »

CEM' - FARK


Cem' ve fark kelimeleri sufilerin çokça kullandıkları sözlerdendir. Üstad Ebu Ali Dekkak ks şöyle derdi: "Fark sana nisbet edilen (hal ve amel)dir. Cem' sana nisbet edilmesi kabul edilmeyen şeydir."

Bunun manası şudur: Kulluk vazifelerini yerine getirmek ve beşeri hallere uygun düşen diğer hususları ifa etmek gibi kulun iradesi ve kazancı ile ilgili hususlar fark adını alır. Hakk Teala tarafından kalbde mâna ve marifet, vücuda getirilmesi, lütuf ve ihsanda bulunulması gibi hususlar ise cem' adını alır. Sûfîlerin cem' ve fark konusunda en aşağı hâlleri budur, "En aşağı hâl" fiilleri görmek mahiyetindedir. Hakk Sübhanehu ve Teâlâ bir kimseye itaat ve isyan mahiyetindeki fiillerini gösterirse, o tefrika vasfı ile kuldur. Hakk Sübhanehu ve Teâlâ bir kimseye, o kimseyi bizzat kendisinin idare ettiğini ve bununla ilgili fiillerini gösterirse o cem' şahidi (vasfı) ile kuldur. Şu halde: "Halk vardır" demek tefrika kısmına girer. "Hakk vardır" demek ise, cem' hâlinin niteliğidir.


Bir kul için cem' ve fark hâllerinin ikisi de şarttır. Çünkü tefrika hâline sahip olmıyanın kulluk hâli bulunmaz. Cem' hâli bulunmayan ise Hakk'a dair marifet sahibi olmaz. Fatiha'daki "Yalnız sana ibadet ederiz" ibaresi fark hâline, "Yalnız senden yardım dileriz"  ibaresi ise cem' hâline işarettir.


Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 158
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #22 : 14 Nisan 2010, 21:28:32 »

CEM'U'L-CEM


Cem´ü´l-cem´: Cem´ hâlinin üstünde bir derecedir. Bu konuda sûfîler hâllerinin farklı ve derecelerinin muhtelif oluşuna göre değişik durumlar gösterir. Bazıları hem kendini hem de Hakk´ı isbât eder, var bilir. Fakat her şeyin Hakk ile kâim olduğunu görür. Buna cem´ hâli denir. Kul, bir çarpılma ve koparılma hali ile halkı görmekten alıkonulmuş, kendi varlığı hakkındaki şuurunu yitirmiş, Allah´tan başka olan bütün varlıklar hakkındaki duyarlığını kaybetmiş, sadece hakikat sultanından gelen ve kendisini istilâ eden tecellilerle meşgul bir vaziyette ise, buna Cem´ü´l-cem´ adı verilir.


Tefrika: Masivâyı (ağyarı) Aziz ve Celil olan Allah´a ait olarak görmektir, cem´ masivâyı Allah ile görmektir. Cem´ü´l-cem´ külliyen yok olmak (istihlâk) ve hakikatin galebe etmesi anında Aziz ve Celil olan Allah´ın dışında kalan bütün eşya ile ilgili hisleri kaybetmektir. Bu hâlden sonra, Sûfilerin fark-ı sâni, adını verdikleri çok aziz ve pek değerli bir hâl daha vardır. Bu da kulun farzları edâ edeceği zaman sahv hâline iade edilmesidir. Böylece kul farzları vaktinde ifa etmiş, bu suretle o (salik), "kul ile kul için" (Yani kula ait fiillerle) değil, "Allah-u Teala ile Allah için" (Yani Allah'a ait fiillerle, ibadete ve Allah´a) dönmüş olur.


Cem´ ve tefrika halini anlatmak için Cüneyd-i Bağdadi'ye ks ait şu şiiri okumak sûfîler arasında âdettir: "Sırrımda ve ruhumda seni bir hakikat olarak buldum (cem´), sonra dilim sana münacaatta bulundu (tefrika). Bir takım mânalar sebebi ile seninle cem´ olduk (hakikat hali), diğer bir takım mânalar için senden ayrıldık (ibadet hâli), azametin ve yüceliğin bu dünyada baş gözü ile seni açık açık görmeme mani oldu ise de vecd hâli beni sana canımdan ve ciğerimden daha çok yaklaştırdı."(seni can gözü ile gördüm).




Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 159-160
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #23 : 20 Nisan 2010, 15:27:59 »

FENA-BEKA



Sûfiler fena sözü ile insandaki kötü sıfatların yok olmasına işaret ettikleri gibi, beka sözü ile de insanın güzel vasıflar edinerek bunda devam etmesine işaret ederler.

Bu iki kısım vasıflardan birinin kulda bulunması zaruridir. O halde aşikârdır ki, bu huylardan biri bulunmadığı zaman, behemehal diğeri bulunacaktır. Bir kimse kötü vasıflarından fâni olursa, güzel sıfatlar o şahısta zuhur eder. Bir kimsede kötü hasletler gâlib olursa, o kimsede iyi sıfatlar tesirsiz bir şekilde gizli kalır.

Bilinmelidir ki kulun vasfı olan şeyler fiiller, huylar (ahlâk) ve hâller olmak üzere üç nevidir. Fiiller kulun irâdesine dayanan tasarruflardır. Huylar insanda doğuştan bulunur. Fakat sürekli bir tedavi ve terbiye ile değiştirilebilir. Hâller ise başlangıç itibariyle (irâdenin tesiri olmaksızın ilâhî bir hibe olarak) kula gelir, fakat ameller halis ve temiz olduğu nisbette hâller saflaşır (yani Allah´ın hibesi olan hâlleri, kul ihlâslı ameli ile daha da saf hale getirir). Hâller bu bakımdan huy (ahlâk) gibidir. Zira kul kalbi ve irâdesi ile ahlâkını düzeltmek için çalışıp, fena huyları kendinden defetmeye uğraşırsa, Allah ona ahlâkını güzelleştirme imkânını lütfeder. Bunun gibi kul, bütün gücünü sarfederek amelinin temiz ve ihlâslı olmasına devamlı olarak gayret ederse, Allah ona hâllerini saflaştırmayı, hatta tam ve mükemmel bir şekle getirmeyi ihsan eder.

Bir kimse (taat, isyan, saadet, dalâlet gibi) hükümlerde tesirli olan (ilâhî) kudretin cereyan tarzını müşahede ederse, o, "yaratıklar üzerinde halkın tesirini hesaba katmaktan fâni oldu" denilir. Eser ve olayları Allah´tan başkasından vehmetme hâlinden fâni olursa "beşerî sıfatlardan fâni oldu ve Hakk´ın sıfatları ile baki kaldı" denilir.

Bir kimseyi hakikat sultanı (ve Hakk´ın tecellisi) istilâ eder de Allah´tan başka olan şeylerden (mâsîvadan) hiç bir şeyi; ne maddî bir varlığı ne de onun eserini, ne bir şekli ne de onun gölgesini müşahede edemezse; o, "halktan fâni oldu, Hakk ile baki oldu" denir.

İzah edilen şekilde kul beşerî sıfatlardan fâni olunca, bu hâlden «Fenası sayesinde fenasını görmeme» derecesine yükselir. Bir sûfî şu şiiri okuyarak bu hâle işaret etmiştir: "Bir grup sûfî sahrada şaşkın bir vaziyette kaldılar. Başka bir gurup aşk meydanında hayrete düştü. Bunlar yok edildiler, sonra yine-yok" edildiler, sonra yine yok edildiler! Sonra Rablarına yakın olma mânasına gelen beka hâli ile ibkâ edildiler."

Bu şiirdeki ilk fena kulun kendinden ve sıfatlarından fâni olarak Hakk´ın sıfatları ile baki olmasıdır. İkinci fena Hakk´ı temaşa eden kulun Hakk´ın sıfatlarından da fâni olmasıdır. Üçüncü fena, Hakk´ın vücudunda yok olan kulun kendi fenasını görmesinden de fâni olmasıdır.


Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 160-162
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #24 : 09 Mayıs 2010, 19:52:15 »

GAYBET


Gaybet: Duyguların kalbe gelen vârid (feyz, ilham) ile meşgul olması sebebiyle halkla ilgili hallere ait bilgilerin ve şuurun kalbten kaybolması hâlidir (manevî âlemle meşgul olan duyu organlarının maddî âleme ait duyarlığım ve şuurun kaybetmesi). Sevabı hatırlatma veya azabı düşünme nevinden bir vârid sebebiyle kalbin kendisi ve başkası ile ilgili duyarlığını kaybederek gaybet haline geçtiği olur. Şu menkıbe buna misâl teşkil eder: Rebi' bİN Heysem, İbn Mesud (r.a.) a giderken bir demirci dükkânının önünden geçti. Körüğün ağzındaki kızgın bir demir parçasını görür görmez kendisini kaybetti, baygın halde yere düştü. Bir gün sonrasına kadar ayılmadı. Kendine gelince bu halin sebebi soruldu. Şöyle dedi: "Cehennemliklerin cehennemde oluş hallerini düşünmüştüm de! " Bu hâl gaybetin haddini ve sınırını aşıp bayılma (Gaşyet, dini his ve heyecan içinde boğulup kendinden geçme) vaziyetine geliştir.

Rivayet edilir ki, Ali b. Hüseyn secde halinde iken evine yangın ateşi düşmesine rağmen, namazını kesip yangınla meşgul olmadı. Neden böyle hareket ettiği sorulunca: "Büyük ateşi (Cehennemi) düşünmek, bu ateşi düşünmekten beni alıkoydu," dedi (ve Kur´an´daki azab âyetleri ile meşgul olduğu için kendisini kaybettiğini, bu ateşi hissedemediğini anlattı). Bazan Hakk Sübhanehü ve Teâlâ´dan keşif yolu ile gösterilen bir mâna (vârid feyz) sebebiyle kul hissini kaybederek gaybet hâline geçer. Bu şekilde bir vârid sebebiyle kendinden geçen sûfîler hâllerine göre değişiklik gösterirler.

Demirci Ebu Hafs Nişabûri´nin sanatını terkedişi ile ilgili sülûkünün başlangıcındaki şu menkıbe çok meşhurdur: Ebu Hafs dükkânında çalışırken bir hafızın Kur´an´dan bir âyet okuduğunu işitmiş ve kalbine gelen vârid sebebiyle hissini kaybederek kendinden geçmiş, elini ateşe sokmuş, ocaktaki kızgın demiri eli ile çıkarmıştı. Bu durumu gören bir müridi: Üstad, bu ne hâl!, demiş. Bunun üzerine Ebu Hafs kendisinden zuhur eden kerametin farkına varmış (kendisini meşhur eden bu hadise sebebiyle bir fitneye düşmek korkusundan) sanatı terkederek dükkânından çıkıp gitmişti.

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri bir gün karısı ile otururken, Ebubekir Şibli ks yanlarına geldi. Şibli´yi gören kadın örtünmeye teşebbüs etti. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri "Şiblî´nin senden haberi yok (O gaybet halindedir), yerinde otur," dedi. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, Ebubekir Şibli ks ile o kadar konuştu ki, nihayet Ebubekir Şibli ks ağlamağa başladı. Ebubekir Şibli ks ağlamaya başlayınca Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri  karısına: «Şiblî kendine geldi, gaybet hâli zail oldu, şimdi örtün" dedi.



Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 162-163
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #25 : 14 Mayıs 2010, 20:32:21 »

HUZUR


Sûfî bazan Hakk ile hâzır olur, O'nun huzurunda bulunur. Çünkü o halktan uzaklaşınca Hakk ile beraber bulunur. Bunun mânası, sanki Hakk´ın huzurunda hazırmış gibi olur, demektir.


Sûfîlerin gaybetteki hâlleri değişik olur-, bazılarının gaybet hâli devam etmez, bazılarının bu hâli devamlı olur. Hikâye ederler ki, Zunnûn Mısrî hazretleri, sıfatı ve durumu hakkında bilgi getirmek için müritlerinden bir şahsı Bayezid Bistâmî hazretlerine göndermiştir. Adam Bistâm şehrine gelince Bayezid-i Bistami hazretlerinin evini sordu, izin aldı ve içeri girdi. Bayezid-i Bistami hazretleri adama, "Kimi arıyorsun?" diye sordu. Adam, "Bayezid´i arıyorum!" diye cevap verdi. Kendinden geçmiş olan Bayezid-i Bistami hazretleri adama dedi ki: "Bayezid kimdir? Bayezid nerede ikamet eder? Ben de Bayezid´i arıyorum" dedi. Adam Zunnûn Mısrî hazretlerine döndü ve gördüklerini anlattı. Hadiseyi dinleyen Zunnûn Mısrî hazretleri ağladı ve: "Kardeşim Bayezid (Hakk´a) gidenlerle O´na gitmiş," dedi. (Gaybet ve Hakk´da huzur hâli).




Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 164
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #26 : 29 Mayıs 2010, 05:38:02 »

SAHV-SEKR



Sahv: Gaybet hâlinin nihayete ermesinden sonra his ve şuur hâline dönüştür. Sekr ise kuvvetli bir varidin tesiri ile gaybet hâline geçiştir. Sekr, bir bakıma gaybet hâlinden daha fazla ve daha kuvvetli bir hâldir. Çünkü bazen sekr sahibi sekr hâlinde tam ve mükemmel bir mertebede olmadığı zaman bast hâlinde bulunur. Bazen sekr halinde (sekr tam olduğu için) eşyayı hatırlama hâli kalbinden zail olur. Varidin kendisini mükemmel bir şekilde istilâ etmediği mütesâkir (irâdesi ile sekre gelen) in durumu budur. Bu takdirde sûfide (zayıf da olsa, şuur ve) his hâlinin bulunması caizdir. (Bu durumda gaybet sekrden kuvvetli olur).


(İlâhi cemâli temaşa halindeki sekri anlatmak için) şu şiiri okurlar:

"(Hakk Teâlâ der ki: Ey kulum): hitabımı dinlerken sahv hâlinde olman vuslatın ta kendisidir. Beni temaşa ederken sekr hâline geçmen sana (aşk) şarabını mubah kılmada... Bu şekirdeki şarabın sakisi de, içicisi de bıkmaz. (Güzelliğini) temaşa etmenin meydana getirdiği mahmurluk; aklı sarhoş ve insanı mest eden bir kadehtir.


Şu şiir bu makamda okunur:

"Meclis ehli kadehin dönmesinden (içmekten), ben ise kadehi döndürenden (kadehi döndürenin güzelliğini seyretmekten) sermest oldum."


Sahv hâlinin sekr hâline göre olduğunu bilmek lâzımdır. Sekri Hakk ile olanın sahvı da Hakk ile olur. Sekri nefsâni hazlarla karışık olanın, sahvı da bu nevi hazlarla birlikte bulunur. Sahv hâlinde Hakk üzere olan, sekr hâlinde ilâhî bir muhafaza altında bulundurulur. Sahv ve sekr hâlleri (cem´ hâline değil) tefrika hâline işaret ederler.


Allah Teâlâ buyurur ki: "Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa kendinden geçerek yere düştü." (A'raf, 7/143). Bu tecelli karşısında, Hazreti Musa aleyhisselam kadri ve şanı yüce bir Resul iken, kendinden geçerek yere düşmüş, dağ katılığına ve kuvvetine rağmen, parçalanarak yerle bir olmuştu.


Kul, sekr hâlinde hâl şahidi iledir (manevî bir hâl ile huzur-i ilâhidedir). Sahv hâlinde ilim şahidi iledir (şeriat ilmine göre şuurlu olarak hareket eder). Ancak sekr hâlinde kendi zorlaması ve gayreti ile değil, (Allah tarafından) hıfz edilmiştir. Sahv hâlinde ise kendi irâdesi ve tasarrufu ile korunmaya çalışmaktadır. Sahv ve sükr hâli zevk (tatma) ve şirb (içme) hâlinden sonra gelir.




Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa 164-166
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #27 : 30 Mayıs 2010, 04:27:47 »

ZEVK-ŞİRB



Zevk ve şirb (şerb veya şürb de olur), sûfîlerin dillerinden bırakmadıkları kelimelerdendir. Sûfîler bu iki kelime ile tecelli meyvalarından, keşif neticelerinden ve varidatın tesiri ile aniden gelen hâllerden olmak üzere içlerine doğan hususları anlatırlar. Bunlardan ilkine zevk (tatma), sonrakine şirb (içme), en sondakine reyy (kanma) tâbir ederler. Muâmelelerindeki safvet, sûfîlerin mânaların zevkini tatmalarını; makamlarının bütün hakkını yerine getirdikten sonra bir üst makama yükselmeleri şirb hâlini; vuslatlarının devamlı oluşu reyy hâlini gerektirir. Şu halde zevk sahibi mütesâkir (yarı sarhoş)tur. Şirb sahibi tam mesttir, reyy sahibi ise sahv halindedir, ayıktır. Aşkı kuvvetli olanın şirbi sürekli olur. Sürekli olarak bu sıfatta bulunan bir sûfî için şirb, sekr sonucunu doğurmaz, (çünkü o sekr halinden sahv haline döndüğü zaman yine vuslat halindedir, kemâl hali de budur). Bu duruma göre sûfînin sahv hâli de Hakk iledir. O bütün nefsânî hazlardan fâni olmuştur. Gelen vâridler ona tesir etmez, içinde bulunduğu durumu değiştirmez. Bir kimsenin sırrı saf hâle gelirse şirb onun durumunu bulandırmaz. Gıdası şarap olan, şaraptan ayrı kalmağa sabredemez, onsuz yapamaz.


Şu şiir bu mânada okunur

"Şaşarım o kimseye ki Rabbımı zikrettim (hatırladım) der! O'nu hiç unuttum mu ki, unuttuğumu hatırlamak bahis konusu olsun? Aşkı kadeh kadeh içtim. Fakat ne şarap bitti, ne de ben kandım."


Yahya bin Muaz'ın ks, Sultanu'l Arifin Bayezid Bistâmî hazretlerine şöyle yazdığı nakledilir: "Burada biri var, aşk kadehinden öyle içti ki, bir daha sarhoş olmadı." Hazret ona şöyle cevap verdi: "Hâlindeki zaafa şaştım, burada biri var, dünyadaki bütün denizleri içtiği halde, ağzını açmış daha yok mu, diyor"



Malumdur ki yakınlık (kurb ve vuslat) kadehleri gaybden sunulur ve ancak eşyaya kul olmaktan kurtulan hür ruhlara ve azat edilmiş sırlara (kalplere) takdim edilir.




Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa:166
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
ρєяναηє
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 739


aşıklarının kıblesidir Şehr-i Muhammed


« Yanıtla #28 : 31 Mayıs 2010, 17:20:12 »

MAHV-İSBAT [1]





Mahv alışılan sıfatları (ve huyları) ortadan kaldırmak, isbât ise ibadetin hükümlerini (icaplarını) ifa etmektir .


Bir kimse kendi hâl ve hareketlerinden, zemmedilen huyları uzaklaştırır, onun yerine övülen hâl ve fiilleri koyarsa, o kimse mahv ve isbat sahibidir.


Üstad Ebu Ali Dekkak (radıyallahu anh) in şöyle dediğini işitmiştim: "Şeyhlerden biri bir zata dedi ki: Mahvettiğin şey nedir? İsbat ettiğin şey nedir? Adam cevap veremedi, sükût etti. Şeyh dedi ki: Vaktin (ve zamanın) mahv ve isbat olduğunu bilmiyor musun? Bir kimsenin mahv ve isbat hâli olmazsa, o kimse âtıl, tenbel ve ihmalkârdır" (o halde hiç durma, içinde yaşadığın vakit içinde kötü huylardan uzaklaş ve güzel huylar edin).


Mahv, zahirden ve bedenden, hataları mahvetme (izâle etme, silme) kalbten gafleti mahvetme, ruhtan illeti (Allah´tan başka bir şey görme hâli) mahvetme gibi kısımlara ayrılır. Hata ve günahın (bedenden izâle ve) mahvedilmesi, yerine (isbat, taat ve) muamelelerin konulması, mânasına gelir. (îsbat hâli). Gafletin mahvında, makamlarla ilgili çeşitli menzillere ulaşma hâlini isbat vardır. (Allah´la meşgul olmaya engel olan) illetin mahvında O´na vuslat vardır. Ubudiyet şartına ve kula göre mahv ve isbatın mânası budur.


Adamın biri Ebu Bekir Şiblî (radıyallahu anh)'ye: Seni mahzun bir halde görmemin sebebi nedir? Hakk seninle, sen de Hakk´la değil misin? dedi. Hazret dedi ki: "Ben O´nunla birlikte olsaydım; ben, ben olurdum. Fakat ben O´nda mahv (ve fâni olmuş bir) haldeyim.» (Bende tasarruf eden O´dur, benim irâde ve ihtiyarım yoktur. Ben yok, O vardır, ben bende değilim...).




Kuşeyri Risalesi - Abdul Kerim Kuşeyri - Hazırlayan Prf. Dr. Süleyman ULUDAĞ - Dergah Yayınları Aralık 2003 -  Sayfa:167
Logged

Ya Habiballah..

Günahlarım çok, dağ gibi; yüzüm kara, katran gibi, Bu yükten ve siyahlıktan tamam kurtulmaya geldim.
Temizler elbet hepsini, ihsan deryandan bir damla, Gerçi yüzüm kara, amel defterimle geldim.
Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz Canan! Su ile olmayan işler, hasıl olur o topraktan!

Hazreti Pir Zülcenaheyn Mevlana Halid-i Bağdadi kaddesallahu sırrahulaziz
Sayfa: 1 [2]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Kuşeyri Risalesinden Seçmeler « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: