Ukab
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
  
Offline
Mesaj Sayısı: 1127
|
 |
« : 28 Ekim 2009, 22:29:22 » |
|
Es Selamu Aleykûm
Allah’a (c.c) sonsuz hamd, habibi edibi Muhammed’ül Mustafa (s.a.v) efendimize, Âdem (a.s) ile Muhammed (a.s) arasında gelmiş geçmiş bulunan cümle Rasul’ü Kiram ve Nebi’i Zişan efendilerimize ayrı ayrı salat’u selam ederim.
Bu yazımda sizlerle Kur’an, Vahiy ve Peygamber kavramları üzerinde kısa bir söyleşi yapmak istiyorum. Öncelikle vahiy genel anlamda Allah’ın (c.c) peygamberlerine bildirdiği kelimelerdir; “Rabbinden sana vahyolunana uy 6/106, Sen, sana vahyolunana uy 10/109”.
Allah (c.c) peygamberlerin haricindeki insanlara ve bazı varlıklara vahyettiğini bildirmektedir. Bu anlamda, Musa (a.s) annesi, Meryem validemiz, insanın nefsi ve hayvanattan Arı’yı örnekleyebiliriz.
İki vahiy arasındaki fark ise, peygamberlere verilen vahiy genel anlamda, insanlar için bir nizam olmak ve tebliğ özelliğini taşırken, diğer vahiy şekli ve aslında ilham diye ifade edilmesi daha doğru olan kısım, bireyin yada varlığın Allah (c.c) tarafından yönlendirilme şeklinin bize anlatılışıdır.
Allah (c.c) nasıl vahyeder sorusunun cevabı ise Kur’an da şöyle verilmiştir, “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir. 42/51”. Peygamberlere insanları uyarmaları için gönderilen vahyin toplu haline ise kitap (2/285) demekteyiz.
Rabbimiz (c.c) hangi kavme kitap ve peygamber göndermişse, vahiyde de mutlaka o kavmin dilini kullanmıştır. Bu nedenle de Kur’an-ı Kerim Arapçadır “(Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır 41/3” Bu durum Arapçayı ve daha önceki kitaplarda kullanılan dilleri ayrıcalıklı hale getirmez. Bu ifadeyi kullanmamızdaki temel neden, kitabımız Kur’an-ı Kerim’in dilinin Arapça olması nedeniyle insanlarda, Allah’ın (c.c) lisanının (hâşâ) Arapça olduğu zannına kapılmaları ihtimalidir. Oysaki Rabbimiz (c.c) bundan beri ve müstağnidir.
Halbuki bizler, ellerimizde taşıdığımız Mushaf-ı Şerifin, kâğırt ve yazılarını değil, içerisindeki muhtevasının ve anlamının Allah (c.c) kelamı olduğunu biliriz. Bu arada Allah (c.c) onlardan razı olsun, kelam âlimlerimiz vahyi üç aşamaya ayırmışlardır:
a- Allah’ın (c.c) Cebrail’e (a.s) sessiz ve harfsiz bildirmesi. “yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder 42/51”
b- Cebrail’in (a.s) peygamberimize (a.s) Arapça olarak iletmesi. “O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. 53/4-5”
c- Peygamberimizin (a.s) insanlara sesli, harfli ve Arapça olarak tebliğ etmesi. “Biz onu, Kur'an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık; ve onu peyderpey indirdik. 17/106”
Bizler Allah’ (c.c) kelamı olarak ilk maddeyi kastederiz, yoksa ondan sonraki kısım mahlûktur. Bu bağlamda Allah (c.c) “Hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür 69/40” buyurmaktadır. Bunları ifade ettikten sonra bu defa Kur’an-ı Kerimin Arapça metniyle ilgili, meal okurken de bizlere ışık tutacağına inandığım bazı hususlara değinmek istiyorum.
Kur’an-ı Kerimi okurken, gerek ayetlerin kendi arasında ve gerekse ayetlerin sonunda bir takım harfler vardır. Bu harflerin elbette ki bir anlamı bulunmaktadır. Örneğin, metnin üzerinde gördüğümüz “ayn” harfi yeni konunun başladığını ve önceki konunun bittiğini haber verir. Bu durumda iki “ayn durağı” harfi arası bize bir konu bütünlüğünü haber vermektedir. Ayetleri, tek başına okuduğumuzda elde edeceğimiz anlamla, ayetin öncesi ve sonrasına bakarak (ki, buna “sıyak-sıbak” deniyor), konusal bütünlüğe bakarak elde edeceğimiz anlamda çok ciddi farklılıklar olduğu ehlince bilinmektedir. Yine metnin üzerindeki “tı ve özellikle mim” harfleri, ayetin doğru anlaşılabilmesi için, mutlaka orada durulması gerektiğini bildiren duraklardır. O duraklarda durulmadığı takdirde, ayetlerin anlamlarında değişiklikler olmaktadır. Ciddi çeviriler hariç, maalesef meallerde bu bahsettiğimiz unsurlara dikkat edilmemektedir ve bunu üzülerek ifade etmek ve meal okuyan kardeşlerimize hatırlatmak durumundayız.
Meâl kelimesi, normal olarak “tercüme” anlamında kullanılmamaktadır. Oysa toplumdaki genel kanaat “tercüme” anlamı taşıdığıdır, bu tamamen yanlış anlamadan kaynaklanan bir durumdur. Arapça tefsir kitaplarına baktığınızda orada da “meâl” kelimesi kullanıldığını görmeniz mümkündür. Dini lügatta “Tefsîr âlimlerinin yaptıkları tefsirlerin (açıklamaların) ışığı altında, yada kişinin kendi yorumuyla âyet-i kerîmelere verilen mânâ, açıklama” dır. Yani, meâl bire bir çeviri değildir. Meâller de uygulanan iki adet mana verme şekli vardır.
a- Ayetteki kelimelere, kelime kelime mana verip, aralarına parantez içerisinde ekler yaparak, anlam bütünlüğünü sağlamak.
b- Ayetin bütününü alıp, araya veya kelimelere parantez bağlantıları yapmadan, bütüne dayalı anlamsal mana vermek.
Tarihimizde, Türk tarihinde, Kur’an-ı Kerimin bugünkü anladığımız şeklinde ilk meal çalışması 1900’lü yıllarda yapılmıştır. 1980 li yıllara kadarki süreçte, toplumsal yaşadığımız süreç neticesinde bu anlamda ciddi çalışmalar olmamıştır. Şu an okumakta olduğumuz meallerin genel olarak 1980 den sonraya ait çalışmalar olduğu hepimizin bildiği bir gerçektir. Burada bu çalışmayı yapan kişilerin, hem Arapçaya ve dini kaynaklara vukufiyetinin gayet iyi olması gerektiği gibi, Türkçemizi de çok iyi bilmesi gerektiğini unutmamamız lâzımdır.
Neden yalnızca iyi derecede Türkçe ve Arapça bilmesi yeterli değil? Kur’ân-ı Kerim’de ki Arapça ile, normal Arapça’nın aynı olmadığı ehlince bilinmektedir. Bazı kelimelerin ise, dini literatürde anlamları çok değişebilmektedir. Mesela İslam öncesinde Araplar ziraatla uğraşan çiftçilere “kâfir” demekteydiler. Çünkü bu kelimenin anlamı “üzerini örten” demektir. İslam düşmanları da, bu Kur’anın Allah’ın (c.c) hak sözü olduğunu bildikleri halde, onu inkâr edip, hakikatin üzerini örtmeye çalıştıkları için, Allah (c.c) onlara da “kâfir” diye hitap etmiştir. Tabi bu durumdan sonra çiftçilere artık kâfir denmemektedir. Yine Kur’an da Namaz “salah” kelimesi ile ifade edilir. Oysaki, Arapçada salah kelimesinin anlamlarından biriside “Dua” dır. Nitekim bu ayetleri bu şekilde “dua anlamıyla” kabul edenlerin şu an var olduğunu unutmamak lazımdır.
Tekrar konumuza dönecek olursak, bahsettiğimiz gibi Kur'ana anlam veren kişi yukarıda saydığımız konularda uzman değilse, ayetlere Allah’ın (c.c) murad ettiği manayı değil, istemeyerekte olsa, farkında olmadan da olsa kendi anladığı manayı verecektir. Peki bu durumda, okuduğu mealden hükümler çıkarmaya çalışan, dinin diğer kaynaklarını dikkate almayan, Arapça dahi bilmediği halde Kur’an dan başka kaynak kabul etmeyen, meal okumakla yetinen insanları nasıl bir duruma sürükleyebileceğini düşünebiliyor musunuz? Ben şimdi bu konuda Allah’ın (c.c) insanları nasıl ikaz ettiğini sizlere hatırlatmak istiyorum;
Hakka 43. (O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 44. Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, 45. Elbette onu kıskıvrak yakalardık. 46. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).
Sabuni: Muhammed bazı sözler uydurarak söylemediğimizi, demediğimiz şeyleri bize nisbet etseydi Mutlaka güç ve kuvvetimizle ondan intikam alırdık
Elmalı: Eğer o elçi, bize karşı, yani biz ona söylemeden, yap veya yapma demeden, sanki biz söylemişiz gibi, bizim adımıza kendiliğinden bazı laflar uydurmaya kalkışsaydı
Mevdudi: peygamberin kendi kendine vahiy üzerinde herhangi bir eksiltme ya da artırma yetkisinin olmadığıdır. Eğer böyle yapacak olsa biz onu şiddetle cezalandırırız.
Fizilâl: "Eğer o, bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette O'ndan sağ elini alırdık sonra O'nun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı:
Kurtubi: "Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi" buyruğunda geçen: Uydurup isnad etseydi" buyruğu, kendisini olmadık bir külfetin altına sokarak kendiliğinden uydurduğu bir söz ortaya koymuş olsaydı, demektir.
Razi: "Eğer o (peygamber), Bize, Bizim demediğimiz bir sözü nisbet edecek olsaydı, ya delil getirmek suretiyle onu, bundan menederdik. Çünkü Biz, ona bu konuda muârazada bulunanları, getirip karşısına dikerdik. Böylece bu konuda yalancı olduğu ortaya çıkardı. Böylece de bu durum, onun davasının batıllığını gösterir, sözünü temelinden yıkardı. Yahut da, uyduracağı sözü tam söyleyeceği zaman, bütün gücünü-kuvvetini çekip alarak ona mani olurduk.
Şimdi burada ayetlerle birlikte, bazı tefsircilerin görüşlerini de kısa olarak verdim ki, konu daha net anlaşılsın. Eğer Allah’ın (c.c) peygamberi dahi, Allah’ın (c.c) demediği ve sonuçta murad etmediği bir şeyi, bunu Allah (c.c) böyle istiyor, böyle emrediyor, böyle diyor gibi isnat etseydi, Allah (c.c) onun can damarını koparırdı. Aman Allah’ım (c.c) bu ne büyük mesuliyet? Öyle tabi, Allah (c.c) adına söz söylemek hafif bir sorumluluk olur mu? Allah (c.c) buna müsaade eder mi, bunu hoş görürmü? Öyleyse, okuduğu mealden, kendi aklına göre hükümler çıkaranlar, Allah’ın (c.c) ayetlerini kendi nefsi hevasına göre tevil edip yorumlayanlar, çok büyük bir hata ve vebalin altına girmektedirler de farkında değiller
Kur’an ayetlerine bu şekilde yaklaşan ve bakan insanlar maalesef, peygamber efendimizi devre dışı bıraktıklarının, bunun Kur’ana aykırı olduğunun farkında olmadıkları gibi, yine farkında olmadan, vahyi Hz. Peygamberden daha iyi anlayıp, yorumlama iddiasına düştüklerini de görmemektedirler. Ne o meal çalışmasını yapan, nede onu okuyup anlamaya çalışan, ayetleri Hz. Peygamberden daha iyi anlayacağını sanıyorsa, onu böyle düşünmeye sevkeden aklı kaldırıp atsa bundan iyidir. Çünkü akıl bunu kabul etmez.
3/7. Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.
Peygamber efendimiz olmadan, Kur’an daki hangi ayetlerin müteşabih olduğunu bile bilmek mümkün değildir. Biz bu müteşabih ayetleri, efendimiz (s.a.v) bizlere bildirdiği için biliyoruz. Yoksa hangi ayetin müteşabih olduğunu Allah (c.c) bizlere göstermemiştir.
Allah'a karşı yalan uyduran, kendisine gelen gerçeği (Kur'an'ı) yalan sayandan daha zalim kimdir? 39/32
Bu ayet müşrikler hakkında inmiştir. Hâşâ ben kimsenin küfrüne hükmedecek değilim, bu benim haddimde değil. Bu yazıyı da o amaçla da yazmadım. İstedim ki, insanlar Allah’ın kitabını doğru anlayabilmek için, Hz. Peygamberi (s.a.v) bir kenara koymak hatasına düşmesinler. İstedim ki, meal metinlerini iyice mukayese etmeden, bazı kaynaklardan kontrol etmeden, cımbızla kelime çeker gibi, ayetleri kullanmasınlar. İstedim ki, Allah (c.c) adına söz söylerken ecrinin büyüklüğü kadar, sorumluluğunun büyüklüğünü de bilsinler.
Herkesin hata edebileceği gibi bizde bu sözlerimizde hata etmiş olabiliriz. Umarım sizde bizi uyarırsınız. Allah (c.c) cümlemizi, rızasından ayırmasın. Son nefesimizde iman-ı kâmile ile emaneti teslim etmeyi cümle Ümmeti Muhammed’e ihsan eylesin. Âmin Ya Muin
|