Kumandanlar Ordusu - MU'TE SAVAŞI
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
11 Åžubat 2012, 11:43:34
12196 Mesaj 2632 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  İslam Tarihi  |  Yazılar  |  Kumandanlar Ordusu - MU'TE SAVAÅžI 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Kumandanlar Ordusu - MU'TE SAVAÅžI  (Okunma Sayısı 552 defa)
Ukab
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« : 17 Haziran 2009, 13:46:31 »



Bu metin, M. Asım KÖKSAL'ın "İslam Tarihi" isimli eserinden iktibastır. Allah ondan razı olsun. Amin
[/B]


Gazanın Tarihi, İsmi ve Sebebi


Mute gazası, Hicretin 8. yılında Cumâdelûlâ ayında vuku bulmuştur.[1]

Bu gaza, Mute gazası, Ceyşü'l-ümerâ (Kumandanlar ordusu) gazası diye de anılır. [2]

Bu da, ya orduya müteaddit kumandanların katılışından veya orduya katlan mücahidlerin baÅŸka gaza ve seriyyelere nazaran daha çok sayıda oluÅŸundan, ya da, düşmanlarla karşılaşınca, son dere­cede çarpışma yapılışından dolayı idi. [3]

Mute; Şam sınırlarından Belka1 köylerinden bir köy, Şam yaylalarından bir yayla olup, kılıçların en iyisi orada yapılır ve ora kılıçlarına da, oraya izafetle, Meşârif yapısı kılıç denilirdi. [4]

Meşârif; Belka1 köylerindendir. [5]

Mute; Belka1 yakınındadır. Beytü'l-Makdis (Kudüs)'e iki merhaleliktir. [6]

Belka1 ise; Dımaşk nahiyelerinden olup Şam'la Vâdi'l-kurâ arasındadır. Amman'ın kasabasıdır.

Belka'da, birçok köyler ve geniş ekinlikler vardır. Buğdayının iyiliği, dillere destandır. [7]

Mute halkı, Gassanlarla Rumlardan karışıktı. [8]

Mute gazasının sebebine gelince; Peygamberimiz Aleyhisselam Benî Lehblerden Haris b. Umeyr el-EzdPyi, Busrâ hükümdarına bir mektupla göndermişti. [9]

Rivayete göre; Haris b. Umeyr, Peygamberimiz Aleyhisselamın mektubunu Şam'a, Rum Kayserine götürmekte idi. [10]

Haris b. Umeyr, Mu'teye varınca, durdurulup Şurahbil b. Amr el-Gassânî'nin huzuruna çıkarıldı. [11]

Şurahbil b. Amr, Kayser'in Şam ülkesi valilerindendi. [12]

Åžurahbil, Haris b. Umeyr'e:

"Sen nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu.

Haris b. Umeyr

"Åžam'a!" dedi.

Åžurahbil:

"Sen Muhammed'in elçilerinden olmayasın (olabilirsin)?" dedi.

Haris b. Umeyr

"Evet! Ben Resûlullahın elçisiyim!" dedi. [13]

Şurahbil emretti; Haris b. Umeyr bir iple bağlandıktan sonra, götürülüp boynu vuruldu! [14]

O güne kadar, Hâris'in şehit edilişi, Peygamberimiz Aleyhisselama çok ağır geldi.

Peygamberimiz Aleyhisselam, hemen Müslümanları topladı. [15] Onlara, Haris b. Umeyr'in şehit edildiği yeri ve kendisini kimin şehit ettiğini haber verdi. [16] Kendilerini, Cüruf ordugâhında toplanmaya davet etti. [17]

Müslümanlar, hemen Cüruf ordugâhında toplandılar. [18]

Peygamberimiz Aleyhisselam, daha önce, Ka'b b. Umeyr'in kumandası altında 15 kiÅŸilik İslâm pro­paganda heyetini Åžam'ın Zât-ı Atlah nahiyesinde ÅŸehit edenlere askerî bir birlik göndermeye niyetlenmiÅŸ ise de, oradaki halkın baÅŸka bir yere çekip gittiklerini haber alınca, bundan vazgeçmiÅŸ bulunuyordu. [19]

Zât-ı Atlah halkı, Kudâalardan olup, Sedus adında bir liderin idaresi altında idiler. [20]



Mu'te Mücahidlerinin Sayısı ve Orduya Kumanda Edeceklerin Belirlenişi



Silahlanıp yola çıkmaya hazırlanan İslâm mücahidlerinin sayısı 3.000 idi.[21]

Peygamberimiz Aleyhisselam, öğle namazını kıldırdıktan sonra, oturdu. Ashab da, çevresinde, ken­disiyle birlikte oturdular.

O sırada, Numan b. Funhus (Mahs) adındaki Yahudi de, gelip halk ile birlikte Peygamberimiz Aleyhisselamın başucunda durdu. [22]

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Cihada çıkacak olan şu insanlara, Zeyd b. Harise kumandandır!

Zeyd b. Harise öldürülürse, Cafer b. Ebu Talib kumandandır!

Cafer b. Ebu Talib öldürülürse, Abdullah b. Revâha kumandandır! [23]

Abdullah b. Revâha da öldürülürse, Müslümanlar, aralarından münasip birini seçsinler ve onu kendilerine kumandan yapsınlar!" buyurdu. [24]

Peygamberimiz Aleyhisselam ordunun kumandanlığına Zeyd b. Hârise'yi tayin buyurduğu zaman, Hz. Cafer sıçrayıp kalktı ve:

"Anam, babam sana feda olsun ey Allah'ın Peygamberi! Zeyd'i benim üzerime kumandan tayin ede­ceÄŸini sanmamıştım!?" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Sen emre göre hareket et! Hangisinin hakkında daha hayırlı olduğunu bilmezsin!" buyurdu. [25]

Bunun üzerine, Müslümanlar ağlamaya başladılar ve:

"Yâ Rasûlallah! Keşke sağ kalsalar da, kendilerinden yararlansaydık!" dediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam, cevap vermeyip sustu. [26]

Yahudi Numan b. Funhus:

"Ey Ebu'l-Kasım! Eğersen gerçekten peygambersen, az veya çok adlarını andığın kişilerin hepsi ölürler.

Çünkü, İsrail oğulları içinde zuhur eden peygamberler bir adamı bir cemaat üzerine kumandan tayin ettikleri ve 'Filan, filan öldürülecek!' dedikleri zaman, yüz kişinin bile adını anmış olsalar, onların hepsi ölürler, sağ kalmazlardı!" dedi.

Sonra da, Zeyd b. Hâriseye dönüp:

"Vedanı, vasiyetini yap!

EÄŸer Muhammed gerçekten peygamberse, artık sen hiçbir zaman onun yanına geri dönemeye­ceksin!" dedi.

Zeyd b. Harise ise:

"Ben şehadet ederim ki; o, hiç şüphesiz, gerçek peygamberdir!" dedi. [27]

Mücahidlerin Medine'den yola çıkacakları sırada, Peygamberimiz Aleyhisselam beyaz bir sancak, bayrak bağlayıp Zeyd b. Hârise'ye verdi. [28]

Haris b. Umeyr'in öldürüldüğü yere kadar gitmesini ve orada bulunanları İslâmiyete davet etmesini, Müslümanlığı kabul ederlerse, ne âlâ; kabul etmedikleri takdirde, Allah'ın yardımına güvenerek onlarla çarpışmasını emir buyurdu.

Uğurlamak üzere, Veda yokuşuna kadar, mücahidlerle birlikte gitti ve orada durdu[29] ve:

"Ben size Allah'ın buyurduklarını yerine getirmenizi, yasakladıklarından sakınmanızı, Müslümanlardan yanınızda bulunanlara karşı hayırlı olmanızı, iyi davranmanızı tavsiye ederim!

Allah yolunda ve Allah'ın ismiyle gaza ediniz. Allah'ı tanımayanlarla çarpışınız!

Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz!

Ahde vefasızlık göstermeyin iz!

Küçük çocukları öldürmeyiniz!

Müşriklerden, düşmanınla karşılaştığın zaman, onları üç husustan birisine davet et! Onlardan hangisine icabet ederlerse, icabetlerini kabul et, onlardan elini çek!

Sonra, onları, Muhacirler yurdu olan Medineye, yurtlarını değiştirmeye davet et!

Onlar davetine icabet eder, senin dediÄŸini yaparlarsa, Muhacirlerin sahip oldukları haklara kendi­lerinin de sahip olacaklarını ve onların mükellef bulundukları vazifelerle kendilerinin de mükellef olacak­larını bildir!

Eğer Müslüman olup yurtlarında oturmayı tercih ederlerse, Müslümanlardan, göçebe Araplar gibi olacaklarını ve onlar hakkında uygulanan ilahî hükmün kendileri hakkında da uygulanacağını, harp ganimetinden kendilerine birşey verilemeyeceğini ve ganimetten ancak Müslümanların yanında savaşmış olanların yararlanacağını haber ver!

EÄŸer Müslüman olmaya yanaÅŸmazlarsa, onları cizye vermeye davet et! Onlardan, bunu yapanlar­dan elini çek!

Cizye vermeye de yanaşmazlarsa, Allah'ın yardımına sığınarak onlarla çarpış.

EÄŸer kuÅŸattığın kale veya ÅŸehir halkı, senden, kendileri için Allah'ın ve Resûlünün emanını ister­lerse, sen onlara Allah ve Resûlü adına eman verme! Fakat, kendi emanını, babanın emanını ve arkadaÅŸlarının emanını ver!

Çünkü, siz kendinizin ve babalarınızın vermiş olduğunuz eman sözünü bozacak olursanız, bu, Allah ve Resûlü adına vermiş olduğunuz eman sözünü bozmanızdan, sizin için, vebal bakımından daha hafiftir!" buyurdu. [30]

Birçok halk da, ordugâha kadar gelip, kumandanlarla vedalaştılar ve onlara dua ettiler.

Mücahidlerden bazıları da, halktan bazılarıyla vedalaştılar. [31]

Ordu karargâhtan hareket ettiği zaman, Müslümanlar:

"Allah sizleri hertehlikeden korusun! Yine, sağ salim ve ganimetler elde etmiş olarak geri çevirsin!" diyerek seslendiler. [32]



Abdullah b. Revâha'nın Vedalaşırken Ağlaması ve Ağlamasının Sebebi



Abdullah b. Revâha, yanındaki kumandan arkadaşlarıyla birlikte vedalaştıkları sırada ağladı.

Ona:

"Ey Revâha'nın oğlu! Ne için ağlıyorsun?" diye sordular.

Abdullah b. Revâha:

"Vallahi, ben ne dünya sevgisinden, ne de sizleri özleyeceğimden ağlıyor değilim!

Fakat, ben, Yüce Allah'ın Kitabından, içinde Cehennem ateÅŸi anılan; 'İçinizden, Cehenneme uÄŸra­mayacak yoktur! Bu, Rabbinin yapmayı üzerine vacib kıldığı bir gerçektir!1 [Meryem: 71] âyetini okurken, Resûlullah Aleyhisselamdan iÅŸitmisimdir.

Cehenneme uğradıktan sonra, oradan selametle nasıl geri dönebileceğimi bilmiyorum ve bunun için ağlıyorum!" dedi.

Müslümanlar

"Allah sizin yardımcınız olsun! Sizleri her tehlikeden korusun! Sizi sağ salim geri çevirsin!" dediler.

Abdullah b. Revâha, onlara:

"Fakat, ben, Rahman olan Allah'tan, yarlıganmak, kanları fışkırtıp köpürten bir kılıç darbesiyle, yahut ciÄŸer ve barsakları kasıp kavuran bir kargı saplamasıyla ÅŸehit olmak isterim ki; kabrime uÄŸrayan­lar, 'Allah, bu savaşçıya doÄŸru yolu göstermiÅŸ, o da doÄŸru yolu bulmuÅŸtur!1 desinler" mealli beyitleri okudu.

Ordunun gitmeye hazırlandığı sırada, Abdullah b. Revâha Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına vanp Peygamberimiz Aleyhisselamla vedalaştıktan sonra:

"Allah, Musa'ya olduğu gibi, sana olan ihsanlarını da sabit ve devamlı kılsın! Yardım olunan ve zafere kavuşturulanlar gibi, sana da yardımını ihsan buyursun!

Ben, sana Allah tarafından hayır (peygamberlik) ihsan olunduğunu hemen anlamı sırrıdır. Allah bilir ki, ben keskin görüşlüyümdür. Sen, hiç şüphesiz, Allah'ın Resûlüsün!" mealli beyitleri okudu.[33]

Abdullah b. Revâha:

"Allah sana olan ihsanını sabit ve devamlı kılsın!" dediği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam da, ona:

"Ey Revâha'nın oğlu! Allah seni de iyilikte en güzel şekilde sabit ve devamlı kılsın!" diyerek cevap verdi. [34]

Abdullah b. Revâha:

"Yâ Rasûlallah! Bana nasihatini arttır!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Allah'ı daima zikret! Çünkü, Allah'ı zikr, umduğuna ermende sana yardımcı olur!" buyurdu. [35]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Seniyetü'l-Veda'da mücahidlerle vedalaştı. [36]

Onlara:

"Haydi, Allah'ın ismiyle gaza ediniz!

Allah'ın ve sizin Şam'da olan düşmanlarınızla çarpışınız!

Orada, Nasranîlerin kiliselerinde, halktan ayrılmış, kendilerini ibadete vermiÅŸ birtakım kimseler bula­caksınız. Sakın onlara dokunmayınız!

Onların dışında, başlarında şeytanların yuvalandıkları daha bir takım kimseler de bulacaksınız. Onların başlarını kılıçla koparınız!

Siz, ne bir kadını, ne süt emen bir çocuÄŸu, ne yaÅŸlanmış birpîr-i f anîyi öldürecek; ne bir aÄŸaç yaka­cak veya kesecek, ne de bir ev yıkacaksınız!" buyurdu[37] ve kendilerini sis bürüdüğü ve hiçbir yeri göre­mez bir halde bulundukları sırada, sabahlamadıkça, Mu'teye girmekten de nehyetti. [38]

Peygamberimiz Aleyhisselam, mücahidlerle vedalaşıp Medine'ye dönerken, Abdullah b. Revâha Peygamberimiz Aleyhisselamı şu beyitle selamladı:

"Geride kalan hurmalıkta kendisine veda ettiğim zâta, o en hayırlı uğurlayıcıya, en hayırlı dosta selam olsun!" [39]

İslâm mücahidleri Medine'den ayrıldılar. [40]



Şurahbil'in Savaşmaya Hazırlanışı



Şurahbil b. Amr, İslâm mücahidlerinin kendisine doğru gelmekte olduklarını haber alınca, pek çok asker topladı.[41]

Topladığı askerlerin sayısı 100.000'i aşkındı. [42]

Şurahbil, Müslümanların geleceği yollara gözcüler (casuslar) çıkardı. [43]

İslâm mücahidleri, Vâdi'l-kurâya gelip konakladılar ve orada günlerce oturdular.

Şurahbil b. Amr, kardeşi Sedus'u veya Vebr b. Amr1!, ileri birliği olarak ileri sürmüştü. [44]

Mücahidler, Sedus'un 50 kişilik birliğini bozguna uğrattılar. [45]

Sedus öldürülünce, Şurahbil korktu, kalesine sığındı. [46]

Mücahidler, yollarının üzerindeki bir köye uğramışlardı.

Kale halkı, mücahidlerden birini vurup şehit ettiler. [47]



Mücahidlerin Maan'da Durup Durumu Gözden Geçirmeleri


İslâm mücahidleri yollarına devam ederek Şam topraklarından Maan (Muan)'a vardılar.

Kayser Herakliyus'un 100.000 askerle Belka' topraklarından Meab'a gelip konduğunu ve Beliyy kabilesinden Malik b. Zafile adında birinin kumandası altında Lahm, Cüzam, Kayn, Behra1, Vâil, Bekrve Beliyy Hıristiyan Araplarından 100.000 kişilik bir kuvvetin de gelip onlara katıldığını haber aldılar.[48]

Başka rivayete göre; toplanan düşmanların sayısı 150.000 veya 200.000'i Rumlardan ve 50.000'i Hıristiyan Araplardan olmak üzere 250.000 idi. Bunların yanlarında atlar ve silahlar da bulunuyordu. Müslümanlar ise, bunlardan ımahrumdu. [49]

Lahm ve Cüzam, çöl Arapları olup Hıristiyandılar.

Behra1, Beliyy ve Kayn da, Kudâa kabilelerinden idiler. [50]

Kudâa kabileleri; Benî Mehre, Benî Behra1, Benî Beliyy, Benî Cüheyne, Benî Selaman, Benî Selih ve Benî Huşeyş kabileleridir. [51]



Benî Ganmlerden Rum Ordularına Katılmayanların ÇoÄŸalmaları, Katılanların Azalıp Küçülerek  Yoksul Düşmeleri   


Rumlara katılan Arap kabilelerinden Lahmlar:

Beni'd-Dârlar, Benî Nadrlar, Benî Râşideler, Benî Hadesler ve BenîZu'rlar gibi dallara ayrılmakta idiler.[52]

Benî Hadeslerin kâhin bir kadınları vardı.

Kadın, Peygamberimiz Aleyhisselamın askerinin gelmekte olduğunu işitince, Benî Hadeslerden olan kavmi Benî Ganmlere:

"Ben sizi gollerinin ucuyla, hınçla bakan, atlarını yedeklerinde taşıyan ve kanlar döken bir kavme karşı koymaktan sakındırırım!" diyerek onlan uyardı.

Benî Ganmler de, onun sözünü tutup Lahmlerden ayrıldılar.

Benî Hadeslerden bir kol olup o zaman Müslümanlarla savaşan Benî Sa'lebeler ise, bundan sonra gitgide azaldılar, küçüldüler, küçüldüler ve yoksul düştüler. [53]



İslâm Mücahidlerinin Maan'da Durum Değerlendirmesi Yapmaları


İslâm mücahidleri, durumu gözden geçirmek üzere Maan'da iki gece (iki gün) oturdular.[54]

Zeyd b. Harise; Rumların İslâm mücahidleriyle çarpışmak için pek çok asker toplamış olduklarını haber verip, bu yolda ne yapmak gerektiğini mücahidlere sordu.

Mücahidler:

"Rumlarla karşılaÅŸmaktan vazgeçip memleketlere akın yap! Halklarını esir al, Medine'ye dön!" dedil­er.

Abdullah b. Revâha susuyor, konuşmuyordu.

Zeyd b. Harise, ona bu hususta ne düşündüğünü sordu.

Abdullah b. Revâha:

"Biz, ganimetler elde etmek için yola çıkmadık. Fakat, Rumlarla karşılaşmak için yola çıktık!" dedi. [55]

Diğer mücahidler ise:

"Resûlullah Aleyhisselama yazı yazıp düşmanımızın sayısını bildirelim. Bize savaş erleri yetiştirmesini, ya da bu yolda yapmak istediği şeyi bize emretmesini isteyelim" dediler.

Bu hususta söz ve görüş birliğine vardılar. [56]

Abdullah b. Revâha:

"Ey kavmim! Vallahi, sizin ÅŸimdi istememiÅŸ olduÄŸunuz ÅŸey, arzulayıp elde etmek için sefere çık­tığınız ÅŸehitliktir! [57]

Biz, insanlarla, ne sayıca, ne silahça, ne de at ve süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allah'ın bizi şereflendirdiği şu din kuvvetiyle savaşıyoruz!

Gidiniz, çarpışınız! Bunda muhakkak iki iyilikten biri; ya zafer, ya da şehitlik vardır! [58]

Vallahi, Bedir savaşı gününde yanımızda iki at, Uhud savaşı gününde de bir tek at bulunuyordu.

Eğer bu seferimizde düşmana galip gelmek kaderde varsa, zaten Allah'ın ve Peygamberimizin bize va'di de böyledir, Allah va'dinden cayar değildir.

Eğer kaderde şehitlik varsa (şehit olur, daha önce şehit olan) kardeşlerimize böylece Cennetlerde kavuşmuş oluruz!" dedi.

Abdullah b. Revâha'nın bu sözleri, mücahidleri cesaretlendirdi: [59]

"Vallahi, Revâha'nın oğlu doğru söyledi!" dediler, yollarına hızla devam ettiler. [60]


Abdullah b. Revâha'nın Şehitlik Özlemi


Zeyd b. Erkam der ki:

"Ben, Abdullah b. Revâha'nın terbiyesi altında bir yetimdim.

Kendisi Mu'te seferine çıktığında, beni de devesinin terkisine bindimnişti.

Vallahi, geceleyin, biraz gidince, onun ÅŸu beyitleri okuduÄŸunu iÅŸittim:

'Ey devem! Beni ve yükümü, Kumluktaki kuyuya vardıktan sonra dört konak daha götürsen, artık seni başka sefere çıkarmayacağım!

Sen sahipsiz, kendi başına, serbest kalacaksın!

Ben herhalde geriye, ailemin yanına dönmeyeceğim!

Umarım ki, şehit olacağım!

Müslümanlar geldiler, beni kalmaya iştiyaklı olarak Şam topraklarında bıraktılar.

Artık, ne hurması zahir olmuş, yağmur suyu ile sulanan ağaçlar, ne de suya kanmış, diplerinden sulanan hurma ağaçlan umurumda değildir!1

Kendisinden bunları işitince, ağladım.

Abdullah b. Revana, bana kamçısıyla dokunarak:

'Ey yaramaz! Allah'ın bana şehitlik nasip etmesinden ve senin de hayvan üzerinde, yolculuk eşyalarının iki yanı arasında geri dönüp gitmenden sana ne zarar olur?[61]

Ben, böylece, şu dünyanın dert ve tasalarından, üzüntülerinden, hadiselerinden kurtulmuş, rahata kavuşmuş olurum!1 dedi.

Geceleyin inip iki rekat namaz kıldı. Namazının sonunda uzunca bir dua etti ve bana:

'Ey çocuk!' diye seslendi.

'Buyur!' dedim.

'Bu seferde, inÅŸaallah, bana ÅŸehitlik nasip olacak!1 dedi." [62]



İbn Ebi Sebre'nin Mu'te'de Kalesini İslâm Mücahidlerine Açışı ve Mücahidlerin Meşârif  Köyünde Düşman Ordularıyla KarşılaÅŸmaları ve SavaÅŸ Düzenine Girmeleri   


İslâm mücahidleri, Mu'te'de İbn Ebi Sebretü'l-Gassânî ile buluştular.

İbn Ebi Sebııe, kalesini üç gün Müslümanlardan başkasına kapalı tutup, içeriye kimse almadı.[63]

Mücahidler, ilerleyerek Belka1 sınırlarına varıp dayandıkları zaman, Belka1 köylerinden, Meşârif diye anılan köyde, Herakliyus'un Rum ve Hıristiyan Araplardan mürekkep ordularıyla karşılaştılar. Düşmanlar, mücahidlere doğru yaklaşmaya başladılar.

İslâm mücahidleri de, Mu'te köyüne doÄŸru yönelip, onun yanında, düşmanlarla çarpışmak için hazır­landılar.

Sağ kol, Benî Uzrelerden Kuttıe b. Katâde'nin;

Sol kol da, Ensardan Ubâye (Ubâde) b. Malik'in kumandası altında idi.[64]



Düşman Ordularının Göz Kamaştıran Güçleriyle Çarpışmaya Başlanılışı


Ashabdan Ebu Hutıeyre derki:

"Mute savaşında ben de bulundum.

Müşrikleri gördüğümüz zaman, sayı, silah, at... (gibi askerî), atlas, ipek ve altın gibi (malî güç) bakımından, bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında hiç kimse dayanamayacak derecede olduklarını gördük! Gözüm kamaştı!

Sabit b. Erkam, bana:

'Ey Ebu Hureyre! Sana ne oldu? Sen, galiba, pek çok orduların toplandığını görünce, şaşırmış gibisin?1 dedi.

'Evet!' dedim.

Sabit b. Erkam:

'Bizi Bedir'de görmedin mi? Biz orada çokluk sebebiyle mansur ve muzaffer olmuş değildik!' dedi."[65]


Düşman Ordularıyla Çarpışmaya Girişilmesi ve Zeyd b. Hârise'nin Şehit Oluşu


İki taraf askerleri, başlarında kumandanları olduğu halde,[66] şiddetle çarpışmaya başladılar! [67]

Peygamberimiz Aleyhisselamın haberverdiğine göre; şeytan hemen gelip Zeyd b. Hârise'ye hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi.

Zeyd b. Harise:

"Bu an, mü'minlerin kalblerinde imanı berkiştimnekzamanıdır!

Halbuki, sen bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!?" dedi[68] ve sırtında zırh gömleği, altında atı, Peygamberimiz Aleyhisselamın bayrağı elinde olduğu halde, çarpışmaya girişti. [69]

Vücudu Rumların mızraklanyla delik deÅŸik edilip kanları saçılıncaya kadar, çarpışmaktan geri dur­madı. [70]

En sonunda, cansız olarak yere düştü, şehit oldu. [71]

Yüce Allah ondan razı olsun!

Zeyd b. Harise, şehit olduğu zaman, ellibeş yaşında idi. [72]



Hz. Cafer'in Kumandayı Ele Alışı ve Şehit Oluşu


Zeyd b. Harise şehit olunca, sancağı Hz. Cafer aldı.[73]

Zeyd b. Harise'nin zırh gömleğini sırtına giydi ve atına bindi. [74]

Şeytan gelip ona da hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi.

Hz. Cafier:

"Bu an, mü'minlerin kalblerinde imanı berkiştimnekzamanıdır!

Halbuki, sen bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!?" dedi, [75] ilerledi. Düşmanlar

"Bunu arkadaşının yanına ulaştıracak kim var?" diye birbirlerine seslendiler.

İçlerinden birisi:

"Ben ulaştırırım!" dedi. [76]

Hz. Cafier, çarpışa çarpışa, düşmanların ortalarına kadar dalmış bulunuyordu.

Kurtuluş yolu olmadığını görünce, atından yere atladı ve onu sinirledikten sonra, son nefesine kadar çarpıştı. [77]

"Cennet kokusundan daha güzel koku yoktur!" diyerek[78] çarpışırken, düşmanlartarafından vurulup bir eli kesildi. Sancağı öbür eline aldı.

O eli de vurulup kesilince, sancağı koltuğunun altına kıstırdı. [79]

O sırada, Rumlardan bir adam, varıp mızrağını sapladı. [80]

Sonra da, kılıçla vurarak onu ikiye ayırdı. [81]

Hz. Cafier, cansız olarak yere düştü, şehit oldu. [82]

Yüce Allah ondan razı olsun!

Abdullah b. Ömer der ki:

"Cafer b. Ebu Talib'i ölüler arasında aradık, kendisinin vücudunda doksandan fazla mızrak, ok, kılıç yarası bulduk!"[83]

Hz. Cafier, şehit olduğu zaman, otuzüç yaşında idi. [84]



Abdullah b. Revâha'nın Kumandayı Ele Alışı ve Şehit Oluşu



Hz. Cafer şehit olunca, Ebu'l-Yeser Amr el-Ensârî, bayrağı (sancağı) alıp Abdullah b. Revâha'ya vendi.[85]

Abdullah b. Revana, sancağı alınca, atının üzerinde olduğu halde, düşmanlara doğru ilerledi.

İlerlerken de, nefsini kendisine boyun eğdirmeye ve bazı tereddütlerini gidermeye uğraşıyor ve şöyle diyordu:

"Ey nefis! Ben seni indirmeye (kendime boyun eÄŸdirmeye) yemin ettim!

Sen ya kendiliÄŸinden ineceksin, ya da zorla inersin!

İnsanlar, toplanmış, bağırıyor ve ağlamaklı olarak terci1 ediyor ('İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun=B izler Allah'ın [kullany]ız ve O'na dönücüleriz!1 diyor) iken, sana ne oluyor ki, seni Cennetten pek hoşlanmıyor görüyorum?!

İtmi'nanlı, huzurlu zamanların epey oldu.

Sen, eski bir su kırbasında azıcık safi bir su damlasından başka nesin ki?

Ey nefis! Sen şimdi öldürülmesen, er geç öleceksin ya!

Bu öyle bir ölüm ateşidir ki; sen ona girmiş bulunmaktasın!

İşte, özleyip durduğun şey sana verilmiş bulunmaktadır!

Eğer sen o iki kişinin (Zeyd b. Harise ile Cafer b. Ebu Talib'in) yaptıkların yapar (şehitliği tercih eder)sen, doğru bir iş yapmış (muradına ermiş) olursun! [86]

EÄŸer gecikirsen, bedbaht olursun!" [87]

Abdullah b. Revâha, nefsinin tereddüdünü hâlâ giderememiş olmalı ki, ona:

"Ey nefis! Şehitlikten seni çekindiren, sakındıran hangi şeylerdir?

Eğer çekinmen zevcem filanca hatundan mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, o üç talakla boşan-m iştir!

Eğer çekinmen filan filan kölelerimden mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, onlar zaten azad edilmişler, hürriyetlerine kavuşturulmuşlardır.

Yok eğer çekinmen bakımsız, verimsiz hale gelmiş bulunan bahçemden, bostanımdan mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, o, Allah'a ve Resûlullaha bırakılmış (vakfedilmiş) bulunuyor!" dedi. [88]

Abdullah b. Revâha, çarpıştıktan sonra, iki dostunun yaptığı gibi, atından indiği, zırh gömleğini sırtından çıkardığı sırada, [89] amcasının oğlu, ona üzeri kurumuş etli bir kemik getirdi ve:

"Al, bunu ye de, biraz güçlen!

Çünkü, sen, hayatında hiç karşılaşmadığın şeyle bugün karşılaştın!" dedi. [90]

Abdullah b. Revâha, üç günden beri hiçbir şey yememişti. [91]

Kurumuş etli kemiği amcasının oğlundan alıp ondan azıcık ısırmıştı ki, o sırada, Müslümanların bulundukları köşede bir kargaşalık koptu, sınma ve bozulma oldu.

Abdullah b. Revâha, kendi kendine:

"Sen hâlâ dünyadasın! Dünyada yiyip içmekle uğraşıyorsun!?" diyerek kendisini kınadı ve hemen elindeki etii kemiği yere attı. Kılıçla, çarpışmaya girişti. [92]

Vücuduna saplanan mızraklarla yaralandı.

Müslümanlarla düşmanların safları arasında yere yıkıldı ve:

"Ey Müslümanlar topluluğu! Kardeşinizin cesedini (düşmanlar tarafından kesilip biçilerek) oyuncak ettirmeyin!" dedi ve çok geçmeden de, kaldırıldığı yerde can verdi. [93]

Yüce Allah ondan razı olsun!

Abdullah b. Revâha şehit olup sancak yere düşünce, Müslümanlar, müşrikler birbirlerine kanştılar! [94]

Müslümanlar görülmedik bir bozguna uğradılar, darmadağın oldular. [95]

İki kişi birarada görülmez oldu. [96]

Müşrikler Müslümanların arkalarına düştüler. Müslümanlardan bazıları şehit oldular. [97]



Kutbe b. Âmir'in Müslümanları ÖğütleyiÅŸi ve Sabit b. Akrem'in Sancağı ve Kumandayı Halid b.   

Velid'e Tevdi EdiÅŸi   



Kutbe b. Amir:

"Ey kavmim! İnsanın yüzyüze öldürülmesi, arkasından vurulup öldürülmesinden daha iyidir!" diy­erek arkadaÅŸlarına sesleniyor, fakat hiçbir dinleyen, onun davetine icabet eden olmuyordu. [98]

Abdullah b. Revâha şehit olunca, [99] Ebu'l-Yeser Ka'b b. Umeyr, sancağı alıp BenîAclanlardan Sabit b. Akrem'e vermişti. [100]

Sabit b. Akrem, sancağı alır almaz[101] koştu ve mücahidlerin önüne geçti. Sancağı yere dikti[102] ve:

"Ey insanlar! Ey Ensar hanedanı! Bana doğru geliniz!" diyerek seslenmeye başladı.

Müslümanlar, her taraftan, sıçraşıp Sabit b. Akrem'in başında toplandılar. [103] Sabit b. Akrem:

"Ey Müslümanlar topluluğu! Siz, içinizden birini kendinize kumandan olarak seçiniz ve onun çevresinde toplanınız!" dedi.

Mücahidler:

"Biz seni kumandan seçtik. Biz sana razıyız!" dediler.

Sabit b. Aknem:

"Ben bu iÅŸi yapamam!" dedi. [104]

Halid b. Velid'e bakıp:

"Ey Ebu Süleyman! Al sen şu sancağı!" dedi.

Halid b.Velid:

"Ben bu sancağı senden alamam. Sen buna benden daha lâyıksın! Çünkü, daha yaşlısın ve Bedir savaşında da bulunmuş bulunuyorsun!" dedi.

Sabit b. Akrem:

"Al şunu be adam! Vallahi, ben onu ancak sana vermek için aldım!" dedi. [105]

Halid b.Velid:

"Gel, sen bunu bana verme!" dedi.

Sabit b. Aknem:

"Sen çarpışma usulünü benden daha iyi bilirsin!" dedi ve Müslümanlara da:

"Halid'i kumandan seçme hususunda görüş ve söz birliği ediyor musunuz?" diye sordu.

Müslümanlar, hep birden, "evet!" dediler. [106]

Müslümanlar Halid b. Velid'in kumandanlığı üzerinde böyle söz ve görüş birliğine varınca, [107] Halid b.Velid sancağı aldı. [108]



Müslümanların Saldırıya Geçip Düşmanlardan Bir Kısmını Bozguna Uğratmaları


Halid b. Velid, sancağı alır almaz saldırıya geçti.

Düşmanlar da saldırıya geçtiler. Halid b. Velid'in yerinden kımıldamadığını görünce, şaşırdılar.

Saldırıya geçen Müslümanlar ise, Rumların topluluklarından bir topluluğu bozguna uğrattılar ve dağıttılar.[109]

Sağ kol kumandanı Kutbe b. Katâde, Hıristiyan Arapların kumandanı Malik b. Zafile'yi mızrakla yaraladıktan sonra, boynuna kılıçla vurup başını gövdesinden ayırdı .[110]



Halid b. Velid'in Düşmanları Şaşırtan ve Maneviyatlarını Sarsan Bir Tedbire Başvuruşu


Halid b. Velid; geceyi geçirip sabaha çıkınca, mücahidlerin önde bulunanlarını arkaya, arkada bulu­nanlarını öne, saÄŸ yandakilerini sol yana, sol yandakilerini de saÄŸ yana geçirdi.

Rumlar, sabahleyin, daha önce tanıdıkları o bayraklı, ÅŸekil ve kıyafetli Müslümanlardan baÅŸkalarıy­la karşılaşınca, hoÅŸlanmadılar ve:

"Herhalde, bunlara yardımcı kuvvetler gelmiş!" dediler.

Yüreklerine korku düştü.[111]

Halid b. Velid:

"O gün, benim elimde yedi kılıç parçalandı! Elimde, ağzı enli Yemen yapısı kılıçtan başka dayanan kalmadı!" demiştir. [112]

Müslümanlar, bozguna uğrattıkları düşmanlardan, az çok ganimet de aldılar. [113]

Nitekim, Huzeyme b. Sabitin Rumlardan kendisiyle çarpışan bir adamı öldürünce onun miğferinden aldığı yakutu Hz. Ömer'in (veya Hz. Osman'ın) halifeliği devrinde 100 dinara satıp bir hurma bahçesi satın aldığı; [114]

H i my eril erden bir mücahidin de, Rumlarla Kudâaların Hıristiyan Araplarından karışık bir toplulukla çarpışıldığı sırada, eğeri altın sırmalı bir at üzerinde bulunan ve kını altın sırmalı kılıçlı bir Rumu öldürüp atını ve silahını aldığı bildirilmektedir. [115]



Mu'te'de Kaç Gün ve Ne Kadar Düşmanla Çarpışıldığı ve Halid b. Velid'in Bir Avuç Mücahidi  SavaÅŸ Yerinden Nasıl Bir Ustalıkla Geri Çekmeyi BaÅŸardığı   


3.000 İslâm mücahidi, Mute'de 200.000[116] veya 250.000[117] kişilik mücehhez düşman ordularıyla yedi gün çarpıştılar. [118]

Gerek sayı, gerek savaş araç ve gereçleri bakımından yetmiş seksen kat fazla güce sahip bulunan düşman orduları, her an, umumî bir saldırıyla Müslümanları kuşatıp son neferlerine kadar hepsini yok edebilirlerdi. [119]

İşte, Halid b. Velid, böyle bir avuç İslâm mücahidi için, çok nazik ve tehlikeli bir sırada, önce İslâm mücahidlerinin savaÅŸ düzenindeki yerlerini birbirleriyle deÄŸiÅŸtirip düşmanların karşısına yeni ÅŸahıslar çıkarmak suretiyle takviye kuvvetleri alındığı hissini verdirerek gözlerini yıldırdıktan, korkuttuktan, maneviyatlarını sarstıktan[120] ve ardarda yaptığı hücumlarla da onları arkalarına düşmeyi göze ala­mayacak derecede ÅŸaÅŸkına çevirdikten sonra, mücahidleri, tereyaÄŸdan kıl çeker gibi, savaÅŸ alanından geri çekmek ve İslâm'ın biricik savaÅŸ gücü ve varlığı olan bir avuç ordusunu topluca yok olmaktan kur­tarmak becerikliliÄŸini göstermiÅŸtir ki; bu, zafer kadar büyük ve önemli bir baÅŸarı idi.

İşte, Yüce Allah, Mu'te'de ona ve Müslümanlara böyle birfetih ihsan etti. [121] O kadar güçlü olmaları­na raÄŸmen, düşmanları, bozguna uÄŸramanın en kötüsüyle, hiç görülmedik bir bozguna uÄŸrattı. [122]

Mute savaşında, yedi günde, mücahidlerden ancak ondört kişi şehit oldu. [123]

Düşmanlardan öldürülenler ise, pek çoktu. [124]

Müslümanlardan sonra, düşmanlar da savaş alanından ayrıldılar. [125]


Mu'te Savaşında Şehit Olan Mücahidler


1- Zeyd b. Harise,

2- Hz. Cafer b. Ebu Talib,

3- Abdullah b. Revana,

4- Vehb b. Sa'db.Ebi Åžerh,

5- Abbâd (veya Ubâde) b. Kays,

6- Haris b. Numan b. İsaf (veya Yesaf),

7- Sürâka b. Amr b. Atiyye b. Hasnâ,

8- Ebu Küleyb (veya Kilâb) b. Amr b. Zeyd b. Avf,

9- Cabir b. Amr b. Zeyd b. Avf,

10- Amr b. Sa'd b. Haris b. Abbâd,

11- Âmir b. Sa'd b. Haris b. Abbâd,[126]

12- Abdullah b. Sa'd b. Ebi Åžerh, [127]

13- Süveyd b. Amr, [128]

14- Mes'ud b. Süveyd b. Harise b. Nadle. [129]

Yüce Allah hepsinden razı olsun![130]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Mu'te'de Kumandanların Nasıl Åžehit Olduklarını Medine'de Müslümanlara BildiriÅŸi   


İslâm kumandanlarının Mu'te'de şehit oldukları saatte Peygamberimiz Aleyhisselama haber gelmiş, bu da kendilerini son derecede üzmüş bulunuyordu.[131]

Ashab-ı Kiram, Peygamberimiz Aleyhisselamı üzgün görünce:

"Ey Allah'ın Peygamberi! Sende olan üzüntüyü gördüğümüzden beri duyduÄŸumuz üzüntünün dere­cesini ancak Allah bilir!?" dediler.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Bende görmüş olduğunuz, beni hüzün içinde bırakan şey, ashabımın şehit düşmeleri idi.

Bu hal, onları Cennette karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş kardeşler olarak görünceye kadar sürdü!" buyurdu.[132]

Peygamberimiz Aleyhisselam, minbere çıkıp oturdu. Namaz için toplanılmak üzere seslenilmesini, ezan okunmasını emir buyurdu.[133]

Åžam'la aradaki uzaklıklar, engeller kalkmıştı: Peygamberimiz Aleyhisselam, Mute savaÅŸ meydanı­na bakıyordun.[134] Müslümanlar Mescidde toplanınca,[135] Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Allah'tan, onlara hayır ve sevab kapısının açılmasını dilerim![136]

Allah'tan, onlara hayır ve sevab kapısının açılmasını dilerim!

Allah'tan, onlara hayır ve sevab kapısının açılmasını dilerim![137]

Şu gazaya çıkan ordunuzdan size haber vereyim[138]

Onlar gittiler, düşmanla karşılaştılar.[139]

Zeyd b. Harise bayrağı eline aldı. Şeytan, hemen onun yanına geldi. Ona hayatı ve dünyayı sevdirmek, ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi.

Zeyd ise:

'Bu an, mü'minlerin kalblerinde imanı berkiştirecekzamandır!

Sen ise bana dünyayı sevdirmek istiyorsun!?' dedi ve ilerledi.[140]

Çarpıştı ve nihayet şehit olarak öldürüldü![141] Onun için, Allah'tan mağfiret dileyiniz!" buyurdu.[142]

Müslümanlar, ona Allahtan mağfiret dilediler.[143]

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"O ÅŸimdi Cennete girdi. Orada koÅŸup duruyordun[144]

"Sonra, bayrağı Cafer b. Ebu Talib aldı.[145] Şeytan hemen onun yanına vardı. Ona da hayatı ve dünyayı sevdirmek ve ölümü çirkin ve sevimsiz göstermek istedi.

Cafer ise:

'Bu an, mü'minlerin kalblerinde imanı berkiştirmek zamanıdır!' dedi ve ilerledi,[146] çarpıştı ve nihayet şehit olarak öldürüldü.[147]

Kardeşiniz için, Allah'tan mağfiret dileyiniz![148]

O, şehit olarak Cennete girdi. Şimdi o Cennette yakuttan iki kanadıyla dilediği gibi uçup duruyor-dur.[149]

Cafer'i Cennette meleklerle birlikte iki kanadıyla uçuyor gördüm!" buyurdu.[150]

Müslümanlar, onun için de Allahtan mağfiret dilediler. [151]

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Cafer'den sonra, bayrağı Abdullah b. Revâha aldı!" buyurdu.[152]

Peygamberimiz Aleyhisselam, bir müddet sustu.

Ensarın (Medineli Müslümanların) yüzleri deÄŸiÅŸti, sarardı. Abdullah b. Revâha'nın, hoÅŸlarına git­meyen bazı iÅŸler yaptığını sandılar.[153]

Peygamberimiz Aleyhisselam, sözlerine şöyle devam etti:

"Abdullah b. Revâha iki ayağını berkiştirdi.[154] Elinde bayrak olduğu halde düşmanlarla çarpıştı, şehit olarak öldürüldü.[155]

Tereddütlü olarak Cennete girdi.[156]

Onun için de, Allah'tan mağfiret dileyiniz!" buyurdu.[157]

Abdullah b. Revâha'nın Cennete tereddütlü olarak girişi, Ensarın ağırlarına gitti.[158]

"Yâ Rasûlallah! Onun tereddüdü ne idi?" diye sordular.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Kendisi, yaralandığı zaman, düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra nefsini kınadı. Cesaretlendi ve şehit oldu.[159] Cennete girdi" buyurunca, Ensar sevindiler.[160]

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Onlar, Cennette altın tahtlar üzerinde oturur oldukları halde bana gösterildi!

Abdullah b. Revâha'nın tahtının arkadaşlarınınkinden engin ve eğri olduğunu gördüm.

'Bununki neden böyledir?1 diye sordum.

'Abdullah çarpışmaya giderken bazı tereddütler geçirmiÅŸ, sonra da, çarpışmaya gitmiÅŸtir!' denil­di.[161]

Rüyada Cennete girdiğimde, Cafer'i kana boyanmış iki kanatlı, Zeyd'i de onun karşısında gördüm. Revâha'nın oğlu da onların yanında bulunuyordu. Kendisinin, onlardan yüz çevirir gibi bir hali vardı.

Bunun sebebini de, size haber vereyim:

Cafer, savaÅŸ meydanına ilerlediÄŸi ve ölümü gördüğü zaman, ondan hiç çekinmedi ve yüz çevirme­di.

Zeyd de öyle yaptı.

Revâha'nın oğlu ise, ölümden çekingen davrandı.[162]

Kendisinin kılıçtan hoşlanmıyor gibi bir hali vardı" buyurdu.[163]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Bu Şehitler Hakkındaki Duası


Peygamberimiz Aleyhisselam.Zeyd b. Harise, Cafer b. Ebu Talib ve Abdullah b. Revâha'nın şehit olduklarını böylece haberverdikten sonra:

"Ey Allah'ım! Zeyd'i yarlığa! Ey Allah'ım! Zeyd'i yarlığa! Ey Allah'ım! Zeyd'i yarlığa! Ey Allah'ım! Cafer'i ve Abdullah b. Revâha'yı da yarlığa!" diyerek dua etti.[164]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Halid b. Velid Hakkındaki Takdiri ve Duası


Peygamberimiz Aleyhisselam; Müslümanlara, Mu'te'de ÅŸehit olan üç kumandan hakkındaki müşa­hedelerini gözleri yaÅŸararak haber verdikten sonra:

"Nihayet, bayra169]

"Allah'ım! Halid senin kılıçlarından bir kılıçtır! Sen ona nusret ihsan buyur!" diyerek dua etti.[170]



Ya'lâ b. Ümeyye'nin Mu'te Haberini Medine'ye Getirişi


Musa b. Ukbe'nin Megâzî'sinde bildirildiğine göre; Mu'te haberini Peygamberimiz Aleyhisselama ilk getiren zât, Ya'lâ b. Ümeyye idi.

Ya'lâ b. Ümeyye, Mu'te savaşını ve sonucunu daha anlatmaya başlamadan, Peygamberimiz Aleyhisselam, ona:

"İstersen onu sen bana haber ver, istersen onu ben sana haber vereyim?" buyurdu.

Ya'lâ:

"Yâ Rasûlallah! Sen bana haber ver!" dedi.

Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Mu'te'de mücahidlerin baÅŸlarından geçenlerin hepsi­ni Ya'lâ'ya vasıflarıyla birer birer haber verince, Ya'lâ:

"Seni hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki; sen mücahidlerin hadis­elerinden anlatmadık bir harf bile bırakmadın! Onların iÅŸini size ben anlatsaydım, ben de bu kadar anlatırdım!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Allah benim için yeryüzünü aradan kaldırdı da, onların savaş meydanlarını gözlerimle gördüm!" buyurdu.[171]



Hz. Cafer'in Şehitlik Haberinin Ev Halkına Duyuruluşu


Hz. Cafer'in zevcesi Esma binti Umeys der ki:

"Cafer ve arkadaşları şehit oldukları zaman, Resûlullah Aleyhisselam yanıma geldi.

O gün kırk deri dabaklamıştım.

Ekmeklik hamurumu yoğurduktan sonra, çocuklarımın yüzlerini yıkamış, başlarını tarayıp yağlamıştım.[172]

Resûlullah Aleyhisselam, bana:

'Ey Esma! Cafer'in çocukları nerede?[173] Beni Cafer'in oğullarının yanına götür!' buyurdu.[174]

Ben de, kendisini onların yanına götürdüm. Onları bağrına basıp öptü ve kokla di.

Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

'Yâ Rasûlallah! Babam, anam sana feda olsun! Seni ağlatan nedir?[175]

Sen, ne için, oğullarıma, yetimlere yaptığın gibi yapıyorsun?[176]

Yoksa, Cafer ve arkadaşlarından sana acı bir haber mi erişti?[177]

Herhalde, Cafer'den sana birşey erişmiş olmalı?' dedim.[178]

Resûlullah Aleyhisselam:

'Evet! Onlar bugün şehit oldular!' buyurdu.[179]

'Vâh efendim! Vâh Cafer'im!' diyerekferyad etmeye başladım.[180] Kadınlar başıma toplandılar.[181]

Resûlullah Aleyhisselam:

'Ey Esma! Sakın ağzından kaba ve uygunsuz sözler kaçırma ve göğsünü de dövme!' buyurdu.[182]

Abdullah b. Cafer de der ki:

"Resûlullah Aleyhisselam, benim ve kardeşimin başımızı okşarken, ben onun yüzüne bakıyordum: Gözlerinden süzülen yaşlar sakalından damlıyordu.[183]

'Ey Allah'ım! Cafer hiç şüphesiz sevabın en güzeline doğru ilerleyip vardı, kavuştu.

Sen iyi kullarından ol anları nzürriyetlerine halef olduğun en güzel şeylerle onun zürriyetine de halef ol!' diyerek dua etti."[184]



Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Cafer'in Ev Halkı İçin Yemek Hazırlatışı


Esmâ binti Umeys der ki:

"Resûlullah Aleyhisselam kalkıp evine gitti.[185] Kızı Fâtıma'nın yanına vardı.

Fâtımâ:

'Vâh amcacığım!' diyerek ağlıyordu.

Resûlullah Aleyhisselam, ona:

'Sen, ağıtçı olarak Cafer üzerine, Cafier gibisine ağla!1 buyurdu.[186]

Sonra da:

'Cafer ailesi için yemek yapmayı ihmal etmeyin![187] Onlar için yemek yapın[188]

Onlar bugün başlarının derdiyle, kaybettikleri aile büyüklerinin acısıyla uğraşıyorlar.[189]

Onların başına, kendilerine bakamayacak hal geldi!' buyurdu."[190]

Üç gün, Hz. Cafer'in ev halkına yemek yapılıp yedirildi.

Bu, Hâşim oğulları hanedanı arasında sünnet, âdet oldu.[191]

Bu, İslâm'da, ölünün ev halkı için yapılan ilkyemekti.[192]

Abdullah b. Cafer de, o günlere ait hatıralarını şöyle anlatır:

"Resûlullah Aleyhisselam evine girdi ve beni de içeri aldı ve emretti, benim ve ev halkım için yemek yapıldı.

Adam gönderip kardeşimi de getirtti.

Kendisinin yanında yemek yedik.

Vallahi, yediğimiz, tatlı ve mübarek bir yem ekti.

Hizmetçisi Selma hemen arpa kabının yanına vardı. Onu öğütüp kepeğinden ayırdı, pişirdi. Zeytinyağı katüktan sonra, üzerine biber ekti.

Onu, ben ve kardeşim, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte yedik.

Resûlullah Aleyhisselamın evinde üç gün oturduk.

Resûlullah Aleyhisselamın kadınlarının evlerinden her birinde kendisiyle birlikte kalıyorduk.

Sonra, evimize döndük.

Resûlullah Aleyhisselam, benim ve kardeşim için bir davar işaretleyip gönderdi ve onun üzerine bereket duası yaptı. Ben, o davar kadar bereketli ve verimli ne birşey sattım, ne de satın aldım.[193]

Resûlullah Aleyhisselam, Cafer'in ev halkının yanına üç gün uÄŸramadı, onları kendi hallerine bırak­tı.

Sonra, onların yanına vardı ve:

Kardeşime ağlamayınız artık! Bugünden ve yarından sonra, kardeşimin iki oğluna bakmak da, bana aittir!' buyurdu.

Bizi, kuÅŸ yavrusu gibi, evine getirtti ve:

'Bana bir berber çağırın!' buyurdu.

Berber çağrıldı. Berber, gelip başımızı tıraş etti.

Resûlullah Aleyhisselam:

'Muhammed, amcamız Ebu Talib'e daha çok benziyor!

Abdullah ise, yaratıldığı fizikî yapıca ve huyca, bana daha çok benziyor1 buyurduktan sonra, elleri­ni kaldırdı ve:

'Ey Allah'ım! Cafer'in ev halkına hayırla halef ol!

Abdullah'ın sağ elini, alışverişte mübarek ve verimli kıl!' diyerek dua etti ve bunu üç kere tekrarladı.

Annemiz gelince, ona bunu anlattım, çok sevindi.

Resûlullah Aleyhisselam da, kendisine:

'Sen bu çocukların geçim ve bakımları hakkında hiç endişelenme! Dünyada ve ahirette onların velîsi benim ![194]

Sen de bugünden sonra kardeşime ağlama!' buyurdu."[195]



Hz. Cafer'e Ağlamanın Yasaklanışı


Hz. Âişe der ki:

"Cafer'in şehit edildiği haberi geldiği zaman, Resûlullah Aleyhisselamın çok üzüntülü olduğunu yüzünden anladık.[196]

Resûlullah Aleyhisselam Mescidinde oturuyor, ben de kapının Resûlullah Aleyhisselamı görebile­ceÄŸim bir aralığından kendisine bakıyordum.[197]

O sırada, Resûlullah Aleyhisselamın yanına bir adam geldi ve:

'Yâ Rasûlallah![198] Cafer'e kadınlar ağlayıp duruyorlar.[199] Bizi fitneye düşürdüler!' dedi.

Resûlullah Aleyhisselam:

'Yanlarına dön de, sustur onları!' buyurdu.

Adam gitti ve geri dönüp geldi.[200]

Onları çığlık koparmaktan nehyettiğini ve fakat kendisini dinlemediklerini söyledi.[201]

Resûlullah Aleyhisselam:

'Dön de, sustur onları1 buyurdu.[202]

Adamcağız tekrar gitti. İzi sıra geri dönüp geldi ve:

'Vallahi, kadınlar galebe çaldılar!' dedi.[203]

Resûlullah Aleyhisselam:

'Dön de sustur onlan! Susmaktan kaçınırlarsa,[204] onların ağızlarına doğru toprak saç!' buyurdu.

Kendi kendime, o adama:

'Allah cezanı versin![205]

Yüzünü, bumunu yere sürtsün![206] Sen, vallahi, böyle yapmakla Resûlullah Aleyhisselamın buyruğuna boyun eğmeyi terkettin!?' diyerek söylendim.[207]

Anladım ki, adam onların ağızlarına toprak saçacak güçte değil!"[208]



Mu'te Mücahidlerinin Medine'de Nasıl Karşılandıkları


Mu'te mücahidleri, Medine'nin yakınına gelmişlerdi.[209]

Peygamberimiz Aleyhisselam, Medine'deki Müslümanlara:

"Toplanınız da, kardeşlerinizi karşılayınız!" buyurunca, çok sıcak bir gün olmasına rağmen, geride hemen hiç kimse kalmaksızın, Medine'deki Müslümanlar toplandılar.[210]

Peygamberimiz Aleyhisselam da, hayvanına binip, onlarla birlikte mücahidleri karşılamaya gitti. Çocuklar arkalarından gelip karşılayıcılara kavuşunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Çocukları da binitlerinize alınız! Cafer'in oğlunu bana veriniz!" buyurdu.

Abdullah b. Cafer getirilince, Peygamberimiz Aleyhisselam onu alıp önüne bindirdi.[211]

Mute'den dönen orduya Medine'nin Cüruf mevkiinde kavuÅŸtular.[212] Halktan bazıları, gazilerin üzer­lerine toprak saçarak:

"Ey kaçaklar! Demek siz Allah yolunda savaşmaktan kaçtınız ha?!" diyerek kınamaya başladılar.[213]

Mücahidler, halkın bu davranışından, Peygamberimiz Aleyhisselama şikâyet]endiler[214] ve:

"Yâ Rasûlalları! Biz kaçaklar mıyız?" dediler.[215]

Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Sizler Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar değil, dönüp dönüp vuruşanlarsınız!" buyurdu[216] ve halka da:

"Onlar, Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar değil, belki, inşaallah, döne döne çarpışanlardır!" buyurdu.[217]

Bunun üzerine, halk mücahidleri kınamaktan vazgeçtiler.[218]

Mute gazilerinden, evine, ev halkına dönüp kapılarını çaldıkları halde, ev halkı tarafından:

"Demek sen arkadaşlarınla birlikte ilerleyip şehit olmadın ha?!" diye kınanarak kapılan açılmayan, içeri alınmayanlar bile olmuştu. Büyük sahabilerden bazıları utandıklarından dolayı dışarı çıkamayıp evlerinde oturdukları zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara:

"Sizler Allah yolunda döne döne çarpışanlarsınız!" diye haber göndermişti .[219]

Seleme b. Hişam b. Muğîre'nin hanımı, Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz. Ümmü Seleme'yi ziyarete gelmişti.[220]

Hz. Ümmü Seleme, ona:

"Ben Seleme b. Hişam'ın Resûlullah Aleyhisselam ve Müslümanlarla birlikte namaz kıldığını göremiyorum!

Bana bu hususta verebileceğin bir bilgi var mı?[221]

Yoksa, bir rahatsızlığı mı var?" diye sordu.

Seleme'nin hanımı:

"Hayır! Vallahi, bir hastalığı yok![222] Fakat, o dışarı çıkamıyor.

Dışarı çıktığı zaman, ona ve arkadaşlarına, halk:

'Ey kaçaklar! Demek, siz Allah yolunda çarpışmaktan kaçtınız ha?!1 diyerek bağırıyorlar! Bunun için, o evinde oturuyor, oturmak zorunda kalıyor" dedi.[223]

Hz. Ümmü Seleme, bunu Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi. Peygamberimiz Aleyhisselam:

"Hayır! Onlar, Allah yolunda döne döne çarpışanlardır! Evinden dışarı çıksın!" buyurdu.[224]











--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 15, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 128, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 380, Taberî,Târîh, c. 3, s. 107, İbn Haim, Cevâmiu's-Sîre, s. 220, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 359, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 234, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 2, s. 153, Zehebî, Megâzî, s. 401, Heysem f, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 157.

[2] İbn Sa'd, Tabakât, c. 3, s. 46, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 299, İbn Haldun, TârıVı, c. 2, ks. 2, s. 40.

[3] Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 267.

[4] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân, c. 5, s. 220.

[5] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 1 9.

[6] Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 268.

[7] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân, c. 1, s. 489.

[8] Vâkıdî, M egâzf 1367/1 948 Mısır baskısı, s. 322.

[9] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 755, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 128, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 227, 228, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 408, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 153, İbn Kayyı m, Zâdu'l-m ead, c. 2, s. 172, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 1 87, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 70.

[10] İbn Abdilberr, İsti âb, c. 1, s. 298, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 408, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 153, İbn Kayyım, Zâd, c. 2, s. 173, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 786.

[11] Vâkıdî, c. 2, s. 755, İbn Sa'd, c. 2, s. 128, İbn Abdilberr, c.1 , s. 298, İbn Esîr, c. 1, s. 408, İbn Seyyid, c. 2, s. 153, İbn Kayyı m ,c. 2, s. 1 73.

[12] Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 70, Halebî, c. 2, s. 786, Zürkânf, c. 2, s. 268.

[13] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 755, Zehebî, Megâzî, s. 41 , Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 786.

[14] Vâkıdî, c. 2, s. 755, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 298, İbn Asâkfr, Târîh, c. 1, s. 94, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 408, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 153, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s. 173.

[15] Vâkıdî, c. 2, s. 755, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 128, İbn Asâkfr, c. 1, s.94, İbn Seyyid, c. 2, s. 153, Zehebî, Megâzî, s. 401, İbn Kayyım, c. 2, s. 173.

[16] Vâkıdî, c. 2,5.755, İbn Asâkfr, c. 1, s. 94, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 70.

[17] İbn Asâkfr, c. 1 ,s.94, Diyarbekrî, c. 2, s. 70.

[18] Vâkıdî, c. 2, s. 755, İbn Sa'd, c. 2, s. 128, İbn Asâkfr, c. 1, s. 94, Diyarbekrî, c. 2, s. 70.

[19] Vâkıdî, c. 2, s. 753, İbn Sa'd, c. 2, s. 127, 128, İbn Seyyid, c. 2, s. 152, Zehebî, s. 400, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 241, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 301.

[20] Taberî. Târîh. c. 3. s. 1 03. İbn Esîr. Kâmil. c. 2. s. 230.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/227-229.

[21] İbn İshak, İbnHişam, Sîre, c. 4, s. 15, Vâkıdî, c. 2, s. 756, İbn Sa'd, c. 2, s. 128, Taberî, Târih, c. 3, s. 107, İbn Asâkfr, c. 1, s. 94, İtan Esîr, c. 2, s. 23, İbn Seyyid, c. 2, s. 153, Zehebî, s. 403, Ebu'l-Fidâ, c.4,s. 241 İbn Haldun, Târih, c. 2, s. 40 Ebul-Tayyib, Ikdu's-simfn, c. 1, s. 259, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 157.

[22] Vâkıdî, c. 2, s. 756, Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 528, 529, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 361, İbn Asâkfr, c. 1,5.94, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 241.

[23] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 15, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 756, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 128, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 204, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 86, 87, Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 528, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve,c.4, s. 361, 362, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 993, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 23, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 2, s. 152, Zehebî, Megâzî,s. 401, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 241, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 40, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 157,Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 187, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 70, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 77.

[24] Vâkıdî, c. 2, s. 756, İbn Sa'd, c. 2, s. 128, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 204, Buhârî, c. 5, s. 86, 87, İbn Asâkfr, c. 1, s. 93, Zehebî, s. 401, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 241, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 402, Ebut-Tayyib, c. 1, s. 259, Kastalânf, c. 1, s. 187, Suyûtî, Hasâisü'l-kübrâ, c. 2, s. 70, Diyarbekrî, c. 2, s. 70, Halebî, c. 2, s. 787, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 269.

[25] İbn Sa'd, Tabakât, c. 3, s. 46, 47, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 299, Beyhakî, c. 4, s. 367, İbn Esîr, c. 2, s. 234, Zehebî, s. 406, Heysemî, c. 6, s. 156, İbn Hacer, c. 7, s. 393.

[26] İbn Esîr Kâmil, c. 2, s. 234.

[27] Vâkıdî, c. 2, s. 756, EbuNuaym, Delâilü'n-nübüvve, c.2, .529, Beyhakî, Delâil.c. 4, s. 361, 362, İbn Asâkfr, c. 1, s. 94, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 241, Diyarbekrî, c. 2, s. 70, Suyûtî, c. 2, s. 70, Halebî, c. 2, s. 787, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 269.

[28] Vâkıdî, c. 2, s. 756, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 128, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 94.

[29] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 128, İbn Asâkir, Târih, c. 1, s. 95, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 241 , Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 70, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 187, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 787, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 269.

[30] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 757-758, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1357-1358, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 37, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162, 163, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 953, 954.

[31] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 756.

[32] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 756, İbn Sa'd, Tabakât ü'l-kübrâ, c. 2, s. 128.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/229-232.

[33] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre, c. 4, s. 15, 16, Taberî, Târih, c. 3, s. 1 07, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 3, s. 898, 900, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 359, İbn Asâkfr, Târîh, c. 1, s. 93, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 234, 235, Zehebî, Megâzî, s. 401, 402, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 241, 242, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s. 173, Heysemî, Meonau'z-zevâid, c. 6, s. 157, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 70.

[34] SüheyifıRavdu'l-ünüf,c. 7, s. 40, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 359, 360, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 3, s. 225.

[35] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 758.

[36] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 16, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 128.

[37] Vâkıdî, c. 2, s. 758, İbn Asâkfr, c. 1, s. 95, Halebî, c. 2, s. 787.

[38] Halebî, İnsânu'l-uyÛn, c. 2, s. 787.

[39] İbn İshak,İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 16, Taberî, Târîh, c. 3, s. 107, İbn Esîr, Kâmil, c.2,s. 235, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 242.

[40] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 759.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/232-234.

[41] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s. 759, 760, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,5.128,129.

[42] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 129.

[43] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 129.

[44] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760.

[45] İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 97, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 270.

[46] 270 Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760 İbn Asâkfr, Târîh, c. 1, s. 97.

[47] Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 72, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 274.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/235.

[48] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 16, 17, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 129, Taberî, Târih, c. 3, s. 107, E bu Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, c. 1, s. 119, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 98, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 235 İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 153, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 242, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 41, Heysem f, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 157, Diyarbekrî, c. 2, s. 71 .

[49] Süheylf, Ravdu'l-ünüf, c. 7, s. 41 , Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 787.

[50] İbn Haldun Târîh, c. 2, ks. 2, s. 41 .

[51] İbn Hazm. Cemhere. s. 485. 486.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/235-326.

[52] İbn Hazm, Cemhere, s. 477.

[53] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 24, Taberî, Târih, c. 3, s. 110.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/236.

[54] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 16, 17, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 129, Taberî, Târih, c. 3, s. 107, Ebu Nuaym, Hilyetü'l-evliya, c. 1, s. 11 9, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 360, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 98, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 236, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 153.

[55] İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 99, Zehebî, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, c. 1, s. 173.

[56] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 17, Vâkıdî, c.2, s. 760, İbn Sa'd, c. 2, s. 1 29, Taberî, c. 3, s. 107, Ebu Nuaym, c.1,s.119.

[57] İbnİshak, İbn Hişam, c. 4, s. 17, Taberî, c. 3, s. 107, Ebu Nuaym, c. 1 ,s. 119, İbn Haim, Cevâmiu's-Sîre.s. 221, İbn Asâkfr, c.1, s. 94, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s. 235 İbn Seyyid, c.2, s. 153, 154, Zehebî, Megâzî, s. 402, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 243, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s. 173, Heysemî, Mecmau'i-zevâid, c. 6, s. 158.

[58] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 17, Vâkıdî, Megâif, c. 2, s. 760, Taberî, Târih, c. 3, s. 107, 108, Ebu Nuaym, Hilystü'l-evliyâ, c. 1, s. 119, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, s. 221, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 94, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 235, İbn Seyyid, Uyûnu'l- eser, c. 2, s. 154, Zehebî, Megâzî, c. 402, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 243, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s. 173, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 158, Diyarbekrî, Târîhu'l-ham fs, c. 2, s. 71, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c.2, s. 787.

[59] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760.

[60] İbn İshak, İbn Hisam , c. 4, s. 17, Taberî, c. 3, s. 108, Ebu Nuaym, c. 1, s. 11 9, Beyhakî, Delâilü'n-nübüwe, c. 4, s. 360, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 94.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/236-238.

[61] İbn İshak, İbn Hişam, c. 4, s. 18, 19, Taberî, c. 3, s. 108, Ebu Nuaym, c. 1, s. 11 9, 120, İbn E ar, c. 2, s. 235, 236, İbn Seyyid,c.2, s. 154.

[62] VâkıdîıMegâzîıc.2,s.759.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/238-239.

[63] Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 364, 365, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 95, Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 160.

[64] İbnİshakıİbnHişam,Sîreıc.4ı s. 19,Taberî, Târih, c. 3, s. 118, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 360, İbn E sfr, Kâmil, c. 2, s. 236, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 154, Zehebî, Megâzî, s. 402, 403, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 244, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 70 Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 788.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/239.

[65] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 760, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 362, İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 98, Zehebî, Megâzî, s. 402403, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 244, Suyûtî, Hasâisü'l-kübrâ, c. 2, s. 71.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/239-240.

[66] Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 365, İbn Asâkfr, Târîh, c. 1 , s. 95, Heysemî, Meanau'z-ZEvâid, c. 6, s. 160.

[67] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 19, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 761 , İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 129, Taberî, Târih, c. 3, s. 108, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 367, İbn Asâkfr, Târîh, c. 1, s. 97, İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 236, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 154, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 244.

[68] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 761, E bu Nuaym , Delâil ü'n-nübüvve, c. 2, s. 529, Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 368, 369 İbn Asâkfr, Târîh, c.1,s.98.

[69] İbn Asâkfr, Târîh, c. 1, s. 97.

[70] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 19, Taberî, c. 3, s. 108, Hâkim , Müstedrek, c. 3, s. 215, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 236.

[71] İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s. 173.

[72] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 3, s. 46.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 6/240-241.

[73] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.4, s. 20, VâkıdP, Megâzî, c. 2, s. 761, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 129.

[74] İbn Asâkfr, Târih, c. 1, s. 97.

[75] Vâkıdî, c. 2, s. 762, İbn Sa'd, c. 4, s. 37, 38, Beyhakî, c. 4, s. 369.

[76] Heysemî, Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 160, 161.

[77] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.4, s. 20, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c.2,s. 129, Taberî, Târih, c. 3, s. 108, 109, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 236.

[78] H eysem f, M ecm au'i-ievâi d, c. 6, s. 160.

[79] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 20, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 154.

[80] Zehebî, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, c. 1, s. 154.

[81] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.4, s. 20, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 761, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 129.

[82] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 761, İbn Sa'd, Tabakât, c. 4, s. 38.

[83] İbn Sa'd, Tabakât, c.4, s. 38, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 87, Ebu Muaym, Hilyetü'l-evliyâ, c. 1, s. 11 7,118, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvvE, c. 4, s. 361, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 243, Zehebî, Siyer, c. 1, s. 153,154, E bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 256, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s. 174, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 188.

[84] İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 4, s. 20, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 1 54, Zehebî, Megâzî,
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sayfa: [1]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  İslam Tarihi  |  Yazılar  |  Kumandanlar Ordusu - MU'TE SAVAÅžI « önceki sonraki »
    Gitmek istediÄŸiniz yer: