|
Semavi
|
 |
« : 22 Nisan 2011, 09:23:56 » |
|
HADİSLERDE EMPATİ VE HZ. PEYGAMBERDEN EMPATİ ÖRNEKLERİ* Yüce Allah, Elçisi Muhammed Aleyhisselâm’dan sonra, ondan daha nazik, kibar, merhametli, bağışlayıcı, anlayışlı, hakkaniyetli, vefalı, emin, âdil, dürüst, ahlâklı ve duygudaş bir insan yaratmadı. Çünkü o son peygamberdi ve dünyaya model olarak gönderilmişti. Bütün insanlığın, her zaman ve her çağda uyabileceği en güzel ve en ideal örnekti. Bu yüzden modellediği davranış ölçüleri sadece evrensel değil, aynı zamanda kıyamete kadar da geçerli olmalıydı. Hayatı, Allah’tan gelen vahyin bizatihi canlı bir uygulamasıydı; yani o, yaşayan bir Kur’an’dı. Bu yüzden o, sadece hitabıyla söylediği sözler değil, aynı zamanda davranış ölçüleriyle de insanlara örnek olmalıydı. Doğumdan ölüme kadar yaşanacak bir hayatın nasıl yaşanması gerektiğini en ince detayına kadar ve en ideal ölçülerle ortaya koymalıydı. Çünkü tebliğle görevlendirildiği din, son dindi. Bu yüzden Yüce Allah elçisi hakkında; “Habibim sen en yüce ahlâk üzerindesin.42] Çünkü “insanlara merhamet etmeyene Allah, rahmetle muamele etmez. ÇOCUKLARA KARŞI DAVRANIŞLARINDA HZ. PEYGAMBER’DEN EMPATİ ÖRNEKLERİ Evlât, Allah’ın insana bahşettiği bir nimet, toplumların da geleceği ve teminatıdır. Bekasını sürdürmek isteyen toplumlar, geleceklerini sağlam temeller üzerine bina etmek durumundadırlar. Bu temeller çocuklar; yani gelecek nesillerdir. Ana-babaların en önemli görevlerinden biri, iyi nesiller yetiştirmektir. İdeal bir nesil, iyi bir aile terbiyesi ve mükemmel bir eğitimle yetişir. Çocuklarına karşı empati kurabilen aileler, çocuklarını eğitmede daha başarılı oldukları ise bilimsel bir gerçektir. Hadis literatürüne bakıldığında Hz. Peygamber’in, çocuk olsun yetişkin olsun, diğer insanlarla olan ilişkilerini empati temeli üzerine bina ettiğini görmek zor değildir. Kişilerle yaşına, konumuna, anlayış kapasitesi ve benzeri durumlarına göre konuşur, ona göre davranış sergilerdi. Empati kurabilmenin en önemli unsurlarından biri sevgi, şefkat ve merhamettir. Çocuklarla çocuklaşmak, onları sevip okşamak, seviyelerine inebilmek şefkat ve merhamet duygularının canlı örnekleridir. Bu duyguların, gerçek anlamlarını Hz. Peygamber’in hayatında bulduklarında ise şüphe yoktur. Çünkü o bir sevgi ve merhamet âbidesiydi. Oğlu İbrahim vefat ettiğinde ağlamış, “Sen de mi Ey Allah’ın Rasûlü?” dediklerinde, “Evet, ben de! Bu rahmet ve şefkat(in ifadesi)dir. Şüphesiz göz ağlar, kalp mahzun olur… Ey İbrahim! Bizler senin ayrılığınla pek mahzun ve kederliyiz.”demişti.[44] Kızının evine gittiğinde, “Oğullarımı bana çağırın!” der, torunlarını getirtip kucağına alır, onları okşar, sever, koklardı.[45] “Kureyş kadınlarının iyisi, çocuklara küçüklüklerinde en şefkatli olanlardır.” derdi.[46] Bir gün göçebe bir Arap, Allah’ın Elçisi’nin çocuklarla oynadığını, onları kucağına alıp, öpüp okşadığını görünce şaşırdı.“Siz çocukları öpüp okşar mısınız? Biz onları hiç öpüp okşamayız!” dediğinde, ona, şaşkın ve bir o kadar da üzgün bir edâ ile, “Allah gönlünden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim.” cevabını verdi.[47] Diğer bir nakle göre, Rasûlullah (s.a.v.) bir gün torunu Hasan’ı öperken yanında Akra’ b. Hâbis adında biri vardı. Onun bu hareketini tuhaf karşılayarak, “Benim on tane çocuğum var. Fakat onlardan hiçbirini öpmedim.” dedi. Bunu duyan Hz. Peygamber onun bu hâline üzülerek “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” buyurdu.[48] Hz. Peygamber’in çocuklara olan bu sevgi ve şefkat dolu yaklaşımı, onları öpüp okşaması ne kadar empatik ise, söz konusu bedevî ve Akra’ b. Hâbis’in çocuklarını hiç öpüp okşamamaları da empatiden o kadar uzaktır; çocukları anlamamak, duygularına nüfuz edememektir; oysa onların da sevgiye, okşanmaya ve ana-baba sevgisine ihtiyaçları vardır. Allah’ın Rasûlü, çocukları, değer olarak büyükler gibi, fakat duygu ve davranışlarında yaşlarına göre algılardı. Onlarla karşılaştığında selâm verir,[49] imkân bulduğu her platformda seviyelerine iner, konuşur; kucağına alır, öper, okşardı.[50] Bazen onlarla şakalaşır, bazen de oynardı.[51] Mahmûd İbnu’r-Rabî’, bir defasında, “Beş yaşımda iken Rasûlullah’ın bir kere bir kovadan ağzına su alıp yüzüme püskürttüğünü hatırlıyorum.[52]“ demişti. Enes’in (r.a.) daha henüz oyun çağında, Ebû Umeyr lakabıyla çağrılan bir kardeşi vardı; kuşlarla oynamayı çok sever, sürekli onlarla oynardı. Kuşunun adı Ğumeyr idi veya oynadığı kuşlara Ğumeyr denirdi. Bir gün Ebû Umeyr’i üzgün görünce ona ne olduğunu sordu. Kuşunun öldüğünü söylediler. Hz. Peygamber derhal yanına gitmiş, ona kafiyeli bir şekilde; “Ey Ebû Umeyr, ne yaptı Ğumeyr?!” diyerek onunla önce şakalaşmış, sonra da teselli etmeye çalışmıştır.[53] Câbir b. Semure (r.a.) anlatıyor: “(Çocuktum). Rasûlullah (s.a.) ile birlikte ilk namazı kılmıştım. Namaz bitince ailesinin yanına gitmek üzere çıkmıştı. Onunla beraber ben de çıktım. Onu çocuklar karşıladı. Bunun üzerine onların yanaklarını bir bir okşamaya başladı. Benim yanağımı da okşamıştı.57] Abdullah b. Şeddâd, bu olaya benzer babasının bir hatırasını şöyle nakleder. Bir gün babam dedi ki: “Resûlullah akşam veya yatsı vakitlerinden birinde yanımıza gelmişti. Hasan veya Hüseyin’den birini yanında taşıyordu. Namaz kılmak için çocuğu yere bıraktı; sonra öne geçti. Ardından tekbir getirip namaza durdu. Sonra namaz sırasında uzunca bir secde yaptı. Secde çok uzadığı için başımı kaldırıp baktım. Çocuğun Resûlullah’ın sırtına binmiş bir vaziyette beklediğini gördüm. Hemen secdeme döndüm. Namaz bitince; “Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz sırasında öyle uzun bir secde yaptınız ki, bir hadise oldu veya vahiy indi zannettik!” dediler. “Hayır! Bunlardan hiçbiri olmadı. Fakat, oğlum sırtıma binmişti. Acele edip hevesi geçmeden sırtımdan indirmeyi uygun görmedim (kendisi ininceye kadar bekledim) AİLE BİREYLERİNE KARŞI DAVRANIŞLARINDA HZ. PEYGAMBER’DEN EMPATİ ÖRNEKLERİ Ana-baba ve çocuk ilişkilerinin sağlıklı yürümesinde en önemli etken, karşılıklı iletişim kurmayı ve empatik davranmayı başarabilmektir. İletişim için sadece bilgi yetmemekte; sabır, anlayış ve sevgi ile beraber empatiyi de içselleştirmek gerekir. Kuşaklar arası çatışma diye ifade edilen anlaşmazlıkların çoğu empati kuramamak ve tarafların birbirlerini anlayamamasından kaynaklanmaktadır. Hassasiyet gerektiren bir algılama biçimi olan empati, fevriliği kabul etmez. Bütün olaylar karşısında düşünmeyi ve teenni ile hareket etmeyi gerektirir. Aksi takdirde sergilenecek tepkisel davranışlar yanlış olur ve istenmeyen sonuçlar doğurabilir. İnsan sosyal bir varlıktır; tek başına yaşaması mümkün değildir; hayata, tamamen ana-babaya bağımlı olarak onların bakım ve koruması altında başlar. Ana rahminden başlayıp yetişkin bir birey oluncaya kadar, bedensel ve ruhsal gelişiminin her aşamasında ana-babanın emeği vardır. Bu yüzden ana-babanın, evlâdı üzerinde emeği ve hakkı çoktur. İslâm dini aileye büyük önem verir. Çünkü aile, toplumun çeğirdeğidir. Ailenin temel unsurları anne, baba, evlât ve -varsa- hizmetçilerdir. Aile fertlerinin karşılıklı hak ve görevleri vardır. Evlâtlar açısından bakıldığında, aile içerisinde en çok hakka sahip olan annelerdir. Çünkü evlâda en çok emek veren, ona en çok hizmeti geçen annedir. Onun evlâda yönelik sıkıntıları hâmile kaldığı andan itibaren başlar ve ömür boyu devam eder. Evlâdın, ana-babanın sunduğu hizmeti maddî bir karşılıkla ödemesi elbette mümkün değildir. Bu gerçeğin bir ifadesi olarak ‘ana-baba hakkı ödenmez’, denmiştir. Buna karşılık evlâdın yapabileceği tek şey, ana-babanın kendisine sunduğu annelik ve babalığın idrakinde olması, minnettarlığının şuurunda olduğunu ana-babasına ihsas ettirmesi, zamanı geldiğinde üzerine düşeni yapmasıdır. Evlât üzerinde annenin hakkı üç kat daha fazla olmakla beraber babanın da evlâdı üzerinde hakkı vardır. Çocuğun maddî ihtiyaçlarının karşılanması, bakımı ve terbiye sorumluluğu, İslamiyete göre babaya aittir. Ayrıca doğumdan sonra annenin maruz kaldığı maddî ve mânevî sıkıntılara o da ortak olmuştur. Şu halde evlât her ikisine de borçludur ve onlara medyûn-u şükrandır. Anne ve babanın değerini bilip, onları Allah’ın rahmet ve mağfiretine ulaşmaya vesile sayanlar, bu dünyada da, öteki dünyada da en talihli insanlardır. Onların varlıklarını bir yük kabul edip, hayatlarına karşı bıkkınlık gösterenler ise, bahtı kara nasipsiz insanlardır. Çünkü ana-babaların her şeyin üstünde hakları vardır. Hz. Peygamber yetim yetişti. Ana-babasına bizzat hizmet etme imkânı bulamadı; fakat anne ve babanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Nakledildiğine göre Câhime isimli bir sahabî, Rasûlullah’tan savaşa katılmak için izin istemişti. Hz. Peygamber ona annesinin sağ olup olmadığını sordu. “Evet!” cevabını alınca, “(Git) Annene hizmet et! Çünkü Cennet annelerin ayakları altındadır.64] yanı sıra, bu hadiste de belirtildiği gibi anne veya baba gayr-i müslim bile olsa, onlara ilgi göstermek, dünya ile alâkalı hizmetlerinde kusur etmemek gerekir. Bütün bu karşılıklı hak ve görevleri ideal düzeyde yerine getirebilmek için empatinin içselleştirilmesi gerektiğinde ise şüphe yoktur. Evlilik hayatının da uyumlu bir şekilde yürümesinde empatinin payı büyüktür. Bilimsel araştırmalar evlilik uyumunu belirleyen en anlamlı unsurun empati olduğunu belirtmektedir. Eşler birbirlerine empati kurabilirlerse, bir olumsuzluk durumunda, niye öyle davrandıklarını daha iyi anlayıp hoş karşılayabilirler. Çünkü empati, olumsuzluklar karşısında bağışlamayı ve unutmayı sağlayan bir işlev de görebilmektedir.[65] Hz. Peygamber’in aile hayatı empati örnekleriyle doludur. O, eşlerine sevgi ve şefkatle muamele eder, onlara ev işlerinde yardım ederdi. Keçisini sağar, söküklerini diker, kendi işini kendisi görürdü.[66] Ashabına, “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en iyi davrananınızdır.” derdi.[67] Hz. Âişe bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün Allah’ın Rasûlü, yanımda iki cariye Buas Savaşı ile ilgili hamasî türküler söylerken çıkageldi. Gidip yatağın üzerine yan üstü uzandı ve yüzünü de ters tarafa çevirdi. Derken babam Ebû Bekir içeri girdi. “Rasûlullah’ın evinde şeytan çalgısı öyle mi?!” diyerek hemen oracıkta beni azarladı. Bunun üzerine Rasûlullah ona döndü ve, “Bırak onları (söylesinler!)” buyurdu. Onlar sohbete dalıp dikkatlerini bizden çekince, ben cariyelere göz işareti yaptım da kalkıp gittiler.71] ona ve diğer azatlısı Zeyd’e (r.a.) öz evlâdı gibi muamele ederdi. Bizatihi Enes (r.a.), on yıl hizmetinde bulunduğu Resûl-i Ekrem’in, ona, bir kez olsun, herhangi bir işten dolayı, “Bunu niçin böyle yaptın?” veya “Niçin böyle yapmadın?” demediğini nakleder. Ashabına, “Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elinizin altına (yönetiminize emanet olarak) vermiştir. Kimin sorumluluğu altında böyle bir kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve ona gücünün yetmeyeceği bir iş yüklemesin; eğer ona ağır bir iş yüklerse, ona yardım etsin!75] DİĞER İNSANLARA KARŞI DAVRANIŞLARINDA HZ. PEYGAMBER’DEN EMPATİ ÖRNEKLERİ Resûl-i Ekrem (s.a.v.), insanî ilişkilerini, sevgi, hoşgörü, şefkat ve merhametüzerine bina etmişti. Bütün insanlara nezaket, sevgi ve şefkatle muamele eder, düşmanlarına bile sert ve ölçüsüz davranmazdı. Allah Teala, Elçisinin bu özelliğine, “(Ey Rasûlüm!) Allah’ın rahmeti sayesinde, sen insanlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, insanlar çevrenden dağılır giderlerdi.[76]” sözleriyle temas etmektedir. “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerini acımada ve birbirlerine şefkat göstermede bir vücut gibidirler. O vücudun herhangi bir organı rahatsızlandığında, diğer organlar da uykusuzluk ve rahatsızlık gibi nedenlerle etkilenir ve hastalanırlar.80] diyerek, sadece o hareketin doğru olmadığını açıklardı. Statüsü ve konumu ne olursa olsun herkese eşit davranır, insan olarak herkese aynı değeri verirdi. Makam ve statüsünü kullanarak hiç kimseyi ezmediği gibi başkalarının ezmesine de müsaade etmezdi.[81] Muaviye b. Süveyd bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün hizmetçimize bir tokat attım ve kaçtım. Sonra öğlen olmadan eve döndüm. Babamın arkasında namaz kıldım. Babam hizmetçiyi de beni de çağırdı. Sonra hizmetçiye, ‘Misilleme (onun yaptığınının aynısı) yap!’ dedi. Fakat hizmetçi beni affetti. Bunun üzerine babam şöyle dedi: ‘Biz Mukarrinoğulları, Rasûlullah’ın (s.a.v.) zamanında bir tek hizmetçimiz vardı. Ona birimiz bir tokat attı. Bu hadise Rasûlullah’ın kulağına gitti. Bunun üzerine ‘Onu azad edeceksiniz!’ buyurdu. Kendisine, ‘Ondan başka hizmetçileri yok!’ dediler. Bu kez, ‘Öyleyse onun hizmetinden yararlansınlar. Fakat ne zaman imkân bulurlarsa derhal onu serbest bıraksınlar!’ buyurdu.85] O, dinî tebliğde de son derece müşfik davranırdı. Ebû Mûsa (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah, beni ve Muaz’ı Yemen’e göndermiş ve, ‘İnsanları dine (tatlılıkla) davet edin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Uyumlu olun, geçimsiz olmayın.’ diye tenbih etmişti.89] diyerek onu rahatlatmaya çalıştı. Her işte mutedil olmayı sever, aşırılıklara karşıydı. Bütün aşırılıklar empati kurmaya engeldir. Müspet manada aşırılıklar, ileride ihmale; ihmal anlamında aşırılıklar ise ideal olan uygulamaların ihmaline yol açar. Birkaç sahabî evine giderek Resûlullah’ın eşlerine evdeki ibadetini sordular. Fakat aldıkları cevap onları tatmin etmedi. Hz. Peygamber’in ibadetini azımsar gibi oldular. “Rasûlullah kim, biz kimiz? Allah O’nun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir (bu sebeple O’na az ibadet de yeter) dediler. İçlerinden biri, “Ben artık hayatım boyunca her gece namaz kılacağım”; ikincisi, “Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, bir günü bile terk etmeyeceğim.”; üçüncüsü ise, “Ben de eşimi tamamen terkedip, onunla beraber olmayacağım.” dedi. Bilâhere durumdan haberdar olan Hz. Peygamber onları çağırtarak; “Sizler böyle böyle söylemişsiniz öyle mi? Allah’a yemin olsun ki, O’ndan en çok korkanınız ve yasaklarından en çok kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazen oruç tutarım, bazen tutmam, namaz kılarım, uyurum da; eşlerimle beraber de olurum. Benim sünnetim budur, kim sünnetimi beğenmezse benden değildir” buyurdu.[90] Burada söz konusu sahabîlerin yapmaya çalıştıkları şey, empatik değildir. Eşleri ve aile bireylerini ihmal etmek, onların duygularını hiçe saymak bencilliktir. Hz. Peygamber buna müdahale etmiştir. Çünkü daha çok ibadet yapma adına başkalarının hakkını ihlâl etmek doğru ve empatik değildir. Hz. Peygamber sözlü ve fiili olarak başkasına rahatsızlık vermemeye özen gösterdiği gibi beden diliyle de rahatsızlık vermemeye dikkat ederdi. Saçları dağınık olup görüntüsüyle çevreye rahatsızlık verenleri uyardığı gibi[91], ter kokularıyla rahatsızlık verilmemesi için de haftada en az bir kere yıkanmayı tavsiye etmiş, bu yüzden Cuma günü gusul boy abdesti almayı buluğ çağına ermiş herkese vacip derecesinde sünnet kılmıştır.[92] Ayrıca ağız kokularına meydan vermemek için diş temizliğine, imkân bulduğunda güzel koku sürünmeye de büyük önem vermiştir.[93] Bu uyarılara göre hareket etmek empatik davranışın bir gereğidir. Allah’ın Rasûlü darda kalanları en iyi anlayanlardandı. Yolculuk esnasında geride kalır, kafilede hayvanı zayıf olanları terkisine alır, kafileye yetiştirmek için de zayıf hayvanları sürer ve sahibine dua ederdi.[94] O muhtaç olanlarla da yakından ilgilenirdi. Ebû Eyyûb el-Ensârî’den nakledildiğine göre, bir adam tedirgin bir şekilde acele ile Hz. Peygamber’in bineğinin gemine yapışarak önünü kesti ve, “Ey Allah’ın Rasûlü bana öyle bir amel söyle ki beni cennete götürsün!” dedi. Onun bu tavrını beğenmeyen çevredekiler, “Ne oluyor, ne oluyor?” diyerek ona engel olmak istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ne olacak, belki bir ihtiyacı var!” buyurdu ve onların müdahalesine engel oldu. Akabinde; “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na kulluk edersin, namazı kılarsın, zekâtı verirsin, sıla-ı rahim yaparsın!” dedi ve bineğinin gemini/yularını bırakmasını söyledi.[95] Hz. Peygamber önce onu empatik bir yaklaşımla anlamaya çalıştı. Bu sebeple kaba da olsa onun bu tavrını anlayışla karşıladı. Sonra sorusuna uygun bir şekilde cevap vererek onu rahatlattı. Hz. Peygamber, problemlerin çözümünde katı davranmaz duruma göre alternatifler sunardı. Bir adam Rasûlullah’a (s.a.v.) gelerek, “Helâk oldum, ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Allah’ın Elçisi, “Seni helak eden şey nedir?” diye sordu. Adam; “Ramazan içinde hanımımla temasta bulundum!” dedi. Resûlullah; “Öyleyse bir köle azad et!” buyurdu. Adam; “Kölem yok ki!” dedi. Allah’ın Elçisi, “Üst üste iki ay oruç tut!” buyurdu. Adam; “Tahammül edemem ki!” dedi. Resulullah; “Öyleyse altmış fakir doyur!” buyurdu. Adam; “Bu kadar yiyeceği bulamam!” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi, adama; “Otur!” dedi. Adam oturdu. Bu şekilde beklerken biri bir sepet hurma getirdi. Allah’ın Elçisi, “Haydi bunu götür ve tasadduk et!” buyurdu. Adam; “Ey Allah’ın Resulü! Seni Hak ile gönderen Zat’a yemin olsun ki, şu Medine’de yaşayan aileler içerisinde buna bizden daha muhtaç bir aile yoktur!” dedi. Allah’ın Elçisi bu kez, “Öyleyse haydi götür, ailene yedir!” buyurdu.[96] Bir gün yolda yürürken ona arkadan bir bedevi yetişti. Resûl-i Ekrem’in (s.a.) üzerinde kenarları sert bir hırka vardı. Bedevî hırkadan tutup onu kuvvetle çekti. O kadar ki hırkanın kenarı boynunu zedeledi. Bedevî sert ve kaba bir edâ ile; “Ey Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana da verilmesini emret!” dedi. Resûl-i Ekrem adama döndü, baktı ve güldü. Sonra da ona bir şey söylemeden bir şeyler verilmesini emretti.[97] Kays b. Sa’d b. Ubâde (r.a.) bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün Allah’ın Rasûlü bizi, evimize ziyarete gelmişti. ‘Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!’ dedi. Babam, Rasûlullah duymayacak şekilde çok hafif bir sesle selamını aldı. Babama, ‘Resulullah’a izin vermiyor musun?’ dedim. O, ‘Bırak, bize daha çok selam versin!’ dedi. Resûlullah tekrar; ‘Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!’ dedi. Babam Sa’d yine hafif bir sesle selamını aldı. Sonra Rasûlullah üçüncü kez, ‘Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!’ dedi. Babamın kısık sesini duymayınca geri döndü. Bu kez babam Sa’d, peşine düştü ve; ‘Ey Allah’ın Rasûlü, ben senin selâmını işitiyordum. Fakat, bize daha fazla selâm vermen için selâmını alçak sesle alıyordum.’ dedi. Bunun üzerine Rasûlullah onunla birlikte geri döndü. Ondan su isteyip yıkandı. Sonra Sa’d, zaferan veya versle boyanmış bir havlu verdi, ona sarındı; daha sonra ellerini kaldırıp; ‘Allah’ım, Sa’d b. Ubâde ailesine mağfiret ve rahmet buyur!’ diye dua etti. Sonra yemek yedi. Geri dönmek istediğinde Sa’d, bir binek hazırladı. Üzerine kadife bir örtü yaymıştı. Rasûlullah merkebe bindi. Sa’d, bana, ‘Ey Kays, Rasûlullah’a refakat et!’ dedi. Ben de refakat ettim. Yolda Allah’ın Rasûlü bana, ‘Benimle sen de bin!’ dedi, ben binmek istemedim; bunun üzerine ‘Ya binersin, ya dönersin!’ buyurdu. Ben de geri döndüm.101] buyurdu. Kendisi bizatihi bu hassasiyeti gösterirken başkalarının da empatik davranmalarını tavsiye eder, aksi davrananları uyarırdı. “Sizden kim halka namaz kıldırırsa namazı kısa tutsun. Zira cemaatte zayıf, sakat, hasta ve ihtiyaç sahibi kimseler bulunabilir. Tek başına kılınca dilediği kadar uzatsın.” derdi.[102] O, zenginlere olduğu gibi, fakirlere karşı da iyi ve müşfik davranırdı. O kadar ki, Hz. Peygamber’in yoksul ve kimsesizlerle oturup kalkması, Mekke’nin kendini beğenmiş zenginlerinin canını sıkıyordu.[103] İhtiyacı olan hiç kimse yanından eli boş ayrılmaz, her hâl ü kârda fakir, muhtaç, dul ve yetimleri gözetmeye çalışırdı.[104] Yetimlere karşı çok daha merhametli davranır, ashabından da aynı hassasasiyeti göstermelerini isterdi. Yüce Allah’ın, “Yetimi sakın üzme, senden bir şey isteyeni azarlama!108]Ömrü boyunca bir şey isteyene hiçbir zaman “hayır” dememiştir.[109] “Dul ve kimsesizler için çalışan, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri oruç tutup geceleri de ibadet eden kimse gibidir.113] Hayatı boyunca insanların iyiliği ve saadeti için çalışmış, bütün zamanını ve gayretini, cahil insanların İslam ışığıyla aydınlanması için sarf etmişti; fakat yine de o insanların elinden, sadece çile ve ıstırap görmüştü. Buna rağmen kendileri için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bile bilmeyen o insanların haline üzülürdü.[114] Allah Rasûlü’nun başka bir büyük özelliği de, şahsî sebeplerden dolayı hiç kimseden intikam almaması, azılı düşmanlarını dahi affetmesiydi. Hz. Aişe’nin naklettiğine göre, o, kimseden kendi namına intikam almamıştır.[115] Yine Hz. Aişe’nin anlattığına göre, o, hiçbir zaman yakışıksız veya müstehcen bir sözü ağzına almaz, sokakta yüksek sesle konuşmaz, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, buna mukabil bağışlar, affederdi. Bilindiği gibi Kureyşliler ona hakaret ettiler, alay ettiler, hakir gördüler, sataştılar, saldırdılar, ağır sözler söylediler; onu öldürmeye kalktılar, ona karşı savaştılar. Fakat o, onbin kişilik bir orduyla Mekke’ye muzaffer olarak girdiğinde hiç kimseden intikam almadı. Aksine, herkesi affetti.[116] Allah’ın Elçisi insanî ilişkiler konusunda, “Faziletlerin en yükseği, seninle ilişkisini keseni, senin arayıp sorman; seni mahrum bırakana, senin ihsanda bulunman ve sana zulmedeni senin bağışlamandır.[117]“ diyordu. NEFSE KARŞI EMPATİ Empatinin bir anlamı sorumluluklara karşı duyarlı olmaktır. Duyarlılık gösterilmesi gereken alanlardan biri de kişinin kendi nefsidir. Örneğin, ‘vazife’ ve ‘suç’ eylemleri, başkasını ilgilendiren bir yönü olmayıp kişinin kendi nefsinde kalıyorsa, buna ‘nefsî görev’ ve ‘nefsî cürüm’ denir. Sağlığa dikkat etmek, hastalandığında tedavi olmak, kişinin kendi bedenine; ilim ve ibadetler yoluyla ruhunu terbiye etmesi de nefsine/ruhuna yönelik vazifeleridir.[118] Dolayısıyla kişi nefsine karşı da empatik olmalıdır. İnsanın, hangi alanda olursa olsun, aşırılıklar nedeniyle nefsini zarara sokmama gibi sorumluluğu da vardır. Örneğin, Hz. Peygamber devamlı oruç tutmak suretiyle nefse zarar vermeyi uygun görmemiş; senenin tamamını oruç tutmak isteyenlere bir gün tutup bir gün iftar etmeyi tavsiye etmiştir.[119] Olayın muhatabı Abdulah b. Amr, daha fazlasına gücü yettiğini söyleyince, Resûl-i Ekrem, “Fakat unutma; senin üzerinde eşinin, misafirlerinin, hatta vücudunun bile hakkı vardır.” buyurdu.[120] Hz. Aişe (r.a.) şunu anlatır: Peygamber Aleyhissalâm’ın bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk, Rasûlullah’ın arkasına gelip onun gibi namaz kılmaya başladı. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) onlara yönelerek şunu söyledi: “Ey insanlar, güç yetireceğiniz işleri yapın. Zira siz ibadet etmekten usanmadıkça Allah da size sevap yazmaktan usanmaz. Allah’a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır.”buyurdu.[121] Hz. Aişe’den (r.a.) gelen diğer bir rivayet şöyledir: “Bir gün yanımda Esedoğulları kabilesinden bir kadın vardı. Bu sırada Allah’ın Rasûlü içeri girdi ve, “Bu kimdir?” diye sordu. “Falancadır, geceleri hiç uyumaz, ibadet yapar.” dedim. Resûlullah; “Sus, yeter! Size, tâkat getirebileceğiniz amel yaraşır. Siz ibadet yapmaktan usanmadıkça, Allah da sevap vermekten usanmaz. Allah’a en hoş gelen dinî amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir.” buyurdu.[122] Enes (r.a.) dedi ki: “Bir gün Allah’ın Rasûlü mescide girmişti. İki direk arasına gerilmiş bir ip gördü. “Bu ne?” diye sordu. “Bu, Zeyneb’in ipidir, namaz kılarken uykusu geldiğinde buna takılıyor, düşmesini önlüyor.” dediler. Hz. Peygamber, “Hayır, olmaz öyle şey! Çözün bu ipi! Şevkiniz varken namaz kılın, uykunuz gelince de yatın!” buyurdu.[123] Ebû Cuheyfe’nin (r.a.) anlattığına göre Resûlullah (s.a.v.) Selman’la Ebu’d-Derdâ’yı (r.a.) kardeş ilân etmişti. Selmân bir defasında Ebu’d-Derdâ’yı ziyarete gitti. Evde, Ebu’d-Derdâ’nın hanımını düşük bir kıyafet içinde gördü. “Bu halin ne?” diye sordu. Kadın, “Kardeşiniz Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alakası kalmadı.” diye cevap verdi. Ebu’d-Derdâ geldi ve Selmân’a (r.a.) yemek getirerek, “Buyur, ye! Ben oruçluyum.” dedi. Ramazan Ay’ı değildi. Selmân; “Hayır sen yemezsen ben de yemem.” dedi. Beraber yediler. Akşam olunca Ebu’d-Derdâ, Selmân’dan gece namazı için müsaade istedi. Selmân, “Hayır! Uyu!” dedi. Beraber uyudular. Bir müddet sonra Ebu’d-Derdâ tekrar namaza kalkmak istedi. Selmân yine, “Uyu!” dedi. Uyudular. Gecenin sonuna doğru Selmân, “Şimdi kalk!” dedi. Kalkıp beraber namaz kıldılar. Sonra Selmân şu nasihatte bulundu: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ev halkının da hakkı var. Her hak sâhibine hakkını ver.” Ertesi gün Ebu’d-Derdâ, durumu Hz. Peygamber’e (s.a.v.) anlattı. Rasûlullah (s.a.v.) “Selmân doğru söylemiş.” buyurdu.[124] HAYVANLARA KARŞI HZ. PEYGAMBER’DEN EMPATİ ÖRNEKLERİ Hz. Peygamber hayvanlara karşı da son derece merhametliydi. Yüce Allah’ın hayvanlara merhamet ederek yağmur yağdırdığın127]Karınca, arı, hüdhüd[128] ve kurbağa gibi hayvanların öldürülmesini yasakladı.[129] Dilsiz hayvanlara yapılan her iyi muamelenin Allah tarafından karşılıksız bırakılmayacağını söyledi. O şöyle buyurdu: “Bir adam yolda yürürken çok susadı. Yolda bir su kuyusuna rastladı. Kuyuya indi ve içti. Kuyudan dışarı çıktığında susuzluktan ıslak toprakları yalayan bir köpek gördü. Adam, ‘benim susadığım gibi bu da susadı’ diyerek tekrar kuyuya indi. Ayakkabısına su doldurarak geri döndü. Kuyudan dışarı uzanarak ağzıyla tuttuğu ayakkabısıyla köpeğe su verdi. Onun bu tutumu Allah’ın hoşuna gitti ve adamın günahlarını bağışladı.” ‘Ey Allah’ın Rasûlü bizim hayvanlarımız var. Onlara yaptığımız hizmetten bize sevap var mıdır?’ diye sordular. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Her canlıya yapılan her iyi muameleden sevap vardır.” buyurdu.[130] Bu rivayette temsilî bir üslupla hayvanlara karşı nasıl bir empati kurulabileceğini Hz. Peygamber açıkça anlatmaktadır. Hz. Peygamber’in hayvanların doğal ortamlarının korunmasına da büyük önem verdiğini görmekteyiz. “Ayaklar çekildikten sonra evlerden dışarı çıkmayı azaltın. Çünkü yüce Allah’ın bir kısım hayvanları vardır ki, onlar bu saatten sonra yuvalarından çıkıp ortalığa yayılırlar.134] Bir hurma bahçesinde inleyen ve gözlerinden yaş akan bir deve gördü. Yanına giderek onu okşadı ve gözyaşlarını sildi. Sonra sahibine dönerek, “Allah’ın sana mülk kıldığı bu deve hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak da yoruyormuşsun.” buyurarak uyardı.[135] Bir sahabî hatırasını şöyle anlatır: “Biz bir seferde Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) ile beraberdik. Resûlullah bir ara ihtiyacı için yanımızdan ayrıldı. O sırada bir kuş gördük, iki tane de yavrusu vardı. Kuş kaçtı. Yavrularını aldık. Kuşcağız etrafımızda dönmeye, kanatlarını çırparak havada inip çıkmaya başladı. Rasûlullah (s.a.v.) geldiğinde, “Kim bu zavallının yavrusunu alıp onu ıstıraba soktu? Yavrusunu geri verin!” diye emretti. Bir ara, ateşe verdiğimiz bir karınca yuvası gördü. “Kim yaktı bunu?” diye sordu. “Biz!” dedik. Kızdı ve “Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabbine hastır.” buyurdu.[136] Ensâr’dan bir kadın esir edilmişti. Esir düştüğü halk, bir akşam evlerinin önünde develerini dinlendiriyorlardı. Kadın bağlı olduğu ipten çözülerek develerden birine bindi ve kaçtı. Halk, kadının kaçtığını anlayınca, onu aramaya koyuldu; fakat bulamadılar. Kadın, kendisine kurtulma nasip olursa, deveyi Allah için kurban edeceğini söyledi. Kurtulan kadının bu sözünü duyan Allah’ın Rasûlü, “Sübhânellah! Hayvancağıza ne kötü mükâfat vermiş. Allah onu bunun üzerinde kurtarıyor, o tutup bunu kesmeye kalkıyor, öyle mi?! Olacak şey değil!” buyurdu ve kadının kurtulmasına vesile olan bu devenin kurban edilmesine engel oldu.[137] Rasûlullah (s.a.v.) Mekke’ye gitmek düşüncesiyle ihramlı olarak Medine’den yola çıkmıştı. İsâye denilen yere geldilerinde bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördüler. Allah’ın Rasûlü, (s.a.v.) yanındakilerden birine, herkes geçinceye kadar orada beklemesini ve hiç kimseye hayvanı rahatsız ettirmemesini söyledi.[138] Hz. Peygamber, Medine’ye geldiği zaman, Medineliler, diri olan devenin hörgücünü, koyunların da kuyruklarını koparıp pişirip yiyorlardı. Bunu gören Allah’ın Rasûlü (s.a.v.), “Hayvan diri iken ondan her ne kesilirse bu meyte (lâşe) hükmündedir, yenilmez.” buyurdu. Böylece, hayvanlara büyük bir eziyet olan bu hareketi yasakladı.[139] Bir gün bir keçiyi hedef alarak ok atmakta olan bir kalabalığa rastladı. Bu eylemlerinden son derece rahatsız olan Hz. Peygamber, “Hayvanlara eziyet vermeyin! ÇEVREYE KARŞI EMPATİ ÖRNEKLERİ Çevreyi, insanların ortak varlığını oluşturan değerler bütünü olarak ele almak mümkündür. Diğer bir ifade ile direkt veya dolaylı olarak insanı dışardan ilgilendiren her şey çevreyi oluşturur. Çevrede tabiî olarak yer alan her bir unsurun kendine özgü bir işlevi ve değeri vardır. Hava, su ve toprak gibi hayatî öneme sahip olanlar vardır. Bu unsurları insanlarla birlikte paylaşan bitki ve hayvan topluluklarının, hatta insanın tarih boyunca oluşturduğu uygarlık örneklerinin de ayrı ayrı birer çevresel değer olduğunu unutmamak gerekir.[141] İnsan, tabiatı/çevreyi duygusal olarak her zaman sevmiş, sahip olma duygusuyla da ona hep egemen olmak istemiştir. Fakat bunu yaparken ona zarar verdiği de olmuş ve hâlâ da olmaktadır. Zira yaratıklar içerisinde en ayrıcalıklı olmakla beraber, fıtratındaki ihtiras, insanı, çevreye yönelik tasarruflarında ölçüsüzlüğe itebilmekte, sonuçta çevre, insan faaliyetleri sonucu zarar görebilmektedir. Bu yüzden insan, halife olma sorumluluğunu tabiatla uyum içinde yaşadığı sürece ancak yerine getirmiş olur. Evren bütün insanlığın hizmetine sunulduğu için bu hizmeti aksatacak girişimlerin zararı yine insanadır. Aslında insana zarar veren her girişim onun en yüce yaratık olma esprisine aykırıdır. İnsana tevdi edilen yeryüzü halifeliği, ona dünyayı imar etme görev ve yetkisi verirken, aynı şekilde ekolojik dengeyi bozmama, tabiata zarar vermeme görev ve sorumluluğu da yüklemektedir. Dolayısıyla çevreye saygı duyup onu korumak, insanı sevmek ve ona saygı duymakla doğrudan ilgilidir. Çünkü sevmek sadece duygusal bir olgu değildir; gerçekte sevmek, sevilene bir yönüyle katkı sağlamaktır. Çevreye olumlu manada katkı sağlamayan bir sevgiden bahsetmek doğru olmaz. Bu sebeple bir birey veya toplumun, insana olan sevgi ve saygısının, çevreye olan sevgi ve duyarlılığı ile ölçülebileceğini söylemek yanlış olmaz. Çünkü kâinatta var olan hiçbir şey boşuna yaratılmadığı gibi şöyle ya da böyle insan yaşamının devamına bir yönüyle katkısı vardır. İnsanın en değerli varlığı ömrüdür. Bunu en sağlıklı bir şekilde sürdürmesi, temiz bir çevrede yaşamasıyla mümkündür. Bununla beraber her canlı bu dünyada aynı şekilde yaşama hakkına sahiptir. Fakat ne yazık ki doğal dengenin bozulmasında en etkin rolü oynayan yine insandır. İnsan; şehvetine son derece düşkün, öfkesine yenik bir varlıktır; nefsinin arzularına, heva ve hevesine ve dünya lezzetlerine karşı koymada âcizdir.[142] Mal ve servete düşkündür; aç gözlü ve doyumsuzdur;[143] nankör,[144] bencil ve şımarıktır.[145]Kendini müstağnî/ihtiyaçsız gördüğü için azgındır.[146] Zalim ve cahil[147] olduğu için yaratıklar içerisinde zulüm ve haksızlıkta üstüne yoktur.[148] Doğuştan getirdiği bu duygular, eğitilmeye ve aşkın değerlerle güdülenmeye muhtaçtır. Hayatın imtihan yönü de bu mücadelede yatmaktadır. Bunu başarabilmek için empati iyi bir yardımcıdır. Hz. Peygamber dünyaya bir model olarak gönderildiğine göre, insan yaşamıyla ilgili olan bir olgu hakkında duyarsız kalması düşünülemez. O çevreye karşı duyarlı olmak konusunda da dünya insanına örnek olmuş, çevreye karşı en güzel empati örneklerini sergilemiştir. Doğayı sevmiş, Uhut Dağı’na seslenerek onu sevdiğini ifade etmiş,[149]çeşitli vesilelerle ağaçlık yerlere/bahçelere giderek dinlenmiş, tatlı sularından içmiştir. Ebû Talha’nın tasadduk ettiği Beyraha adındaki hurma bahçesi bunlardan biridir.[150] Hz. Peygamber’in bizatihi kendisi ağaç dikmiş, dikmeye teşvik etmiş, dikilen ağacın meyvesinden yiyilen her meyvenin ağacı, diken kimse için sadaka olduğunu ifade etmiş,[151] böylece çevre duyarlılığına ibadet boyutu kazandırmıştır. Çünkü duyguların güdülenmesinde dinî inancın rolü büyüktür. “Bir kimse bir ağaç diker de herhangi bir insan veya hayvan o ağacın meyvesinden yerse muhakkak bu yenilen mahsul, ağacı diken kimse için sadaka olur.155] “Her kimin yeri varsa onu eksin, kendisi ekmiyorsa onu din kardeşine versin, o eksin!159] “Allah’ım! İbrahim peygamber Mekke’yi yasak bölge ilân ettiği gibi ben de Medine’nin şu iki kayalığı arasını yasak bölge ilân ediyorum.[160]Onun ağacı kesilmez, hayvanları avlanmaz,[161] otu koparılmaz.165] şeklindeki teşvik ve uyarıları tam bir çevre duyarlılığının ifadesidir. SONUÇ İnsan, davranışlarına yön veren çeşitli duygularla dünyaya gelir. Doğuşta bu duygular potansiyel haldedir; ailede ve okulda alınan eğitim sonucu içselleştirilen değerlerle şekillenir. Daha sonra bu değerler, duyguların harekete geçirilip davranış olarak dışa yansımasında etkin rol oynar. Bu makalemizde duyguların güdülenmesinde önemli rol oynayan empatiyi hadisler ışığında ele almaya çalıştık. Davranışların duygusal bir motivasyon olarak empati ile güdülendiği olgusunun Kur’an ve hadislerde yer aldığını örnekleriyle göstermeye çalıştık. Ancak Hz. Peygamber’in yaşamındaki empati örnekleri şüphesiz bunlarla sınırlı değildir. Onun bütün davranışlarının empati temeline dayandığını söylemek yanlış olmaz. Bizim burada yaptığımız, belli kategorilerde bazı örnekler sunarak onun empatik anlayışının zihinlerde biraz daha somutlaşmasına yandımcı olmaktır. Empatinin bazı kesimlerce çok kullanılan popüler bir kavram olduğunu ve bu alanda yazılan eserlerin hayli bir okuyucu kitlesi tarafından rağbet gördüğünü hepimiz müşahade etmekteyiz. Bu alanda yazılan eserlerin amacı ve konusu, duygulara nüfuz ederek insanların birbirlerini daha iyi anlamalarını ve karşılıklı ilişkilerin daha iyi bir zeminde yürümesini sağlamaktır. Bu eserlerde, davranışların bireyin konumuna, yaşına ve pozisyonuna göre duygularına nüfuz ederek tayin edilmesi gerektiği ve bunu başarabilmenin önemi vurgulanır; teorik anlatımların yanı sıra bol bol davranış örnekleri verilir. Söz konusu konum ve pozisyonlarda duygulara nüfuz ederek sergilenen ideal davranış modellerinin verilmeye çalışıldığı görülür. Merhamet, hoşgörü ve sevgi eksenli davranış sergileme modelleri sunulmaya çalışılır. Dinî kaynaklara baktığımızda duygulara nüfuz ederek bireyleri algılama ve ona göre davranış sergileme anlayışının Peygamber Efendimiz’in telkin ve davranışlarında önemle vurgulanan bir olgu olduğunu görmekteyiz. Bu makalenin amacı, yeni gibi takdim edilen bazı değerlerin aslında dinî literatür ve kaynaklarımızda fazlasıyla yer aldığını; ancak, bu değerlerin güncel bir dil ile topluma takdim edilemediğini belirtmek, hadisleri biraz daha güncel kavramlarla takdim etmenin önemini vurgulamaktı. Nitekim makalede de görüldüğü gibi empatiye Kur’an’ın da vurgusu vardır. Hadislerde de empatinin temel ilkesini Hz. Peygamber’in; “Sizden biriniz kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz. DİPNOTLAR: [39] Kalem, 68/4. [40] Ahzâb, 33/21. [41] Müslim, Müsâfirîn 139. [42] Tirmizî, Birr 16; Ebû Dâvûd, Edeb 66. [43] Buhârî, Tevhid 2, Edeb 27; Müslim, Fedâil 66; Tirmizî, Birr 16. [44] Buhârî, Cenâiz 43. [45] Tirmizî, Menakıb 30. [46] Buhârî, Nafakât 9. [47] Buhârî, Edeb 18, 22. [48] Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fedâil 65; Tirmizî, Birr 12; Ebû Dâvûd, Edeb 156. [49] Buhârî, İsti’zân 15. [50] Buhârî, Edeb 22. [51] Buhârî, İlm 18. [52] Buhârî, İlm 18. [53] Buhârî, Edeb 81, 112; Müslim, Edeb 30; Ebû Dâvûd, Edeb 69; Tirmizî, Salât 131, Birr 57. [54] Müslim, Fezâil 80. [55] Buhârî, Cenâiz 80, Mardâ 11; Ebû Dâvûd, Cenâiz 5; Ahmed b. Hanbel, III, 280, no. 14010. [56] Nesâî, Menâsik 121. [57] Buhârî, Salât 106; Müslim, Mesâcid 41-43; Ebû Dâvûd, Salât 165. [58] Nesâî, İftitah 83. [59] İbn Mâce, Sunne 11. [60] Buhârî, Edeb 17. [61] Nesâî, Cihâd 6. [62] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, VI, 3846 , (Eser Kitabevi). [63] Müslim, Zekât 49, 50. [64] Lokmân, 31/15. [65] http://www.ntvmsnbc.com/news/191390.asp?cp1=1 [66] Ahmed b. Hanbel, VI, 256, no. 26237. [67] İbn Mâce, Nikâh 50; Dârimî, Nikâh 55. [68] Buhârî, Îydeyn 2, 3, Cihâd 81; Müslim, Îydeyn 19. [69] Buhârî, Îydeyn 2, Cihâd 81; Müslim, Îydeyn 19. [70] Ebû Dâvûd, Edeb 144; Tirmizî, Menâkıb 60. [71] Tirmizî, İlm 16. [72] Buhârî, İmân 22. [73] Buhârî, Hacc 22, 101. [74] Buhârî, Cihâd 59, 127, Meğâzî 49, 77, Tefsîr Sûre 3, 15, Merdâ 15, Libâs 98, Edeb 115, İsti’zân 20; Müslim, Hac 147, Cihâd 116, Ebû Dâvûd, Menâsik 56, 63, Tirmizî, Hac 54, İbn Mâce, Menâsik 84;Dârimî, Menâsik 34; Ahmed b. Hanbel, I, 72, 75, 76, 81, 157. [75] İbn Mâce, Edeb 10; Ahmed b. Hanbel, I, 12. [76] Al-i İmrân, 3/159. [77] Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66. [78] Enbiyâ, 21/107. [79] Müslim, Birr 87. [80] Buhârî, Ezân 92. [81] Buhârî, İman 22, Itk 15, Edeb 44; Müslim, Eyman 40; Ebû Dâvûd, Edeb 133; Tirmizî, Birr 29. [82] Müslim, Eymân 31; Tirmizî, Nüzür 14; Ebû Dâvûd, Edeb 133. [83] Buhârî, Et’ime 55, Itk 18; Tirmizî, Et’ime 44; Ebû Dâvûd, Et’ime 51; Müslim, Eyman 42. [84] Müslim, Eymân 34; Ebû Dâvûd, Edeb 133; Tirmizî, Birr 30. [85] Buhârî, Vudû‘ 58, Edeb 35, 80, Tahâret 98-100; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvûd, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112; Nesâî, Tahâret 44; Miyâh 2; İbn Mâce, Tahâret 78; Dârimî, Vudû’ 62;Muvattâ’, Tahâret 111; Ahmed b. Hanbel, II, 239.282, 503, III, 110,114, 167, 191, 226. [86] Buhârî, Megâzî 60, İcâre 8, İstitâbe 2, Ahkâm 7, 12; Müslim, Cihâd 7, Eşribe 71; Ebû Dâvûd,Hudûd 1; Nesâî, Tahâret 4. [87] Müslim, İmâret 17; Ebû Dâvûd, Vesâyâ 4; Nesâî, Vesâyâ 10. [88] Ebû Dâvûd, Vesâyâ 4; Nesâî, Vesâyâ 10.. [89] İbn Mâce, Et’ime 30. [90] Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 4. [91] Ebû Dâvûd, Libâs 17. [92] Muvattâ’, Cumu’a 2. [93] Buhârî, Cumu’a 2, 3, 12, Ezân 161, Şehâdât 18; Müslim, Cumu’a 5; Muvattâ’, Cumu’a 4; Ebû Dâvûd, Tahâret 129; Nesâî, Cumu’a 6, 8; Tirmizî, Salât 381. [94] Ebû Dâvûd, Cihâd 103. [95] Buhârî, Zekât 1, Edeb, 10; Ahmed b. Hanbel, V, 372. [96] Buhârî, Savm 30, Hibe 20, Nafakât 13, Keffârât 2-4; Müslim, Sıyâm 81; Ebû Dâvûd, Tahâret 123, Savm 37; Tirmizî, Savm 28; İbn Mâce, Sıyâm 14; Dârimî, Savm 14; Ahmed b. Hanbel, I, 297, II, 241, 281, V, 146. [97] Buhârî, Libâs 18, Humus 19, Edeb 68. [98] Ebû Dâvûd, Edeb 138. [99] Ebû Dâvûd, Edeb 138. [100] Ebû Dâvûd, Nikâh 24; Muvattâ, Nikâh 7. [101] Buhârî, Ezan 65; Müslim, Salât 189, 196; Tirmizî, Salât 175, 276; Nesâî, İmâmet 35. [102] Buhârî, Ezan 62; Müslim, Salât 186; Muvattâ’, Cemâ’at 13; Ebû Dâvûd, Salât 127; Nesâî,İmâmet 35; Tirmizî, Salât 175. [103] Bk. Kehf, 18 /128. [104] Buhârî, Nafakât 1; Müslim, Zühd 41; Tirmizî, Birr 44; Nesâî, Zekât 78; İbn Mâce, Ticârât 1;Ahmed b. Hanbel, II, 361. [105] Duhâ, 93/9-10. [106] Buhârî, Talâk 25, Edeb 24; Müslim, Zühd 42. [107] Ahmed b. Hanbel, V, 250. [108] Buhârî, Edeb 39. [109] Ahmed b. Hanbel, VI, 130, no. 25029. [110] Buhârî, Nafakât 1, Edeb 25, 26; Nesâî, Zekât 78; Müslim, Zühd 41; Tirmizî, Birr 44. [111] Buhârî, Bed’u'l-vahy 2. [112] Ahmed b. Hanbel, I, 69, no. 504; Beyhakî, es-Sunenu’l-kübrâ, Iv, 48, no. 6810. [113] Ali b. El-Ca’d el el-Herevî Bağdadî, Müsnedu İbni’l-Ca’d, th. ‘Âmir Ahmed Haydar, Beyrut 1410/1990, I, 133, no. 848. [114] Buhârî, Meğâzî 75, De’avât 59; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe 197; Tirmizî, Menâkıb 73; Ahmed b. Hanbel, II, 242, 448, 502, III, 343. [115] Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80, Hudûd 10; Müslim, Fedâil 77; Edeb 4; Muvattâ’, Hüsnü’l-huluk 2;Ahmed b. Hanbel, VI, 32, 114, 116, 130, 182, 223, 229, 232, 262, 281. [116] Ebû Dâvûd, Cihâd 117. [117]İbn Hanbel, III, 438, IV, 148, 158. [118] Mustafa Takî, “Diyanetin Medeniyete Lüzumu (I)”, Beyânü’l-Hak Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 26, Yıl: 1327, s. 605. [119] Buhârî, Sıyâm 56; Müslim, Sıyâm 193. Dinin tanıdığı ruhsatlara uymak itidaldir; azimetlere uyarak nefse zarar vermek ifrattır. [bk. İbn Hacer, Feth, I, 78]. [120] Müslim, Sıyâm 181. [121] Buhârî, İmân 16, Ezân 81, Rikâk 18; Müslim, Salât 283; Muvattâ’, Salâtu’l-Leyl 4; Nesâî,Kıyâmu’l-Leyl 1; Ebû Dâvûd, Salat 317. [122] Buhârî, İmân 32, Teheccüd 18; Müslim, Salâtu’l-Musâfirin 2220-221; Muvattâ, Salâtu’l-Leyl 4;Nesâî, Salâtu’l-Leyl 17. [123] Buhârî, Teheccüd 18; Müslim, Müsâfirîn 219; Ebû Dâvûd, Salât, 308; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 17. [124] Buhârî, Edeb 86, Savm 51, Teheccüd 15; Tirmizî, Zühd 64. [125] İbn Mâce, Fiten 22. [126] Buhârî, Cihâd 153; Müslim, Selâm 148; Ebû Dâvûd, Edeb 163; Nesâî, Sayd 38; İbd Mâce, Sayd 10. [127] Nesâî, Sayd 34; Dârimî, Edâhî 16. [128] Ebû Dâvûd, Edeb 163; İbn Mâce, Sayd 28. [129] Ebû Dâvûd, Tıb 11, Edeb 164; Nesâî, Sayd 36. [130] Buhârî, Şirb (Musâkât) 9, Vudû’ 33, Mezâlim 23, Edeb 27; Müslim, Selâm 153; Ebû Dâvûd, Cihâd 44. [131] Ebû Dâvûd, Edeb 106. [132] Buhârî, Bed’u'l-halk 16; Şirb (Musâkât) 9; Müslim, Selâm 151, Birr 133. [133] Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11; Tirmizî, Diyât 14; Nesâî, Dahâyâ 22, 26, 27; İbn Mâce,Zebâih 3. [134] Ebû Dâvûd, Cihâd 61. [135] Ebû Dâvûd, Cihâd 47. [136] Ebû Dâvûd, Cihâd 122, Edeb,176. [137] Müslim, Nüzür 8; Ebû Dâvûd, Eymân 28. [138] Muvattâ, Hacc 79; Nesâî, Hacc 78, Sayd 32. [139] Tirmizî, Et’ime 4; Ebû Dâvûd, Sayd 3; İbn Mâce, Sayd 8. [140] Nesâî, Dahâyâ 42. [141] Bk. Keleş, Ruşen – Hamamcı, Can, Çevrebilim, Ankara 1993, s. 181. Çevre ile ilgili geniş bilgi için bk. Macit, Yunus, Hz. Peygamber’in Sünneti’nde Çevre, Trabzon 2000. [142] Buhârî, Edeb 76, Rikâk 7, 53; Müslim, Fedâil 30; Ebû Dâvûd, Edeb 3; Tirmizî, Birr 73, Daavât 69, Kıyâme 26. [143] Buhârî, Rikâk 10; Müslim, Zekât 116-119, Tirmizî, Zühd 27. [144] İsrâ, 17/89, Furkân, 25/50. [145] Mu’minûn, 23/64. [146] Leyl, 92/8, Tevbe, 9/76. [147] Ahzâb, 33/72. [148] Zuhruf, 43/39, Hûd, 11/101, 102, Enbiyâ, 21/11, Hac, 22/45, 48. [149] Buhârî, İ’tisâm 16, Cihâd 71. 74, Et’ime 28. [150] Buhârî, Vesâyâ 17. [151] Ahmed b. Hanbel, VI, 444. [152] Ahmed b. Hanbel, VI, 444. [153] Ahmed b. Hanbel, V, 415. [154] Buhârî, Edebu’l-mufred, th., Muhammed Fuad Abdulbakî, İstanbul trz., s. 168, Eda Naşriyat; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, IV, 66; Beyhakî, Şuabu’l-imâm, III, 259-260; Muttakî, Kenzu’l-ummâl,III, 852, XII, 341. [155] Dârimî, Buyû’ 65. [156] Müslim, Buyû’ 88, 89, 91, 92, 94-98, 102. [157] Tirmizî, Siyer 4; Abdurrezzâk, Musannef, V, 199. [158] Belazurî, Ebu’l-Abbâs, Ahmed b. Yahyâ b. Câbir, Futûhu’l-buldân, th., Abdullah Enîs et-Tabba’, Beyrut 1413/1992, s. 17. [159] Buhârî, Sayd 8-10, Buyû’ 28, Cizye 22, Megâzî 51, 53; Müslim, Hacc 445, 446. [160] Buhârî, Cihâd 71, 74, Fedâilu’l-Medîne 1; Buyû’ 53, Enbiyâ 10, Megâzî 27; Müslim, Hacc 456, 458, 459, 462. [161] Müslim, Hacc 458-459. [162] Müslim, Hacc 464. [163] Buhârî, Mezâlim 28, Cemaat 32; Müslim, Birr 128, İmâret 163; Muvattâ, Salâtu’l-Cemu’a 6;Tirmizî, Birr 38; Ebû Dâvûd, Edeb 172. [164] Buhârî, Cihâd 72, 128, Sulh 33; Müslim, Müsâfirîn 84, Zekât 56. [165] Müslim, Mesâcid 58. [166] Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33.
|