Hacı Hasib Efendi Hazretleri
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
11 Åžubat 2012, 11:41:54
12196 Mesaj 2632 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Önemli Åžahsiyetler  |  Yazılar  |  Hacı Hasib Efendi Hazretleri 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 [2]
Gönderen Konu: Hacı Hasib Efendi Hazretleri  (Okunma Sayısı 2841 defa)
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #15 : 01 Mart 2010, 21:49:42 »

g. Hocaefendi'nin Gönülden Geçenleri Bilmesi

Hocaefendi'nin gönülden geçenleri anında anlayıp cevabını verdiğine dair pek çok misaller vardır. Bir arkadaş anlatıyor:

Bir günÊHocaefendi evinde hatm-i hàcegân yaptırmıştı. Sonra çaylar geldi. Sene 1949. Çay bardakları arasında porselen bir tanesi vardı. İçimden, "Şu bardak bana gelseydi." dedim. Sıra bana gelince fark ettim ki, tepside o istediğim bardaktan başka bardak kalmamıştı. Mecburen aldım. Fakat böyle bir düşünceden dolayı da biraz sıkıldım. Kimse o bardağı almamış ve bardak ta bana kalmıştı. Bunun üzerine Hocaefendi şöyle buyurdu:

"--A be yahu bu nefis acaip bir şeydir. Bardağın şöyle, böyle olması ne fark eder? Benim de gençliğimde başıma şöyle bir şey gelmişti. Hatm-i hàcegânda taş dağıtılırken taşlar arasında renkli bir taş gördüm. Onun bana gelmesini istemiştim. Sonradan bir de baktım ki o taş elimde. İşte nefis böyledir. Halbuki taş sayı için kullanılır, renginin bir tesiri yoktur."

* * *

Adil Bey şöyle nakletti:

Hasib Efendi evini tamir edecekti. Borç aradığını duymuştum. Bir gün beraber giderken içimden dedim ki:

"--Ben evlâdın değil miyim, benden neden borç istemiyorsun?"

Anında bana döndü:

"--A be yâhu, şayet işinden artan bir miktar para varsa, bin lira kadar borç verebilir misin?" diye sordu.

Daha sonra kendisine yediyüzelli lira kadar borç verdim. Hocaefendi sonra bana borcunu ödedi.

* * *

DiÄŸer bir misal:

Hocaefendi'nin bir ihvanı maddî olarak darda kalır ve hanımının küpelerini satmak ister. Küpeleri cebine koyar ve satmak içni Kapalıçarşı'ya doğru giderken, Hocaefendi'ye uğrar. Hocaefendi kendisine bir şey söylenmediği halde:

"--Hanımın küpelerini satmak hoş bir şey değil. Sen ikindi namazına Beyazıt Camii'ne gitsen iyi olur." der.

Arkadaş ikindiye Beyazıt Camii'ne gider, orada bir tanıdığı kendisine bir zarf uzatır. Zarfın içinde küpenin satışından elde edeceği paradan daha çok para vardır ve küpeyi satmadan ihtiyacını karşılamış olur.

* * *

Hacı Sırrı Bey anlatıyor:

Bir zaman çok sıkışık durumda idim. Hasib Efendi'yi ziyarete gitmiştim. Hiç bir şey söylemediğim halde, ayrılırken yastığının altından çıkardığı bir zarfı bana verdi. Dışarıda zarfı açtım, içinde tam ihtiyacım kadar para vardı.

Diğer bir ihvânı şunları nakletmiştir:

Bir ara iÅŸlerim iyi deÄŸildi. Hasib Efendi:

"--Darlık zamanında Âyetel-Kürsî'yi çok okumalı!" buyurdular.

Ben de okumaya başladım. Bir müddet sonra işlerim açıldı. Hatta başkalarına iş verir duruma geldim.
devamı gelecek inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #16 : 04 Mart 2010, 19:28:02 »

Bir arkadaş şunları anlattı:

"Hasib Efendi'yi Sultanahmed'in aşağılarında bir yere, bir hastaya okumaya götürmüştüm. Okuduktan sonra beraberce dönüyorduk. Kendisini evine kadar götürmek istiyordum. Sultanahmed'e gelmiştik.

'--Ben giderim, oğlum giderim.' dedi ve yanımdan kayboldu."

* * *

Hocaefendi'nin aynı anda iki yerde bulunmasına ait kerameti de şöyle:


Hocaefendi'nin bir cuma namazı sırasında camisinde namaz kıldırırken, aynı anda Bakırköy Akılhastanesi'nde yatmakta olan bir talebesini ziyaret ettiği, hastane bakıcılarının şehadeti ile tesbit edilmiştir.

* * *

Prof. Dr. Mazhar Özman anlattı:

Bir gün Hocaefendi'yi ziyarete gitmiştim. Kendisi biraz yorgun görünüyordu. Sorduğumda şöyle buyurdular:

"Sizden evvel genç adam geldi ve bana bazı sualler sordu. Rafı göstererek:


'--Bu kitaplar nedir?' dedi.

Kendisine:

'--Hadis, tefsir gibi dînî kitaplardır.'
dedim.

Bana sordu:

'--Siz hasta okur musunuz?'

'--Okurum, ÅŸifa ayetlerini okurum.' dedim.

'--Muska yazar mısın?'
diye sordu.

'--Yazarım be yâhu, âyet-i kerime yazarım.'
dedim.

Böylece suallerinin sonunda bana:

'--Hocaefendi ben polisim, 1. şubeden size kontrole geldim. Ama sizden bir şey rica edeceğim: Müsaade ederseniz elinizi öpüp duanızı almak istiyorum.' dedi. Elimi öptü, biz de dua ettik, gitti."

Sonra Hocaefendi bana dönerek dedi ki:

"--Ben öyle bir Şeyh Efendi'nin (Mustafa Feyzi Efendi) dervişiyim ki, Şeyhime ve bize polis sataşamaz!.. Zamanında ittihatçılar, Şeyh Efendi'nin peşine, onu kontrol etmeleri için iki polis hafiyesi koymuşlar. Şeyh Efendi bu iki hafiyeyi kendine derviş yapmış. Hatta bir tanesi, Şeyh Efendi'nin evinin çatısında halvetteyken vefat etmiş. Cenazesini de Şeyh Efendi kıldırmış." dedi.

* * *

Yine bir gün Hocaefendi'nin ziyaretine gitmiştim. Talebelerinden Sabire isminde bir terzi kızı vardı. Sabire Abla Mahmudpaşa'dan Hocaefendi'nin evine gelirken, çarşıdaki herkesin Hasib Efendi olduğunu görmüş. Şöyle ki; alan da, satan da, yolda yürüyen de, yani herkes Hasib Efendi imiş. Korkmuş, Hocaefendi'ye gelmiş. Hocaefendi kendilerini kapıda bekliyormuş ve şunları söylemiş:

"--Korkma! Bir derviş şeyhini çok severse onda fânî olur. Artık her yerde yalnız onu görür. Bu makbul bir şeydir, sevin kızım!"
demiÅŸ.

Hocaefendi, Sabire Abla'nın bu halini bize naklettikten sonra şunu ilave etti:

"--İstediğimiz bir durum erkeklerde değil, bir terzi kızında zuhur etti."
devamı var inş.
Logged

tebrizi
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 376


Onlar,boş söz (ve iş)lerden yüz çevirirler..(23/3)


« Yanıtla #17 : 04 Mart 2010, 20:01:31 »

merakla bekliyorum..Allah razı olsun...
Logged

"Kul oldum,kul oldum,kul oldum!Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.Kullar azad olunca şad olur;ben Sana kul olduğumdan dolayı şad oldum"
(Mevlana)
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #18 : 04 Mart 2010, 20:17:57 »

amin canım Rabbim senden de razı olsun ve cümlemizden.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #19 : 07 Mart 2010, 22:37:41 »

Ağabeyim Vedat Özman müfettişti. Anadolu'da vazife icabı dolaşırdı. O zamana Anadolu ile telefon irtibatı çok azdı. Annem, Ağabeyimi merak ettiği zaman bana:

"--Hocaefendi'ye gönül et de, ağabeyinin durumunu öğren bakalım!" derdi.

Hocaefendi'nin yanına gelince, hiç bir şey söylemediğim halde, Hocaefendi bana sorardı:

"--Ağabeyinden bir haber var mı?"

Ben de:

"--Yok efendim..." derdim.

"Öyleyse yakında gelir." derdi.

Birkaç gün sonra da ağabeyim çıkar gelirdi.

* * *

Ağabeyim Vedat Özman, Hocaefendi ile ilk tanıştığında:


"--Efendim nerelisiniz?"
demiÅŸ.

Hocaefendi de:

"--Serezliyim.
" demiÅŸ.

Ağabeyim içinden:

"--Serez'de de çok çingene varmış."
diye geçirmiş.

Hocaefendi anında:

"--A be yahu! Serezlilerin hepsi de çingene değildir. Çingenelerin ayrı mahalleleri vardır.
" buyurmuÅŸ.

* * *

Bir gün Hocaefendi'ye bakarak içimden:

"--Şeyh efendiler ihvânına himmet ederlermiş. Siz de bana bir himmet etseniz."
dedim.

O sırada himmetin ne olduğunu bile bilmiyordum. Kendisi evinin merdivenlerinden iniyordu, ben ise aşağıda bekliyordum. Yukarıdan bana seslendi:

"--Mürid, "Şeyhim himmet..." demiş; şeyh de, "Oğlum hizmet!.." demiş.

* * *

Hasib Efendi'nin yamalı bir şalvar giydiği bir gün, babam Behzat Efendi bunu görünce içinden:

"--Hocaefendi'ye bir şalvar alsaydım."
diye geçirmiş.

Bunun üzerine Hocaefendi kendisine:

"--A be yâhu, bizim yeni şalvarımız vardır. Ama nefse ağır gelir diye, bu yamalı şalvarı giyeriz.
" demiÅŸtir.

* * *

Yine bir gün Hocaefendi'yi hatm-i hàcegân için bekliyorduk. Arkadaşlarından biri beklemekten sıkılmış olmalı ki:

"--Hocaefendi de vaktinde gelmez."
diye söylenmeye başladı.

Biraz sonra Hocaefendi içeri girdi ve o zâta dönerek:

"--A be yahu, adama sormuşlar ismin ne? 'Mülâyim.' demiş. Soran da demiş ki: 'Sert olsan ne yaparsın?..'"

devamı var inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #20 : 17 Mart 2010, 22:57:16 »

Diğer bir hatıra:

Bir ihvan kardeş çalıştığı dairede müdürünün kendilerine eziyet ettiğinden şikâyet etmişti. Müdür onların cuma namazına gitmelerine mani oluyormuş. Bu müdür daire içinde dahi köpekle dolaşırmış. Bu şikâyet üzerine Hocaefendi:

"--Desenize yahu, bu, köpeğin arkadaşı." buyurdular.

* * *

Hocaefendi bir sohbetinde ihvanına buyurdu ki:

"--Sakın ola çocuklara 'Ne güzel mâşâallah.' demeyiniz. Ne güzel'le mâşâllah arasında nazar değer. 'Mâşâallah, ne güzel!' deyiniz."

* * *

Yine bir sohbetinde Hocaefendi gizli şirkin ümmet-i Muhammed SAS için çok gizli ve tehlikeli olduğundan bahsettiler ve bize gizli şirke ait misaller verdiler:

"İnsanoğlu kazancını takdim ederken 'Ben çalıştım ve alnımın teriyle kazandım.' der. İşte bu gizli şirktir. İnsanoğlu burada kendini rızık verici yerine koymuştur. 'Ben çalıştım, Rabbim verdi.' demesi gerekir.

'Soğuk su içtim midem ağrıdı.' ifadesiyle, hastalığı soğuk suya bağlamıştır. Veya 'İlaç içtim, başımın ağrısını dindirdi.' sözüyle, Allah'ın şifâ verici vasfını ilaçtan bilmiştir.

Rasûl-i Ekrem SAS Efendimiz buyururlar ki: 'Hastaya bir ilaç verildiğinde, melekler Allah'a CC sorarlar. 'Yâ Rabbi! İlaca şifa koyalım mı?', 'Koyun!' buyurursa o ilaç, şifa olur.'

Allah korusun, Allah esirgesin insanlar çok dikkatli olup bu gizli şirkten kendilerini kurtarsınlar inşâallah."

* * *

Bir gün Hocaefendi'ye bir ihvanı şunu sordu:

"--Hocaefendi, mezbahada koyun keserken bazı kesiciler besmele çekmiyorlarmış. Acaba bu durumu göz önüne alarak, mezbahada kesilen eti yemeyelim mi?"

Bunun üzerine Hocaefendi:

"--A be yâhu, biz yemeği yerken besmele çekeriz. Bu besmele hem bizim yemek besmelemiz, hem de mezbahada unutulan besmele yerine geçer." dedi.

Yine bir gün yemekte idik. Masa örtüsünün dışına bir parça ekmek düştü. Hocaefendi aldı, üfledi ve yedi. Arkadaşlardan biri sordu:

"--Efendim mikrop olmaz mı?"

Buyurdu ki:

"--Ben o mikrobu öldürdüm be yâhu. Çünkü besmele çekerim."

* * *

Hastalığı sırasında idi. Hocaefendi, bana eski bir Kur'an-ı Kerim'ini verdi. Onu alırken, içinde kendi hat yazısıyla yazılı Âyetel-Kürsî buldum:

"--Bunu da alabilir miyim?" diye sordum.

"--Al!" buyurdular ve dediler ki: "Onun içinde 'İllâ biiznihî' yazar."

* * *

Bir arkadaşa ders verdiği sırada çok dikkat etmesi için şöyle buyurdular:

"--Biliniz ki Müslümanların arasında en kusurlu sizsiniz, bu mutlak doğrudur. Bu gerçektir. Çünkü siz karşınızdakinin iki üç kusurunu görürsünüz. Fakat kendinizin bin kusurunu görmezsiniz."
devamı var inş.
Logged

tebrizi
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 376


Onlar,boş söz (ve iş)lerden yüz çevirirler..(23/3)


« Yanıtla #21 : 25 Mart 2010, 21:16:54 »

s.a selma abla
 --zahmet olmazsa-- bu konuyu daha sık yazabilme olanağınız var mı acaba??
Logged

"Kul oldum,kul oldum,kul oldum!Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.Kullar azad olunca şad olur;ben Sana kul olduğumdan dolayı şad oldum"
(Mevlana)
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #22 : 26 Mart 2010, 00:43:52 »

a.s ...tabiiki yazarım canım ne demek siz istedikten sonra:)
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #23 : 26 Mart 2010, 00:58:14 »

* * *

Hacı Sırrı Tüzeer anlattı:

Hasib Efendi bir gün dükkanıma geldi. Neşeli bir hali vardı, her zamanki yerine oturdu. O sıralar savm-u Davud orucu tutardı.

"--Taze çay demledim, buyurmaz mısınız?" dedim.

Onun üzerine şu sözleri söyledi:

"--Hep siz beni rüyada görecek değilsiniz ya, dün gece biz de sizi rüyamızda gördük."

Bu sözler beni heyecanlandırmıştı.

"--Nasıl gördünüz efendim?" dedim.

Şöyle devam etti:

"--Siz bize bir altın verdiniz. Biz de size kalbimizi verdik." dedi.

* * *

Yine Sırrı Bey'den naklen:


İstanbul, Çarşamba semtinde oturan yatalak bir kadın varmış Bir gün bu kadın rüyasında:

"--İbrahim Paşa Camii imamı Hasib Efendi'yi gör, o sana lâzım geleni söyler!"
diye bir ses iÅŸitiyor.

Kendisi yatalak olup dışarı çıkamadığı için komşuya:

"--İbrahim Paşa Camii imamı Hasib Efendi'yi bana bulun!" diyorsa da, bir netice alamıyor.

Nihayet bir gün Hasib Efendi kadının hanesine geliyor:

"--Ben Hasib Efendi'yim, sen gelemeyince ben geldim." diyor ve kendisine lâzım gelen dersi veriyor. (1)

h. Necdet Oral'dan Hatıralar

Hasib Efendi'yi 1948 senesinde tanıdım. Evi İstanbul Erkek Lisesi'nin orada idi. Biz de Sultanahmet'te oturuyorduk. Fakat onu tanımadan bir sene evvel, Allah içime bir şevk verdi; kendiliğimden Ramazan ayında namaza başladım.

O sırada arkadaşımız olan Mazhar, değişik bir havaya büründü; Yunus Emre'den şiirler okumaya başladı. Bana bir gün dedi ki:

"--Necdet! Ben çok büyük bir hocaefendi tanıdım, gel seni de tanıştırayım! Ben bu kadar kişi arasından --küçük kardeşimle beni kasdederek-- ikinizi seçiyorum."
dedi.

İlk olarak Hasib Efendi'ye, Cumhuriyet Gazetesi'nin bulunduğu o sokağa gittik. Onu gördüğümüz zaman şöyle bir gülümsedi bize, gülümsemesi yetti. Demek ki, o maneviyat aktarıyor insana... O gülmesiyle sanki mühürledi bizi...

O zaman 17-18 yaşlarında idik. Hasib Efendi dedi ki bize:

"--Hidâyet kalbe inen bir nurdur, rahmettir. O rahmet, suyun çorak bir toprağı yumuşatması gibi kalbi yumuşatır. Kalp doğru söze açılır ve o doğru sözü hemen kapar. Tıpkı yumuşamış bir toprağın, tohumu kapıp da yeşermesi gibi..."


İşte o sıralarda Hasib Efendi'ye devama başladık. Hasib Efendi'nin evinde, her pazartesiyi salıya bağlayan gece Hatm-i Hacegân oluyordu. Biz de küçüktük. İlk defa Hasib Efendi'nin evine gideceğiz. O zaman kadar gece vakti evden çıkmamışız. Pazartesi günü evimizden ilk defa ayrıldık, gittik. Sohbet ve Hatme-i Hacegân'ı takiben hocaefendi bir bardak çay ikram ederdi. Derken gece saat oldu, çıktık geldik evimize...

Babam Tekirdağ'da idi, evde amcam vardı. Kapıyı bize o açtı:

"--Siz nerdesiniz, bu saate sokak mı kalır?" dedi, tekme tokat bizi dövmeye başladı.

Büyükannem onu yumuşatmaya çalıştı:

"--Vurma! Bunların bir Hocaefendileri var, ordan geliyorlar." dediyse de, amcam:

"--Başlarım hocanın sakalına!.." diyerek bir iki tokat daha vurdu. Daha fazla ileri gitmeden bıraktı.

Sabah oldu. Baktık amcam elini göğsüne koymuş büyükanneme bir şeyler anlatıyor, bize fazla bir şey diyemiyor. "Ben bu gece kendimi zor kurtadım." diyor. Amcam gibi bir adama da, böyle ağlar bir durum olmasına ben şaştım. Anlatıyor:

"--Bu gece büyük bir ateş yakıldı, ateşe benden önce birisini sürüklediler. Adam bağıra çağıra ateşe sürüklendi. Sıra bana geldi. Beni sürüklerlerken çırpındım, karyoladan düştüm. Zor kurtadım canımı!.." diyor.

Elini göğsüne atmış, kaşıyor; ağlar gibi bir halde...

Cenab-ı Hakk'ın hikmetini orada sezdim. Hasib Efendi'nin ruhaniyeti... Çünkü Hasib Efendi ehlullah, hattâ kutub bir zattı. Çünkü rahmetli Aziz Efendi, Hasib Efendi'nin vefatından hemen sonra Hatm-i Hâcegânlarda onun için kutbül-aktâb sözünü zikrediyordu.
devamı var inş.
Logged

tebrizi
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 376


Onlar,boş söz (ve iş)lerden yüz çevirirler..(23/3)


« Yanıtla #24 : 27 Mart 2010, 17:43:12 »

Çok teşekkür ederim Gülümseme
Logged

"Kul oldum,kul oldum,kul oldum!Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.Kullar azad olunca şad olur;ben Sana kul olduğumdan dolayı şad oldum"
(Mevlana)
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #25 : 28 Mart 2010, 11:25:52 »

Hasib Efendi yaşlı idi ve keramet gösterirdi. Oturursun, senin kalbinden bir şey geçiyorsa, Hasib Efendi derdi:

"--A be öyle değildir o be yahu, şöyle derler onun için..."

Sırrı Ağabey anlattı bize: "Bir gün Hasib Efendi'nin imamlık yaptığı İbrahim Paşa Camii'nden yatsı namazını müteakip çıktık gidiyoruz. Ben Hasib Efendi'nin çantasını taşıyorum. Yaz günü, dışarıda hava açık... Yürürken gökyüzünde bir yıldız kaydı. Ben havaya bakıyorum, yıldızları seyrediyorum; Hasib Efendi yere bakıyor. Derken yıldız kayınca, içimden geçti ki: "Acaba dinimizde yıldız kayması nasıl izah edilir?" Hemen başını kaldırdı, dedi ki:

"--A be derler ki, melekler şeytan kovalıyor."

İşte Hasib Efendi böyle biriydi.

* * *

Hasib Efendi'yle birbuçuk senemiz geçti. Babamdan haftalık alırdık o zaman... Haftalığımızı aldığımız zaman, Hasib Efendi'yi evden taksi tutup alırdık, Beyazıt Camii'ne vaaza götürürdük. Vaazı pazar günleri ikindileyin yapardı.

Lise 10. sınıftayım, bir gün vaazdan dönüyoruz. Tam İstanbul Erkek Lisesi'nin önüne geldik. İçimden dedim ki: "Hocaefendi bir sorsa da, zor bir dersim vardı, bana onun için bir dua etse..." dedim. İçimden geçer geçmez, taksinin içinde bana döndü:

"--A be nerede okursun?" dedi.

"--Hocaefendi, ÅŸu mektepte..." dedim.

Tam oradan geçiyoruz.

"--A be var mı ikmalin?" dedi.

"--Var..." dedim.

"--İnşaallah geçersin." dedi.

* * *

Bir kere de aynı şey evinde oldu. Yine imtihanımın yaklaştığı bir zaman gittim evine... Rahatsız olmuş Hasib Efendi... Valide hanım sırtını ovuyor, terini siliyor. Hasib Efendi başı öne eğilmiş durumda idi. Ben de yanda oturuyorum. İçimden, "Hocaefendi bir sorsa da, dua etse..." diye geçti. O sırada Hasib Efendi bir şeyler anlatıyordu. Bunu düşünür düşünmez lafını kesti, başını bana doğru çevirdi:

"--A be hangi mektepte okursunuz?" dedi.

Okulumu söyledim ama yüzüm kızardı, utandım. Başımı önüme eğdim.

"--İkmalin var mı?" dedi.

"--Bir ikmalim var..." dedim.

"--İnşaallah geçersin, geçersin!" dedi. "Ben bazen dua ederim, sınıflarını geçerler. O benden değil Allah'tandır, Allah'tan..." dedi ve ağladı.

Hasib Efendi ayet okunurken ağlardı. Cuma namazından evvel, ayetler okunurken devamlı gözyaşı dökerdi. (2)
devamı var inş.
Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #26 : 30 Mart 2010, 17:29:59 »

Hasib Efendi'den i'tikafla ilgili bir hatırasını dinlemiştim. Şöyle anlattı:

"Bir yaz mevsimi Ramazan ayının son on gününde imamı olduğum camide itikafa girmeye niyet ettim. İtikafı caminin mevcut geniş pencereleri içinde yapacaktım. Yanıma biraz un, bir testi su, küçük bir ispirto ocağı ve ufak bir tas aldım. A be iftar için tas içinde sade suya biraz un çorbacığı yapardım.


Namaz aralarında pencere içinde oturur, Kur'an, zikir, tefekküre devam ederdim. Sıcaklarda pencere kanatlarını duvara kadar açardım. Arasıra pencere camına gözüm ilişir, kindimi görürdüm ama önemsemezdim.

İtikafın sonuna doğru bir gün gözüm gene pencere camına ilişti. Ama bu sefer camda kendimi değil, mürşidimi gördüm. Devamlı bana bakıyordu."
dedikten sonra Hocaefendi Hazretleri ağladı.

Kanaatimce Hocaefendi bizlere bu yolun mânevî basamaklarından ilki olan fenâ fiş-şeyh makamının ilk belirtilerini anlatmak istemişti.

* * *

Hoca Abdülaziz Efendi'nin evinde Hasib Efendi Hazretleri ve bazı arkadaşlarla beraber bir yemekte idik. Yemeğe Hasib Efendi'nin besmelesi ile başlandı. Yemekte bulunan bir misafir, sofrada bir hatırasını anlatmaya başladı. Konuşması uzayıp gidiyordu.

Bir ara Hasib Efendi, zannedersem kendisini ikaz yollu:

"--A be, biz her lokmada bir besmele çekeriz, her çiğneyişte de kalbimizden Allah deriz." dedi.

Misafir bu söze rağmen hatırasını anlatmaya devam edince Hocaefendi aynı sözlerini bir kere daha tekrar etti. Misafir durumu kavradı ve sustu.

Bu hadise de zihnimden şöyle bir yorum geçti: Hocaefendi Hazretleri bizlere büyüklerin yanında nasıl yemek yeneceği adabını öğretmek istiyordu. (3)

* * *

İnsanlar çeşitli şekilde imtihana tabi olabiliyorlar. Aziz Efendi'nin bir sözü vardır:

"--Şeyh imtihan etmez, imtihan eden ancak mel'undur. Şeyh imtihan etmez. 'Şu adama helâları süpürteyim de, bakayım içinden bir şey geçiyor mu?' demez. Ya küfre düşerse, bunun vebali ne olacak? İmtihan Allah'ındır. Şeyh bu işi yapmaz." dedi.

* * *

Hasib Efendi'nin evinde otururken, Aziz Efendi yanı başında bulunurdu. Vefatından evvel her gün Aziz Efendi, bir Kur'an çantası ile sık sık Hasib Efendi'ye giderdi. Karşılıklı Muhammediye, Ahmediye gibi büyük kitaplar okurlardı. Aslında o okuma, bir ilim tahsilinden çok sanki makam teslimiydi.

Bir gün ben Hasib Efendi'ye gittiğimde, o okumalarına rastladım. Hasib Efendi oturuyor, yatağının içerisinde ders okuyor Arapça olarak... Aziz Efendi de onu kitaptan takip ediyor. Arapça bir cümle okuyor, ona bazen: "Şurdaki ibâre bu demektir." diyor. Derken Aziz Efendi aniden Hasib Efendi'ye şöyle dedi:

"--Hocaefendi! Bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu azalır mı veya kalkar mı?.."


Hasib Efendi:

"--Yok yok kalkmaz! Bil'akis derler ki, şeyhin vefatı ile dervişler üzerindeki tasarrufu kınından çıkmış kılıç gibi daha da keskinleşir." dedi. (4)

* * *

Hasib Efendi'nin evindeki Hatm-i Hâcegân sabaha kadar sürmezdi. Sünnete çok uygun hareket eden insandı. Yatsıdan sonra öyle uzun boylu oturmak yoktu. Aziz Efendi'de oturulurdu ama Aziz Efendi'nin ömrü kısaydı. O kendini biliyordu. Hasib Efendi de biliyordu bunu... Mehmet Zâhid Kotku Efendi için:

"--A be, ondan sonrakinin ömrü bize uzun görünür." demiş.

Sohbette sordular:

"--Hoca Efendi, Allah ömür versin ya, hani sizden sonra bizler ne yaparız, nereye gideriz?" dediler.

Bunun üzerine dedi ki:

"--A be düşünmeye gerek yok, bizden sonra Aziz vardır. Biraz da ona devam edersiniz." dedi.

Meğerse bunun daha devamı da varmış, "Ondan sonrakinin ömrü uzun!" demiş. Bu sözünü de sonradan öğrendim. (5)

        Notlar:
        (1) Prof. Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, s. 13-33, İstanbul, 2000.
        (2) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 131-135, Seha, İstanbul, 1997.
        (3) Prof. Osman Çataklı, Mehmed Zâhid Kotku, s. 211-212, İstanbul 1999.
        (4) Dr. M. Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 135-136, Seha, İstanbul, 1997.
        (5) a. g. e., s. 133

Logged

_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1272



« Yanıtla #27 : 31 Mart 2010, 13:01:06 »

Hacı Hasib Efendi Hazretleri(R.A)'nin Kabri...

Rabbim Onların yolunda gidenlerden eylesin ve şefaatlerini nasip etsin.amin
Logged

Sayfa: 1 [2]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Önemli Åžahsiyetler  |  Yazılar  |  Hacı Hasib Efendi Hazretleri « önceki sonraki »
    Gitmek istediÄŸiniz yer: