Ey Zahid Bu Söze Eyle İhtiram
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
23 Mayıs 2012, 12:55:04
12203 Mesaj 2639 Konu Gönderen: 1918 Üye
Son üye: isimbayz
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Ey Zahid Bu Söze Eyle İhtiram 0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: 1 2 3 [4]
Gönderen Konu: Ey Zahid Bu Söze Eyle İhtiram  (Okunma Sayısı 5680 defa)
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #45 : 04 Kasım 2009, 09:47:08 »

Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...   

Hace Muhammed Parsa öl. 822/1419
         Allah cümlemizi rızasına erdirsin. Allah Teala sufiyye taifesini evliyanın en temizlerinden kılmış, enbiyasından sonra bütün insanlara üstün tutmuş, kalblerini ilahi sırlarının madenleri kılmış, ümmet arasında yükselttiği nurlarıyla onları haslar tabakasına ilhak etmiştir....119
         Onlar her an Hak ile ve Hak üzredirler.... 120
         Her nefeslerinde Allah ile beraber olmağa dikkat eden ve kalblerini gaflet yolarından muhafaza edenler de “ehl-i tasavvuf” veya “sufiyye” ismiyle anıldılar. 121
         İşte bu yol sünnet-i seniyyeye ittiba esası üzerine bina edilirse Allah dostlarını selamete erdirir. 122

Eşrefoğlu Rumi öl. 874/1469
         Şu halde sofilik demek, kötü huyları iyiye çevirmek ve güzel sıfatlar ve adab tahsil ederek fakirlik ve zühd ile bezenmek demektir. 123

Aziz Mahmud Hüdayi öl. 1038/1628
         Bu söz, tasavvuf yolunda kurtuluş arayanların evvela ilim öğrenip sonra sufilik yoluna girmeleri gerektiğini gösterir. 124
         Tasavvuf veya tarikat ilmi, nefsi kötü ahlaktan temizleme, kalbi bayağı düşünce ve isteklerden arıtma ilmidir. Bu ilim, tarikat alimi şeyhlerin fetvası ile farzdır. Nitekim farz olan amellerin ilmi de, şeriat fetvasınca farz-ı ayındır. 125
         Müridi vuslata erdiren vasıtalardan biri de sünnete riayet ve Rasulullah’ın edebiyle edeblenen şeyhlerin adabını korumaya dikkat ve ihtimam göstermektir. Çünkü “Tasavvuf edepten ibarettir.” 126


119 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.163) Hace Muhammed Zahid Parsa
120 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.163) Hace Muhammed Zahid Parsa
121 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.164) Hace Muhammed Zahid Parsa
122 (Faslu’l Hitab Tercemesi – Tevhide Giriş s.466) Hace Muhammed Zahid Parsa
123 (Müzekki’n Nüfus s.277) Eşrefoğlu Rumi
124 (İlim Amel Seyr-u Suluk s.21) Aziz Mahmud Hüdayi
125 (İlim Amel Seyr-u Suluk s.22) Aziz Mahmud Hüdayi
126 (İlim Amel Seyr-u Suluk s.163) Aziz Mahmud Hüdayi
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #46 : 05 Kasım 2009, 10:45:38 »

Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...
   
İsmail Hakkı Bursevi öl. 1137/1725
         Derviş fakir demektir. Fakir-i şer’i oldur ki nisaba malik olmaya. Ve fakir-i hakiki oldur ki ne kendi vücuduna ve ne hod vücuduna muzaf olan masivaya malik olmaya. Belki cümlesini fi sebilillah bezl edip mecmuundan fena bula. Gerekse zahirde nisaba malik olsun; Hz. Davud ve Süleyman ve Yûsuf ve Eyyub ve İskender ve ğayrileri gibi. Ve gerekse olmasın; Rasulüllah (s.a.v.) ve ona peyrev olanlar gibi. 127
          El-hasıl, derviş-i hakiki derya misalidir-ki bulanmaz. Ve padişah-ı alem olsa dahi yine derviş meşrebindedir. Zira ol hakikati dervişlik ve meskenet ve inkisarla bulmuştur. Pes nice ol ma’nadan rucu edip hilafıyla muttasıf olur. Onun için kaba ve aba suretinde olduğunun ona göre asla farkı yoktur. 128

İbrahim Hakkı Erzurumi öl. Ml. 1780
         Tasavvuf bir ilimdir ki, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarından ve ona nasıl erişilebileceğinden bahseder. Kulu, bu ilmi öğrenmeye sürükliyen, Allah sevgisidir. Kalbinden Allah’tan gayrısını temizleyen sofu bu ilmi öğrenir. Çünkü tasavvuf, kişinin Allah’tan başkasına karşı olan sevgiyi, kalbinden atması ve gönlünü yalnız cenab-ı Hak’kın muhabbetine bağlamasıdır. Ehl-i sünnet ve cemaat üzere itikadını tashih edip (düzeltip) Hz. Peygamber (S.A.V) efendimizin sözlerine, hareketlerine ve ahlakına uyup izinden gitmektir ki, kötü ahlakını değiştirip en güzel ahlakı denimsemek, daimi ve içten gelen bir duygu ile Allah’ın zikrine devam etmek ve bu yolla onun huzuruna varmaktır. 129

Ali b. Sehl İsfahani
         O’ndan başkasına boş vermektir. Hakk’ın gayrından  uzak, masivadan ıraklıktır. 130


127 (Kitabul Envar s.21) İsmail Hakkı Bursevi
128 (Kitabul Envar s.108-109) İsmail Hakkı Bursevi
129 (Marifetname 2. Bölüm s.35) İbrahim Hakkı Erzurumi
130 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.34) Mustafa Kara
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
musanınkardeşi
Pasif Üye

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5


« Yanıtla #47 : 05 Kasım 2009, 18:57:13 »

dostum diyeceğim elbette çünkü bizler din kardeşleriz,, ehline helaldir la ehle haramdır dan kast edilen içki olduğunu sanıyordum ama senin belirttiğin de her halde kast edilen başka bir şey demek ki ...
Logged
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #48 : 05 Kasım 2009, 20:46:00 »

Teşekkürler, haşa biz haramın ve kötünün reklamını yapmadık yapmayızda. Sizin dediğiniz metinden haberdarız, onun başlangıcı başka. O metinde içkiye ve ehline hürmet ve onların seçkin kişiler olduğu vurgulanır. Dediğim gibi metinlerde benzerlik olabiliyor, kastedilen şeylerde farklılık olabiliyor. Aşağıya anlatılan şeyin ne olduğunu dilimin döndüğü kadar anlatayım size.

Allah'a emanet olunuz.
 
Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...
 
Ey zühd ehli olan ve zühde talip olan kişi. Sen bu söze dikkat et ve sakın muarız olma. Sende biliyorsunki bu dünya ve dünyadakiler fani, bu fani dünyada öyleyse yaratılış maksadındaki insan ol. Bu dünya nimetlerine gark olmak kimileri açısından sakınca içermezken (Hz Osman) kimileri için ise sakıncalıdır (Ebu Salebe). Biz bu sözü söyleriz söylemekteki kasdımız iyidir. Nasihat ederiz bu sözle ve umarızki bu sevaplı bir iştir. Bilen olarak söylemez isek, Allah'ın (c.c) rızasına aykırı iş işlemiş oluruz ki bu gazabı ilahiye sebep olur. Ben senin bunu hemencecik anlamanı beklemiyorum, bu bir inceliktir. Bizde bir zamanlar buna vakıf değildik, irşad edildiğimiz tekkede bunun için pişirildik.
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #49 : 06 Kasım 2009, 10:26:56 »

Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...


Şeyh Ebu Medyen
         Kim nefsi için bir hal veya makam talebinde bulunursa, o kimse tasavvuf anlayışından uzaklaşmıştır. 131

Hasan Kazzaz
         (Tasavvuf) Üç şey üzerinde kurulmuştur: zaruret olmadıkça yememek, uykuya malup olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak. 132

Muhammed b. Ali Kassab
         (Tasavvuf) Şerefli bir zamanda, şerefli bir insanda şerefli bir toplulukta bulunurken zuhur eden şerefli huylardır. 133

Abdülbari en-Nedvi
         Tasavvuf, ruhu bedeni süfliliklerden temizleyerek süslemeyi ve batıni sıfatlarında cenab-ı Peygambere uymayı öğreten bir ilimdir. 134



131 (Şah-ı Nakşibend s.38) Hace Ahmed b.İbrahim b. Allan es-Sıddıki el-Maliki
132 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32) Mustafa Kara
133 (Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi s.32-33) Mustafa Kara
134 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.25) Osman Türer
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #50 : 07 Kasım 2009, 16:17:24 »


Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...

Abdülaziz Ed Debbağ
         Tarikat terbiyesinden maksat, onun zatını tasfiye etmek, nefsin yorgunluklarından, azgınlıklarından onu temizlemektir. Bu tasfiye, onda bulunan zulmetleri gidermekle, batıl ile alakalarını kesmekle olur. Bu batılı ondan kesmek, bazen onun yaratılışında safilik olmasıyla olur. Cenab-ı Hakk’ın temiz yarattığı kimseler, Resulullah Efendimiz’in ashabı, tabiin ve tebe-i tabiin olarak üç karındır. Bu üç karından bütün insanlar hep Hakk’a bağlı, daima Hakk’tan bahsederler, uyandıkları vakit zikir ile uyanırlar, hareketleri Hak ile olur. Müstesnası pek nadirdir. Bu üç karın aslen saf oldukları için onlarda hayırda pek çok oldu. Vücutlarında, alınlarında Hakk’ın nuru parladı. Onlarda ilim zahir oldu. İctihad derecesine erişmekte onlarda oldu. Bu üç karinde böyle tarikat terbiyesine lüzum yoktu. O zaman şeyh hemen müridine sırrı telkin ederdi. Kulağına söylemekle hemen onun keşfi açılırdı. Çünkü kalbi temiz ve saf idi. İşte bu üç karından sonra artık zevatı zulmet boğmaya başladı. Niyetler bozuldu. Arzulara fesad geldi. O zaman basiret sahibi şeyh, müridine telkin yapar, ona tarif eder ve onun aklının şehvetlere, batıla bağlandığını görür. Bu haletteki müridine o zaman şeyh halvet emreder. Yahut da zikir emreder. Yemek yemeği azaltmasını emreder. Halvete sokmakla onu yaramaz arkadaşlarından ayırır. Zikir vermekle de batıl kelam konuşturmaz. Dilindeki boş konuşmaları, eğlenceleri defeder. Yemeği azaltmakla da kanındaki buhar azalır, o zaman şehveti de azalır. Bunlar azalınca akıl Allah’a Resulullah’a bağlanır. Böylece temizliğe, safiliğe nail olunca onun vücudu sırrı taşımağa takat getirir. İşte bütün şeyhlerin tarikat terbiyesiyle müridlerini yetiştirmekten gayeleri budur. 135


135 (Kitab-ül İbriz s.358-359) Abdülaziz Debbağ
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #51 : 08 Kasım 2009, 12:02:49 »

Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...

Abdülhakim Arvasi
         Tasavvuf, şeriatın batınıdır. 136

Ramazanoğlu Mahmud Sami
         Tasavvuf, menşe-i adab-ı erkanı şeriattir.
         Tasavvuf, Allah’a fart-ı muhabbet ve terk-i davadır.
         Tasavvuf, kimya-yı feyz-i iksir-i hakikattir.
         Tasavvuf, zikri daimi, huruc-ı masivaullah’dır.
         Tasavvuf, şems-i taban, bedr-i kamer, nur-i hikmet cezbe-i ismet, makam-ı hayret, kemal-i rü’yettir.
         Hulasa, Tasavvuf, terki terkdir, hasılı terk-i niyettir ve teslimiyettir. 137  138

Mevlana Halid-i Bağdadi
         Sufilerin yolunda, evvela iman, sonra ilim, sonra da zevk gelir. 139
         Sufiler her işi yerli yerinde yapmayı, bütün hal ve vakitlerinde dini ilimlerle kayıtlı olup, helal, haram ve benzeri dini hükümlere uymayı esas alırlar. 140

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
         Ey Öğrenmeye istekli salik!
         Hakikat, tarikatın; tarikatta şeriatin neticesidir. Kul’da şeriat safileşince, yani takva üzere hareket edip ruhsatla ameli terkedince, azimet yoluna girer. İşte tarikat bu azimet yoludur. Tarikata ait usul ve kaideler gereği gibi yerine getirilince de hakikatın sırları meydana gelir. 141
         Şeriat, hakikatla kuvvetlenir. Hakikat ta sağlamlaştırılır. İşte bunun içindir ki, her şeriat hakikat, her hakikat ta şeriattir. 142
         Denilmiştir ki: Şeriat, Allah’u Tealanın emir ve yasaklarıdır. Hakikat de bu emir ve yasaklarını icabına göre icra etmektir. 143
         Evet, şeriat O’na ibadettir, hakikat ise O’nun varlığına şehadettir. 144
         Şeriat O’nun daveti, hakikat da O’nun yakınlığı, dostluğu ve sevgisidir. 145
         Kul için ilk önce arayıp bulması vacip olan şey şeriattir. Buradaki şeriatten maksad, gusül, abdest, oruç, namaz vesair ibadetlerden Allah’ü Teala’nın ve resulunun emir ve yasaklarıdır. Tarikat bu emir ve yasaklar da takva üzere bulunma ve birtakım makam ve menzile ulaşarak Allah’ü Teala’ya yaklaşma halidir. Hakikat ise maksatlara kavuşma ve O’nun nurunu seyretme halidir. 146

136 (Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi s.25) Osman Türer
137 (Musahabe/6 s.12)Ramazanoğlu Mahmud Sami
138 (Tasavvuf ve Marifetullah s.12) Sadık Dana
139 (Mecd-i Talid s.83) Mevlana Halidi Bağdadi
140 (Mecd-i Talid s.86) Mevlana Halidi Bağdadi
141 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 267) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
142 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 264) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
143 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 265) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
144 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 265) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
145 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 265) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
146 (Camiül Usul – Veliler ve Tarikatlerde Usul s. 267-268) Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #52 : 09 Kasım 2009, 12:21:58 »

Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...

Ömer Ziyaüddin Dağıstani
          Tarikatlarda başlangıcı, şer-i şerifin esaslarına sımsıkı sarıldıktan sonra mümkün olduğu kadar zikir ve O’nun insanlara lütfettiği nimetler ile yüce kudreti üzerinde derin tefekkür, ortası; “insanlarla aşırı derecede ülfet ve ünsiyyet, onlarla fazlaca haşir-neşir olmak iflas alametidir.” Denildiği gibi, insanlarla, yada cezbedici diğer dünyevi şeylerle değil yalnız Allah’la meşgul olmak ve yalnız O’na yakın ve O’nunla ünsiyyet etmektir. Neticesi ise; her zaman Hakk’ın huzurunda bulunduğu inancına sahip olmak, kendisinde, çevresinde hulasa her şeyde Hakk’ı görebilmek, bir an bile Allah şu’urundan uzak kalmamaktır. Daha doğru bir ifade ile İslam’ı “ihsan” derecesinde ve heran Cenab-ı Hakk’ın murakabe ve denetimi altında yaşadığına inanarak ibadet etmek ve öylece yaşpamaktır.
          Tarikatların hepsinin gayesi, müridlerini yalnız Allah’a kulluk ve yalnız O’nun rızasını kazanma idealine ulaştırmaktır. Nitekim bun u zikir, fikir ve ibadetlerinde şöyle dile getiriyorlar “İlahi benim maksadım yalnız sen, elde etmek istediğim de yalnızca senin rızandır.” 147
          Şeriat; beden ve cesadle ilgili olup, namaz kılmaz, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek ve kelime-i şehadet getirmek gibi fıkıh kitaplarında zikredilen farz, vacib, sünnet ve müstehablar ile yasaklanan haram ve günahları terketmek gibi vücud organlarına mahsus ibadet ve mükellefiyetlerdir. Neticesi ise cehennemin yakıcı ateşinden kurtulup, selamete ermek ve cennetin firdevs bahçelerine girmektir.
          Tarikat; bütün güzel ahlaklarla donanmak, her türlü çirkin davranışlardan uzak durmak gibi kalbi mükellefiyetler olup, iyi huylarla hemhal olmak, kötü adet ve alışkanlıkları kalbden kovmak ve kalben Allah’ı zikretmek manasında: “Kalbi her türlü kötülükten temizleme, Allah’dan gayrı her şeyi kalbden çıkarma” şeklinde ifade edilir. Bunun neticesi kalbi kötülüklerden temizleme ve Allah’tan gafil bırakan duygu ve düşüncelerden arındırma, imanda yakin derecesine ermektir.
          Hakikat ise; Allah’ın dışındaki her şey ve her şekilden uzak kalıp, yalnız O’nunla ünsiyyet etmek, kesiksiz ve kesintisiz her an huzur-ı ilahide bulunma şu’uruna varmaktır. “Gönlüm göz açıp-kapayıncaya kadar kısa bir zaman da olsa Allah’tan gafil olsa ve O’nun azametini ve huzurunda bulunma duygusunu yitirirse kendimi müslümanlardan saymazdım” sözünde ifadesini bulan, bir an bile Allah’ı unutmadan, her an O’nun murakabe ve denetimi altında bulunduğu inancı içinde hareket etmek gibi ruha ait mükellefiyetlerdir. Bunun neticesi, nefs-i mutmainne ve selim kalbe erişmek, kâmil bir Allah sevgisi, şahsi irade ve isteklerini imha ederek, ilahi iradeye ram olmak gibi güzel hasletlerdir. 148


147 (Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar s.74-75) Ömer Ziyaüddin Dağıstani
148 (Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar s.76)Ömer Ziyaüddin Dağıstani
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #53 : 10 Kasım 2009, 13:33:16 »

Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...

Abdülaziz b. Halis El-Bekkine
         Bu işin mihveri Allah’ın muhabbetidir.
         Talib başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kişidir.

Mehmed Zahid Kotku
         Şimdi şu tekemmül dünyasında hergün gözleri kamaştıran yeni ve çok da faydalı dünyanın fani ilimleri revaçta, kıymette bunlar öğülüp medh olunurken hak bilgisi, din bilgisi, Allah bilgisi olduğu yerde kalsın olurmu? Elbette Allah Tealaya her kulun, hergün ve hatta her saat ilerleyip tekarrub-i İlahiyyeye nail olması için çalışması hepimizin üzerine en büyük bir borçtur. Çünkü ilmin, sahili olmayan bir deniz olduğunu söylemek bile zaittir. Binaenaleyh, ucu bucağı bulunmayan bu ilimden herkes her an nasibini almak için elden gelen gayreti sarf etmesi vacip değilmidir? İşte bu ilimden mahrum zavallılar fani dünyanın fani bilgileri ile uğraşmayı bir vazife sayarlarken ebedi hayata inanan ve İslam dinini seçen bahtiyar, mümtaz kimselerin dini bilgilerini artırmak ve gönlünü Allah’a verip yeni yeni bilgiler istemek bununla beraber Peygamberimizin, kiabımızın yolundan zerre kadar kaymamak şartı ile Hakk’a vuslat yollarını arayıp bulmağa çalışmaları üzerlerine borç değilmidir?
         Şimdi sen söyle: Tarikat denilen tasavvuf yolundan haberi olmayan zavallılar, bu dünyada gafletle ömürlerini zayi edip, ahırete hem eli boş ve hem de yüzü kara olarak gidecek kimselerden değilmidirler? Binaenaleyh, ilme çalış. Amma her ilim değil, bunu yanlış anlama, dünya ilimleri dünya için lazım, asıl seni Hakk’a yaklaştıracak olan ilme bak. Dünya bilgin ne kadar çok olursa olsun onun faidesi ancak dünyada, gözünü yumuncaya kadardır. Bir olmayacağını çok iyi anlarsın amma artık iş işten geçmiştir. Onun için bahusus gençliğinin kıymetini iyi bil de ömrünü boş yere harcama, son pişmanlığın faide vermeyeceği malumdur. 149

149 (Hadislerle Nasihatlar 1 s.253-254) Mehmed Zahid Kotku
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #54 : 16 Kasım 2009, 21:33:22 »

Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...


Prof. Dr. İrfan Gündüz

         İştikakı münakaşalı bir kelime olan tasavvuf; gerçekte kaynağını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den alan, prensip ve ıstılahlarını bu iki ana mesnede istinad ettirerek vücud bulan bir ilim dalıdır. 49

         Tasavvuf; gönlü ve kalbi Hakk’ın dışındaki bütün ilgi ve alakalardan temizlemek, kişinin gönül nıktasından başlayarak iç-dış bütün hayatını kuşatan bir çerçevede devam etmek üzere, diri bir Allah şuuru ve keskin bir ilahi zevk duygusuna bürünüp Hakk’tan bir an bile gafletin bulunmadığı islami bir hassasiyete sahip olmak demektir. 50

         İşte tasavvuf, bizi gaflete düşüren ve masiva denilen bu tür ilgi ve alakalardan kopararak “Ne ticaret ne de alış-verişin Allah’tan alıkoyamadığı insanlar” seviyesine yükseltmek, ruhu, nefsin, heva ve hevesin getirdiği gafletten tasfiye ederek, kurtarmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin isminin Mustafa olması, diğer peygamberler için de “ıstafa, yestafi, estafi” gibi tasavvuf kökünden türetilen kelimelerin sıfat olarak kullanılması, tasavvufun menşei bakımından düşünülmeli ve onun ne kadar yerli ve İslami olduğu anlaşılmalıdır. 51

          Demek oluyorki tasavvuf, ahlaki ve ruhi bir tasfiye yolu, tarikatlarsa bir tasfiye ocağıdır.52


49 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.9) İrfan Gündüz
50 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.9) İrfan Gündüz
51 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.10) İrfan Gündüz
52 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.10) İrfan Gündüz
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1127



« Yanıtla #55 : 17 Kasım 2009, 17:22:06 »


Ey zahid! Bu söze eyle ihtiram, İnsan ol cihanda bu dünya fani, ehline helâldir na ehle haram. Biz söyleriz bize yoktur vebali. Sevap almak için söyleriz biz bu sözü. Söylemez isek oluruz düçar-ı azap. Senin aklın ermez bu başka hesap, Tekkede bulduk biz bu kemâli...


Prof. Dr. Hayrettin Karaman

Bismillahir rahmanir rahîm.

Allahu Teala Hazretleri katından, insanlığa dünya hayatını nasıl yaşayacaklarını öğretmek üzere bir hayat nizamı, bir hayat düsturu olarak gelen İslâm; Rasûl-ü Müctebâ (aleyhi ekmelüt tehâyâ) Efendimiz'in uygulamaları ve açıklamalarıyla tekemmül etmiş ve ilk muhatabı olan sahabe asrında, hayata geçmiştir. Fert veya toplum olarak insan hayatına giren, uygulanan, yaşanan İslâm, meyvelerini vermiş, o meyveler bizim kültür ve medeniyetimizin çiçekleri, semeresi, renkleri olarak aslı, esası, temeli bozulmadan bugüne kadar gelmiştir.

Biz herhangi bir konunun ve kurumun kitap ve sünnette aslının, esasının olup olmadığını ararken, meseleye bu çerçevede bakmamız gerekiyor. Yani bir tohum var, bir ağaç var; bir de onun meyvesi, semeresi, eseri var... Bir gıda var, bir de o gıdayı alan insanlarda meydana getirdiği eser var... Öyle bakmak icab ediyor. Ben bu tasavvuf mevzuuna da öyle bakıyorum.

Haddizâtında, bizim bu medeniyet ve kültürümüzün en önemli anasırı içerisinde yer alan medreselerimiz, tekkelerimiz, şeriatımız, tarikatımız, mezhebimiz ve hayatımızda yaşayan İslâm'ın kurumları, kuralları, örf ve adetlerimizi Kur'an ve sünnette ararken böyle bir bakış yapmazsak, korkarım hiçbirinin Kur'an ve sünnette olmadığını iddia edebiliriz. Nitekim bazıları da böyle iddia ediyorlar.

Halbuki, eğer tutarlı olacaksak, o zaman tasavvufun, tarikatın, tezkiye, mücahedetün nefs hareketinin, Kur'an-ı Kerim'de olup olmadığını araştırıp; bunu isim ve teferruat olarak Kur'an-ı Kerim'de ya da sünnette bulamayınca, "Bu yoktur, İslâm'a yabancıdır, bid'attır!" diyenlere, meselâ --bizim İslâm'da olduğundan hiç şüphe etmediğimiz-- namazı, orucu, zekâtı, haccı ve cihadı da bu dar bakışla kitap ve sünnette aramalarını tavsiye ederiz.

O zaman, kıldığımız bir öğle namazını Kur'anda ararsanız bulamazsınız. Yani başlayıp bitirinceye kadar birçok şey yapıyorsunuz namazda... Namaza duruyorsunuz, kıbleye dönüyorsunuz, tekbir getiriyorsunuz, elinizi kaldırıyorsunuz, şunu okuyorsunuz, bunu okuyorsunuz... Rükûu şöyle yapıyorsunuz, secdeyi böyle yapıyorsunuz, tahiyyatta şöyle oturuyorsunuz... Namaz böyle oluyor ve bunu öğle vaktinde kılıyorsunuz. Öğle vakti şu vakittir, diyorsunuz; yani, "Güneşin batıya eğilmesiyle başlar, işte herşeyin gölgesinin bir veya iki misli olmasına kadar devam eder." diyorsunuz. Böyle bir vakit içerisinde kılıyorsunuz. Şimdi bu söylediklerimi Kur'an-ı Kerim'de arayın, böyle bulamazsınız. Bulamayınca "Öğle namazı Kur'an'da yok!" mu diyeceğiz?.. Böyle diyecek miyiz? Sünnette arayın!.. Bu söylediğim tertip içinde detaylı olarak, belki orada da tamamını bulamazsınız. Öyleyse, "Kitap ve sünnette öğle namazı yok! Bu bid'attır, İslâm'a sonradan katılmıştır." mı diyeceğiz?..

Elbette, her beşeri tatbikatın ilahi iradeye, ilahi plandaki gerceğine nisbetle kusurları, eksiklikleri, sapmaları vardır. Ama bu kusurlar, eksiklikler, sapmalar beşeri uygulamaladan gelir, kaynaklanır. Ona bakarak, ilâhî plandaki aslını inkar etmek, ona cephe almak da, bir başka ifrattır, bir başka aşırılıktır. Eğer bunu bir ölçüt olarak kullanacaksak, onu da getirip yalnız tasavvuf hareketine tatbik etmek bir başka haksızlıktır. Bunu bütün İslâm müesseselerine, kaidelerine, kurallarına ve uygulamalarına da tatbik etmek icab eder.

Aynı yaklaşımı medreselere ve mezheblere uygulayalım: Bir zaman gelmiş, bizim İslâmî hayatımızın manevi temeli olan medreseler cihanı aydınlatmışlar; bir zaman gelmiş bozulmuş, dejenere olmuş ve işlevlerini yerine getiremez hale gelmişler. Şimdi medreselerimiz böyle oldu diye, "İslâm'da medrese yoktur!" mu diyeceğiz?.. "İslâm'da talim-terbiyenin böyle müesseseleşmesi yoktur!" mu diyeceğiz?..

Müctehidler çıkmış. Allah-u Teâlâ Kitab-ı Kerim'inde: "Bilenler, anlayanlar kitabı, sünneti okusunlar, onunla amel etsinler; bilmeyenler de bilenlere sorsunlar!" demiş. İşte Kur'anda çerçeve hüküm budur. Bu çerçeve hüküm içerisinden bakın neler çıkmış!.. Bu çerçeve hüküm içinden müctehid çıkmış, mukallid çıkmış, mezheb çıkmış... Taklid çıkmış, fıkıh çıkmış... Bunların hepsi bizim kültür ve medeniyetimizin asli unsurlarıdır. Ve menşei yani kökü Kur'an'dadır, birçok ayettedir. Ama aynı zamanda ve özellikle:

(Fes'elû ehlezzikri in küntüm lâ ta'lemûn) ayetindedir.

Bunlar çıkmış ve ilâhî plandaki aslına göre asırlar boyu, uzun zamanlar vazifelerini ifa etmişler, kendilerinden bekleneni vermişler. Ama zaman olmuş meselâ mezheb dinin yerine geçmiş, müçtehid peygamber gibi yanılmaz bilinmiş, fıkıh kitap ve sünnetin üstüne çıkarılmış; ama, bunlar beşeri hatalardır. Bunlar, uygulamanın hatasıdır. Uygulayanın cehlinden, taassubundan, gafletinden kaynaklanmıştır. Şimdi buna bakarak, böyle yapıldı diye, biz "İslâmda müctehid yoktur, ictihad yoktur, taklid yoktur, mezhep yoktur, fıkıh yoktur." diyemeyiz. Dersek bir ifrata düşmüş oluruz.

Ben işte metedoloji olarak, kitap ve sünnet penceresinden, tasavvufa da böyle bakmak istiyorum. Ve diyorum ki, tasavvufun kitap ve sünnetteki yerini araştırırken isminden başlamalıyız: "Bu tasavvuf ismi nedir, nereden çıkmıştır?.."

Sonra bunun menşeine bakmalıyız: "Bu islâmî mi, bize dışardan mı gelmiş?.."

Sonra muhtevasına bakmalıyız: "Bu nedir? Bu tasavvuf dediğimiz şey nedir? Neyi ihtiva ediyor?.."

Sonra şeriatla --şeriat, tarikat, marifet, hakikat diye böyle yanyana sıralandığı için, işte şeriatı İslâmın objektif, zahir, herkesin bildiği, anladığı, yaşadığı yönü, yüzü diye anladığımızda-- işte bu şeriatla ilişkisine, alâkasına bakmalıyız: "Bu tasavvuf, tarikat dediğimiz şey şeriate nasıl bakıyor? Kendini onun neresinde görüyor? Yani tarikat şeriatın neresindedir?Kendisi kendini nerede görünüyor?.." Ona bakmamız lâzım!..İşte bu dört bakış açısı bize, kitap ve sünnete göre, aynı zamanda İslâma göre, fıkha göre, fetvaya göre, müftiye göre İslâmda tasavvufun yerini, değerini, meşruiyyetini belirler, belirlemeye kâfidir.

Önce tasavvuf terimine bakalım. Bu kelime hangi kökten geliyor, nereden geliyor? Biz terim itibariyle buna karşı menfi bir tavır takınabilir miyiz?..

Benim şahsi kanaatim: "Hayır, takınamayız"dır. Çünkü bu kelimenin kökü itibarıyla söylenen sözlere bakın; hepsi İslâmi bir ahlâka, tarihi bir gerçeğe, kitap ve sünnetin müminlerden, müslümanlardan istediği, beklediği bir davranış ve harekete dayanıyor.

Meselâ, diyorlar ki: "Tasavvuf, suffe kelimesinden gelmiştir." Gelmiştir, gelmemiştir; iddialardan bir tanesi budur. Suffe nedir? Bu Mescid-i Nebî'nin yanında yersiz, yurtsuz, evsiz, barksız, gariban insanların barındığı, aynı zamanda Fahr-i Kâinat Efendimiz'den iyi bir İslâm insanı olmak için terbiye gördükleri yerin adıdır.

O halde benim şahsi kanaatime göre hem bir misafirhane, hem ilk medrese, hem de ilk tekkedir. Şimdi ehli tasavvuf, "Ehl-i suffe ilk tekkedir." diyor. Tekelciliğe ne gerek var?.. O zaman fıkıhçı da kalkıyor, "İllk mekteptir." diyor. Öyle değil; hepsini camidir, hepsidir. Şimdi tasavvuf ordan gelmişse ne güzel, o zaman buna nasıl menfi bakarız?..

Bir başka zümre diyor ki: "Tasavvuf, sof kelimesinden gelmiştir. O da yün demektir. Bu ilk devir zühhadı, zahidleri, müttekun, salihin dediğimiz insanlar, Allah'a iyi kul olmak için nefsiyle cihad eden insanlar, ipekten ince dokunmuş keten ve sâireden elbise giyecek yerde, kaba dokunmuş yün elbise giyiyorlardı. Yünün de arapçası sûf'tur. Bu dış görünüşlerine dayanılarak, onların dış görünüşlerinden hareketle, sûf'tan tasavvuf üretilmiştir." diyorlar. Bunda da bizim kaldırıp atacağımız bir şey yok...

Bir kısmı da: "Bu safâ'dan, safvet'ten, --ıstifânın, tasfiyenin, istisfânın, musaffânın, mustafânın hepsinin geldiği bir kök var, safvet, safâ-- gelmiştir." diyorlar. Zâten, tasavvufun en çok önem verdiği şeylerden bir tanesi de tasfiyedir, tezkiye-i nefs hadisesidir. O halde terim, tasavvufun gerçekleştirmek istediği bir hareketten, bir işten, bir amelden, hatta bir
ibadetten, bir insan-ı kâmil olma cehdinden kaynaklanmış oluyor.

Gelelim menşeine... Tabii, sözü uzatmamak için, bunu ilgili arkadaşların açıklamasına bırakıyorum. Ama tasavvufun menşeinin yabancı olduğunu, tasavvufun bize Hind'den, Yunan'dan, İskenderiye'den geldiğini iddia eden insanlar olmuştur. Ama bu insanlar müsteşriklerdir. Onların da sonraları daha derinden, daha tarafsız, daha ilmi metodlarla bu meseleye bakış yapanları; meselâ Nicholson, Massignon gibi araştırmacılar, tasavvufun en azından başlangıçta tamamen İslâmî kökenli olduğunu; kitaptan, sünnet-i Rasûlüllah ve sahabenin yaşayışından, İslâm'ın hayata geçirilmesinden doğduğunu, onun bir meyvesi olduğunu itiraf etmişlerdir.

O halde demek ki, menşei itibariyle de tasavvuf, İslâm'ın insanın derûnî hayatıyla ilgili kısmını teşkil ettiğine göre, menfi bir değerlendirme yapmanız mümkün değildir.

Size iki tasavvuf büyüğünden bir tanesini, tasavvufun şeriatla ilişkisinde; diğerini de tasavvufun muhtevasıyla ilgili olarak konuşturmak istiyorum.

Sehl-i Tüsteri dediğimiz büyük sofi diyor ki: "Bizim tasavvuf yolumuz yedi esasa dayanır. (Bu aynı zamanda işte tasavvufun muhtevasını da veriyor.) Biri kitabullaha sımsıkı sarılmak, ikincisi sünneti hayat düsturu edinmek, üçüncüsü helal yemek, dördüncüsü kimseye eziyet etmemek, beşincisi Allah'a isyan etmekten kaçınmak, altıncısı her an, her dakika Cenab-ı Mevlaya tövbe etmek, her anımızın bir kusur bir günah içinde geçtiğini kabul ederek Cenab-ı Mevla'dan af dilemek, yedincisi de hukuku yerine getirmektir."

O halde, tasavvufun muhtevası bu ise, tarikat buna ulaşmak istiyorsa, tasavvuf buna ulaşmak istiyorsa; İslâm neye ulaşmak istiyor, şeriat neye ulaşmak istiyor?..

Tasavvufun tarifini veriyorlar:

"Tasavvuf iki unsurdan teşekkül eder: Bir tanesi tezkiyetün nefs, ikincisi müşâhede..." Yâni tasavvufta, tarikatta iki unsur, iki hedef var... Bunlardan bir tanesi, nefsi terbiye etmek, eğitmek ve nefsin müslüman olmasını sağlamak... İslâm'da ferdin müslümanlığında da, toplumun müslümanlığında da en önemli hâdise, kişinin dili ile, zihni ile müslüman olması değildir. Onlar önemlidir de, bakın en önemli unsur, nefsin müslüman olmasıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Cenab-ı Mevlâ'ya kulluk yolunda en önemli engelin nefs-i emmâre olduğunu söyler. Şeytan da nefsi-emmâre üzerinde işler. Şeytanın yuvası, cevelangâhı, faaliyet alanı nefs-i emmâredir.

Eğer biz nefsimizi terbiye eder, onu emmâre olmaktan yukarıya doğru çıkarırsak; o zaman işte Hz. Ömer gibi, "Benim şeytanım teslim oldu." deriz. Nefsi, emmâre mertebesinden yukarı çıkardığınız zaman, meselâ mutmainneye --Cenâb-ı Mevlâ hepimize nasib etsin-- ulaştırdığımız zaman, artık şeytan Hz. Ömer'den kaçtığı gibi, perişan halde bizden de kaçar. Nefsin müslüman olması; işte tarikatın, tasavvufun birinci hedefi bu... O halde bu, İslâm'ın emrini yerine getirmek için bir terbiye demektir.

İkincisi: Bunun semeresi, bir meyvesi olarak marifet ve şuhud, şehadet derecesinde bilgi... Tasavvufun muhtevası iki unsurdan teşekkül ediyor: Biri eğitim, diğeri bilgi... Bir başka yoldan, bir başka şekilde bilgilenme... Suffe için söylediğim gibi, birini atmadan, hepsini kullanarak, İslâm marifet mekteplerinin hepsini kullanarak, hepsini yerinde değerlendirerek, Cenab-ı Hak katında, onun planında müslümanın edinmesi lazım gelen bilgiyi edinmek bizim mükellefiyetimizdir. Bunun da İslâm tarihi boyunca dört yolu ortaya çıkmıştır. Birisi bu fıkıhçılar ve kelamcıların kullandıkları bilgi yoludur. Biri filozofların kullandıkları bilgi yoludur. Biri ehli-ta'lim dediğimiz bâtınîlerin bilgi yoludur. Biri de ehli sülûk, ehli tasavvuf dediğimiz zümrenin kullandığı bilgi yoludur.

İmam Gazâlî'nin Elmünkizu mined dalâl diye bir eseri var... Bir hayatı dolu dolu yaşadıktan sonra; her bir İslâm ilminde uzman olduktan, mütehassıs olduktan, asrının parmakla gösterilen adamı olduktan, her birinde birden fazla eser verdikten sonra, İmam Gazali'nin vardığı sonucu bir reçete gibi anlattığı sunduğu bir eserdir bu Elmünkizu mined dalâl...Sapıklıktan kurtarıcı manasına da geliyor. Orada diyor ki Gazâlî merhum:

"Öyle bir imana ve bilgiye ulaşayım ki, onun yanına ne vehim, ne galat (yanılma), ne de şekk yaklaşsın. Öyle bir bilgiye ulaşayım ki onun içinde şüphe olmasın, vehim ihtimali olmasın. Kelamcıların yolunu denedim; bu bilgiye ulaşamadım..."

Gazâlî burada: "Bunlar zararlıdır, bunlar yanlıştır; aman okumayın, okutmayın! Bunların içindekilere inanmayın!" demiyor. Çünkü, kendisi aynı zamanda kelamcı... Kelam kitaplarını da bıraktı, onları yakmadı. Biz onları okuyoruz, okutuyoruz. "Bizim bilgi dağarcığımız kelâm ile dolmadı, eksik kaldı." demek istiyor kanaatimce...

"Ehli-ta'limi sakat buldum. Felsefe denizinde yüzdüm. Dağarcığım biraz doldu ama yine boş kaldı. Yine şek var, vehim ihtimali, galat ihtimali var... Sonra sûfilerin yolunu seçtim. Orada dağarcığım doldu." diyor.

Buraya fazla giremiyorum, ama çağımıza yakın bir başka isim daha vereyim. Abdulhalim Mahmûd diye bir zat var... Bir zaman şeyhül Ezherlik yapmış, Ezher Üniversitesi'nin başkanlığını yapmış, gerçekten şarkı garbı iyi bilen, zülcenaheyn, hem ilmi-zâhirde hem ilm-i bâtında yed-i tûlâ sahibi bir insan... Onun da makaleleri, konuşmaları Fetâvâ diye neşredilmiş. Orada tasavvufa ayırdığı bir yerde anlatıyor:

"Kur'an-ı Kerim'de bizim adına ilmi-zâhir dediğimiz, objektif, esbabı belli ve kesbî (Kim o sebebi yerine getirirse öğrenir, o bilgiye ulaşır.) bilgiler var... Bu bilgilere teşvik var... Meselâ, bir dil nasıl öğrenilir?.. Bunu öğrenmenin sebebi, yâni yolu vardır. O yola giren her insan o dili öğrenir. Diyelim 32 farzı öğrenmek istiyorsunuz, İslâm imanının esaslarını öğrenmek istiyorsunuz. Bunu öğrenmenin yolu bir kitabı alıp okumak, ya da bilen bir insana gidip dinlemektir. Sebebine tevessül edersiniz ve onu elde edersiniz.

Fakat yine Kur'an-ı Kerim'de bir ilim daha vardır ki o ledünnîdir. Onun herkese açık, herkesin istidadına göre bir yolu bir sebebi bir vesilesi yoktur. Ama yine de bir yolu vardır: Tezkiyetün nefs, mücahede yolu... Siz onu hiç yapmadan Cenâb-ı Mevlâ bir lütfu olarak, bir rahmeti olarak da size verebilir. Ama o yola girerseniz, Cenâb-ı Mevlâ ledünnî ilmi verir."

Vahiy peygamberlere mahsus... Fakat Rasulullah SAS Efendimiz buyuruyorlar ki: "Vahyin kırkaltı cüzünden bir cüz de rüya-yı sâdıkadır." O halde vahiy, sebebini herkesin yerine getirip de elde edebileceği bir ilim, bir bilgilenme yolu değildir. Ama Cenâb-ı Mevlâ, rüyayı sadıka yoluyla oraya da bir pencere açmış. Kur'an-ı Kerimde bu tür bilgiyle ilgili ayetler var... Örnekler, misaller var...

İşte erbâb-ı tasavvuf bir yandan --İbn-i Haldun'un diliyle söyleyecek olursak-- takvâ için, istikamet için ve şuhûd (müşahede) ve keşif için mücahede etmişler; bir yandan da bunun bir semeresi, meyvesi olarak elde ettikleri bilgileri, yani maârifi derinleştirmişler, o maârifin manevi ezvâkı içinde kalmışlar ve çeşitli halleri, tavırları ve makamları yaşamışlardır.

Ben bir fıkıhçı olarak, kitap sünnet penceresinden baktığımda bunların arasında kaldırıp atabileceğim sadece şunu görmüşümdür. Yaptığım etüdlerde okumalarda, erbabı ile yaptığım istişarelerde sadece şunu görmüşümdür: Eğer bu yola giren rehbersiz girmişse; bu yolun rehberliğini iddia eden bir mukallit ise, bir sahtekarsa, ehliyetsiz bir kişiyse, bir düzenbaz ise; işte onların tasavvuf diye takdim ettikleri şeylerde, hem bilgide, hem uygulamada hurafe olmuştur, bid'at olmuştur, sapma olmuştur. Bir bunu kaldırıp atarız. Bunun kitap ve sünnette yeri yoktur.

İkincisi: Gerçek erbab-ı tasavvuf bu derûnî aşkı yaşarken, onların sekr dediği bir şuur değişikliği hali vardır. Bir şuur kayması hali vardır. O halde iken, normal halde söylenmeyecek birtakım sözleri söylemişlerdir, bu sofiler. Onlar kitap ve sünnetin zahiriyle örtüşmez, tevâfuk etmez ve onları zahiriyle aldığımız zaman kitap ve sünnete aykırıdır. Biz onları da kaldırır atarız. Ama şu anlamdadır bu; onların erbabını kaldırıp atmayız, onların kaillerini kaldırıp atmayız. Yani, o sözleri kaldırıp atarız.

Ne demek bu kaldırıp atmak?.. Yani birisi kalkmış da "Sübhâne ma a'zeme şânî" demiş ise, biri kalkmış da "Enel hak" demişse, "Kim âbid kim mâbud bunu bana bir açıklayan çıksın!" demişse, biz bunlara, "sarhoş gürültüsü" deriz. Bu sözlere itibar etmeyiz. Yalnız:

Sanman bizi kim şîre-yi engûr ile mestiz,
Biz ehl-i harâbâtız mest-i elestiz.

diyorlar. Onlar onlar şarabın sarhoşu değil de, bezm-i elestin sarhoşu oldukları için, kimilerini mazur görürüz. Yani hâşâ, benim onları mazur görme gibi bir selahiyetim yok, bir fıkıhçı olarak konuşuyorum. Yani fıkıh onları böyle değerlendirir ve mazur görür.

--Peki biz bunların sahtesini hakikisinden nasıl ayıracağız?

İşte efendim bu yolun yolcularının musaddak, sahte olmadıkları sabit yolcularının verdikleri ölçütlerle... Çünkü onlar diyorlar ki: "Tarikata girmenin şartı tövbedir, şeriatı yaşamaktır. Mürşid olmanın şartı evvelâ alim-i şeriat olmaktır. Ondan sonra âmil-i şeriat olmaktır. O halde bir insan alim-i şeriatsa, yani İslâm'ı biliyorsa; âmil-i şeriatse, yani İslâmla amel ediyorsa, onu yaşıyorsa; buna rağmen, istikameti böyle olduğu halde, ağzından böyle sözler çıkmışsa; işte onları sekre atfedersiniz ve "Bunların bizimle alâkası yoktur; bu sözler bize senet olmaz!" dersiniz.

Hep "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat" denmiştir ve burada kesilmiştir. Bu yanlış anlamalara sebep olmuştur. Bence burada bir kelime eksik; o da yeniden şeriat... Aslında formülü şöyle sürdürmek lazım: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet -hakîkat ve şeriat" Şimdi İstanbul'dan Medine'ye gidişli dönüşlü bir bilet alsanız, uçak biletinde ne yazar? Şöyle yazar: "İstanbul - Medine - İstanbul." Bizim konumuzda da durum aynıdır: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat"

Eğer bu yolculuğun sonu şeriatte bitecekse bu yolculuk sahihtir. Ve o zaman şeriat - tarikat arasında bir bütünlük vardır. Tasavvuf, sûret-i şerîatten, hakîkat-i şerîate varmanın yoludur. Bütün bu tarikat - ma'rifet - hakîkat dediğimiz zincirin hedefi şeriat değilse, o zaman bu yol sapmış bir yoldur.

Teşekkür ederim efendim!.. 23


23 (Mehmed Zahid Kotku (k.s.) ve Tasavvuf s17-18-19-20-21-22-23-24-25-26-27-28) Seha Neşriyat
Logged

Canım kurban olsun senin yoluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Gel şefaat eyle kemter kuluna, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sen Hak peygambersin şeksiz gümansız, Sana uymayanlar gider imansız.
Aşık yunus neyler dünyayı sensiz, Adı güzel kendi güzel Muhammed
Sayfa: 1 2 3 [4]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Ey Zahid Bu Söze Eyle İhtiram « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: