İSRA Ayeti ve Bazı deliller...
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
11 Åžubat 2012, 11:21:14
12196 Mesaj 2632 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Fıkıh, İlmihal  |  Yazılar  |  İSRA Ayeti ve Bazı deliller... 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: İSRA Ayeti ve Bazı deliller...  (Okunma Sayısı 1671 defa)
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« : 20 Temmuz 2009, 00:00:41 »

   Kur'an-ı Kerim'de bildiriliyor, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen) "Kulunu geceleyin seyahat yaptırtan, götürten Allah'ın şânı her türlü noksandan münezzehtir." Allah götürtüyor, Allah kulunu gece seyahat ettiriyor. Ne ile seyahat ettiriyor?.. Hadisten biliyoruz ki, Burak'la; âyette söylemiyor. "Geceleyin kulunu seyahat ettiren Allah'ın şânı her türlü noksandan münezzehtir? O âlemlerin Rabbi, her şeye kadirdir." demek... Sübhan sözünün içinde o kelime. Sübhan dedi mi, tüyleriniz böyle dikilecek, saçlarınız kalkacak, o kadar mühim bir sözdür o...


(Minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Haram Mekke'de, Mescid-i Aksà Kudüs'te... "Geceleyin Mekke'den Kudüs'e götürdü."

Kimse gık diyemez, âyet söylüyor, Allah söylüyor! Bir gecede, geceleyin, Mekke'den Kudüs'e, (ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Aksà'ya götürmüş. (Ellezî bâreknâ havlehû) O Kudüs ki etrafını mübarek kıldık, bereketli kıldık."


Kudüs çok kıymetli bir şehir, Şam diyârı çok mübarek bir diyar... Evliyâullahın toplantı yeri orası; enbiyâullahın da, peygamberlerin de toplantı yerleri orası... Onun için oraya gidiyor, buluşacak ya, ondan... Hikmeti o, Kuds-ü Şerif'e ondan gidiyor. Yeryüzünün mukaddes mıntıkası, o Kudüs ve çevresi çok mübarek yer... Allah tekrar elimize ihsân eylesin...

Elimizdeydi de kıymetini bilemedik, korumasını bilemedik, Allah tekrar ihsân eylesin... Kıymeti bilinmeyen nimet elden alınır. Cihadı terkeden ümmet zelil olur. Emr-i ma'ruf, nehy-i münker ve cihad vazifesini bir millet terketti mi, Allah onları zillete düşürür, zilleti musallat eder, hor ve zelil olurlar. Ne zamana kadar?.. Tekrar akıllanıp, tevbe edip, Allah'ın dinine sarılıncaya kadar...

Bir kere daha oldu. Bir kere daha Kudüs müslümanların elinden çıkmıştı. Salâhaddîn-i Eyyubî yemin etti, "Kudüs alınmadıkça gülmeyeceğim!.. Niye güleyim? Kudüs elimde değil!" dedi. Başına siyah sarık sardı. Ben de saracağım ama bulamadım, kara saracağım, beyaz sarmayacağım...


Ondan sonra, etrafı mübarek olan Kudüs'e götürdü bir gecede... Neden?..


(Linüriyehû min âyâtinâ) "Muazzam mucize varlıkları, delillerimizi, ayetlerimizi ona göstermek için bunu yaptık" diyor Allah...

Ayet iki mânâya gelir:

1. Kur'an-ı Kerim'in bir cümlesi.

2. Semâda ve yerde son derece güzel sonuçlar çıkartacak mühim büyük olaylara da âyet derler. Meselâ Ay ve Güneş Allah'ın âyetlerinden bir ayettir. Ay tutulması, Güneş tutulması filân gibi...

Yâni ayet, her zaman Kur'an-ı Kerim'in cümlesi mânâsına gelmez, çok mühim olay mânâsına da gelir. "Çok mühim bir takım şeyleri göstermek için, geceleyin Mekke'den, Mescid-i Haram'dan, Kudüs'e, Mescid-i Aksà'ya kulunu götüren Allah'ın şânı her türlü noksandan münezzehtir."

Her türlü âyetlerini o gece gösterdi mi?.. Gösterdi; Sidretül-Müntehâ âyettir, cennet âyettir, cehennem âyettir. Oralarda nice âyetler, deliller vardır, burhanlar, vesikalar, müşahadeler vardır. Yedi kat semâvat, melekler, hepsi Allah'ın; işte onları göstermek için oraya götürdü. Ayetle sabit, oraya kadar gittiği muhakkak.

--Hocam, hani insan bazen rüya görüyor, uçuyor havalarda; kıyametin koptuğunu görüyor, hesaba çekildiğini görüyor... Ya bu da rüya gibi bir şeyse?..

Hayır! Rüya gibi bir şey değil. İsbat edeceğim, anlatacağım:


d. Bazı Deliller


Peygamber SAS Burak'la giderken, aşağıda kervanları görüyordu; falancaların kervanı, filâncaların kervanı... Baktı ki kervanların bir tanesinde bir deve kaybolmuş, "Bizim deve nerde?" diye telâşa düşmüşler, arıyorlar. Peygamber Efendimiz onların yanına yanaştı, seslendi:

"--Deveniz falanca yerdedir, o tarafa doğru gidin, deveyi ordan alın!" diye, devenin yerini söyledi.

Niye söylüyor? Yâni Kudüs'e giderken ne diye o işi bıraktı da bunu söylüyor?.. Sebebi, hikmeti var. Bu delil olacak. Sonra gitti, o kervandan ağzı kapalı bir su kabını açtı, su içti, Peygamber Efendimiz susamış... Niye içiyor? Kervancılar o suyun eksildiğini anladılar. Deveyi bulduktan sonra: "Yâ, bizim su kabından su eksilmiş, kimsenin içmemesi lâzım, kim içti bu suyu?" diye akıllarına takıldı.

Sonra başka bir kervanın yanından geçerken onları gördü, münakaşa ediyorlardı. Birbirleriyle kavga edip, birbirlerini yaraladıklarını gördü.

Sonra Mekke-i Mükerreme'ye dönerken, Ten'im denilen bir yer var, Mekke'ye yakın, Harem-i Şerif'e yirmi-yirmibeş kilometre bir yer... Şimdi Umre Mescidi diyorlar, orda mescid yapılmış. Yirmiş beş kilometre... Biz şimdi yarım saatte, onbeş dakikada gidiyoruz ama eskiden ordan yaya Harem-i Şerif'e gelmek ne kadar alırdı? Beş-altı saat alırdı. Yirmibeş kilometre kolay yürünmez. Ten'im'de kervanı gördü. Önde gri bir deve var, o deveyi bir adam sürüyor, kervanda şu mallar var... filân.


Åžimdi Peygamber Efendimiz gelip de:

"--Ben Kuds-ü Şerif'e gittim, yedi kat semâvâta çıktım, cenneti cehennemi gördüm. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin iltifatına mazhar oldum..." diye anlatınca müşrikler ve Ebû Cehil çok alay ettiler, çok inkâr ettiler.

Ondan sonra Ebû Cehil Peygamber Efendimiz'in yanına geldi, dedi ki:

"--Söyleyeceğin bir şey var mı?.."

Peygamber SAS Efendimiz:

"--Evet bu gece Mi'rac vâkî oldu." dedi.

Ebû Cehil:

"--Nere gittin, nereye gittin?" dedi.

"--Kuds-ü Şerif'e gittim, Mescid-i Aksâ'ya gittim, ordan da semâvâta Mi'rac ile urûc eyledim." dedi.

"--Yâni şu anda bizim aramızdasın, akşam da aramızdaydın, geceleyin oldu bu işler; Kudüs'e kadar gittin, bir de yukarılara çıktın, öyle mi?.."

Peygamber Efendimiz:

"--Evet öyle!.."

"--Peki bu söylediklerini topluluğa karşı da söyler misin? Sırf bana mı söylüyorsun, bunu kalabalık karşısında da söyler misin?" dedi.

Peygamber Efendimiz:

"--Söylerim." dedi.


Ebû Cehil bütün kavmine, kabilesine seslendi:

"--Ey Kâ'b oğulları! Gelin bakın burda ne var?!."

Yâni dalga geçecek bir şey var demek istedi, mendebur...

"--Gelin!" dedi.

Geldiler. Dedi ki:

"--Hani demin bana bir şeyler söylemiştin ya, bunlara da söylesene!.."

Peygamber Efendimiz de dedi ki:

"--Bu gece İsrâ nasib oldu, Mi'rac nasib oldu."

"--Nereye gittin?"

"--Kudüs'e gittim."

"--Aynı gecede sabahleyin aramıza geldin, öyle mi?.."

"--Evet aranıza geldim."

Hepsi ellerine dizlerine vurdular, başlarına vurdular, birbirlerine baktılar. İnanmayan insanlar için normal. Hattâ bazı zayıf îmanlılar, şöyle bir dilinin ucuyla müslüman olmuş insanlar da dinden çıktılar:

"--Aaa, artık bu kadar da olmaz. Yâni bir gecede oraya gitmiş..." dediler.

Kitaplarda irtidat edenler olduğu yazılı. İman sağlam olacak! Sağlam olmazsa gidiveriyor.


Bunun üzerine bir tanesi koştu, gitti --burası işin bildiğiniz tarafı-- Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'e:

"--Yâ senin şu inandığın, bağlandığın arkadaşım dediğin Ebül-Kàsım Muhammed'in söylediklerini duydun mu? Bu sefer neler söyledi biliyor musun?.."

"--Ne söyledi?" dedi.

"--Gûyâ Kudüs'e gitmiş, gûyâ Mi'rac eylemiş. Artık böyle de olur mu?" diye anlatınca:

"--Bana bak, kendiniz uydurmuyorsunuz değil mi? O bunu söyledi mi, kulaklarınızla duydunuz mu?.."

"--Vallàhi söyledi, işte duyduk, şahitler var..."

"--Söylediği kesinse, siz uydurmuyorsanız, o söylediyse, öyledir, doğrudur!" dedi.

İşte, Ebûbekr-i Sıddîk'ın îmanı, sıddîk lakàbını aldığı an... Hiç tereddüdü yok; onun hak peygamber olduğunu biliyor, Allah'ın ona ne kadar büyük lütuflar vereceğini biliyor, hiç şekki, şüphesi yok... Yalnız sordu:

"--Hakîkaten o mu söyledi, yoksa siz mi arada fitne fesat yapıp karıştırıyorsunuz? Hakîkaten o söyledi mi?.."

"--O söyledi"

"--Tamam o zaman, doğrudur." dedi, Ebûbekr-i Sıddìk lakàbını aldı.


Ötekiler:

"--Mâdem öyle, Kudüs'e gittiysen söyle bakalım, Mescid-i Aksâ nasıldı?"

Peygamber Efendimiz hiç gitmemişti. Biliyorsunuz, gençliğinde amcası Ebû Tàlib'le beraber Busrâ kasabasına kadar, Ürdün'e kadar gitti, Kudüs'e kadar gitmedi. Neden gitmedi?.. Orada Bahîra isimli rahib, Ebû Tàlib'e dedi ki:

"--Bak, bu yeğenin peygamber. Buranın ahalisi bunu anlarlarsa suikast yaparlar, sen daha öteye gitme, dön burdan..." dedi.

Onun için, Peygamber Efendimiz Kudüs'ü hiç görmüş değil amma sordukları zaman... İnsan Kudüs'e gittiği zaman pencereye kapıya mı bakar yâni... Mühim olaylar olmuş, peygamberlere imamlık yapmış, muazzam bir olay yaşıyor. Olağanüstü bir ikrama mazhar olmuş, büyük bir mucize karşısında, insan kapıyı pencereyi mi sayar?..

Biz hacca gidenleri ayıplıyoruz. Orda oturuyorlar:

"--Hocam Mescid-i Haram'ın kaç kapısı var?"

Sana ne yâ?.. Namazını kıl, ibadetini yap, Kur'an'ını oku, burda tavaf etmeye bak!

"--Bu kapının adı ne, minaresi kaç tane?.."

Yâni ayıplıyoruz, diyoruz ki:

"--Maddî şeyleriyle ne uğraşıyorsun? Zamanın mekânın mukaddesliğinden istifâde et, sevap kazanmağa bak! Çarşıda, pazarda ne dolaşıyorsun?" diyoruz.

Hacılara tenbih ediyoruz, hocalar bunu hep tenbih ediyor. Siz de belki hacca gittiğiniz zaman arkadaşlarınıza söylüyorsunuz.


Peygamber Efendimiz bakar mı pencerenin nakışına, şusuna busuna?.. Ama Allah, Peygamber Efendimiz üzülmesin diye gözünden perdeleri kaldırdı, gözünün önüne Kuds-ü Şerifi, Mescid-i Aksà'yı getirdi. Ordan bir bir söyledi, ne sordularsa söyledi. Kapılarını anlattı, pencerelerini anlattı, nakışlarını anlattı, sayılarını söyledi, hepsini anlattı. Sustular ama, tabii o durduğu yerden de görebiliyor, asıl başka maddî delil lâzım!

"--BaÅŸka ne var?" dediler.

"--Yolda sizin Şam'a ticaret için gönderdiğiniz kervanları gördüm. Bir kervanda deve kaybolmuş, onlara yollarını gösteriverdim. Susamıştım, filânca devenin semerine bağlı su kabından su içtim, gelince sorun!" dedi.

"--Hah, işte bu bizim için tam bir vesika, gelince sorarız." dediler.

"--Falanca kervan vardı, bir başka tarafa giden, orda da iki insan kavga etti, ayaklarını yaraladılar." dedi.

"--Hah, bu da bize delil olur." dediler.

"--Sonra, bir de gelirken Ten'im'de yaklaşmış olan kervanınızı gördüm, isterseniz onu da söyleyeyim; başında gri bir deve var, onu şöyle bir adam çekiyor, arkasında şu yükler var, bu yükler var... O zaman gördüm, biraz sonra güneş doğarken gelir." dedi, teferruâtıyla anlattı.


Dosdoğru kervanın görüneceği Seniyye Tepesi'ne gittiler. O tepeden kervanı gözlemeğe başladılar. Beklediler, beklediler:

"--Gelmiyor, yalancı..." filân derken, bir tanesi bağırdı:

"--Kervan geliyor!.."

Baktılar kervan geliyor, gördüler, öndeki deve gri, tarifler aynen uyuyor. Ondan sonra öteki kervanlar gelince sorguya çektiler:

"--Evet, devemizi kaybetmiştik, bir ses bize 'deveniz şu tarafta' dedi, gittik ordan deveyi bulduk. Evet, öbür kervanda iki kimse kavga etmişti, yaraladılar birbirlerini..." Tamam.

Şimdi bunları hem o müşrikler anladılar, sustular; hem de ben size niçin anlatıyorum: Allah-u Teàlâ Hazretleri, her şeye kadir olan Mevlâ, kudreti sonsuz olan Mevlâ, Peygamber Efendimiz'i böyle kervandan su içecek şekilde, tepeden onları seyredecek şekilde Burak'a bindirip, Burak da adımını bir ufuktan bir ufuka atarak nasıl gittiyse, sarsmadan, üzmeden Peygamber Efendimiz'i Kuds-ü Şerif'e götürdü. İsrâ Sûresi'nin birinci âyetinde bu anlatılıyor, ne büyük şeref, ne büyük devlet...

Bunun adı İsrâ, bu bir mûcize Kur'an-ı Kerim'le sabit...
M.Es'ad Coşan Hocamız'ın Wuppertal/ALMANYA'da yaptığı Mi'rac sohbetinden bir bölüm...
Logged

Ukab
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #1 : 20 Temmuz 2009, 11:54:04 »

paylaşımınız için çok teşekkürler, istifade edenlerden oluruz inşallah.
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sayfa: [1]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Fıkıh, İlmihal  |  Yazılar  |  İSRA Ayeti ve Bazı deliller... « önceki sonraki »
    Gitmek istediÄŸiniz yer: