Allah’a Tam Teslimiyet
 

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
22 Ağustos 2014, 22:37:57
12260 Mesaj 2680 Konu Gönderen: 1923 Üye
Son üye: ukalaulema
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Allah’a Tam Teslimiyet 0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: Allah’a Tam Teslimiyet  (Okunma Sayısı 2705 defa)
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1274



« : 21 Şubat 2010, 14:37:27 »


Allah’a Tam Teslimiyet


“Allah’ın yoluna çağırandan daha güzel sözlü kim olabilir?”109 diye Kur’ân-ı Kerîm soruyor. Allah doğru sözleri sever. Madem öyle, o halde beni dokuz köyden kovsalar, onuncu köyden kovsalar bile doğruyu söylerim, hakkı söylerim der İslâm alimi. Annesi kızar, çocuğu kızar, torunu kızar, akrabası kızar, komşusu kızar; müslüman diye kızar, hakkı söylüyor diye kızar. Sabrı tavsiye ediyor, şükrü tavsiye ediyor, adaleti tavsiye ediyor diye kızar. Doğruyu söylüyor diye kızar...

Alime kızılır mı? Kızılmaz ama işte bunlar kızar. Yani insanın kendisi yamuk yerde olduğu zaman öbür tarafa kızar. Yamuk yol tutturduğu zaman, illa o yolda gideceğim diye ısrar ettiği zaman kızar. Nasıl olacaktı, müslüman ne demekti? Müslüman kendisini Allah’a teslim etmiş insan demekti!


Müslüman Allah’a teslim olacaktır. Zaten teslim olmak demektir Müslümanlık. Ne yapacak? “Ben kendimi Allah’ın emrine teslim ettim; ne derse onu yapacağım, ne buyurdu ise hoşuma gitse de gitmese de rahatım kaçsa da kaçmasa da memnun olsam da olmasam da...”

“Hoşa gidecek şeyler olduğu zaman varım, hoşa gitmeyecek şeyler olduğu zaman yokum.” Böyle Müslümanlık olmaz. Böyle teslimiyet olmaz. Pazarlıklı... Hocamız ne güzel söylemiş kısaca: “Arkadaşlık, ‘peki’ demekle kaimdir.” “Bir arkadaş bir arkadaşa, ‘kalk gidelim’ dediği zaman, ‘Nereye?’ derse, o arkadaş değildir.” diyor. Neden? “Nereye gidiyorsun?” diye soruyor; hoşuna giderse gidecek, hoşuna gitmezse gitmeyecek. Demek ki kendi keyfinde, arkadaşının gönlünü yapmayı düşünmüyor. “Kalk gidelim.” diyor işte. Belki bir işi var, belki bir sıkıntısı var. Önceden dinleyecek, eğlence varsa gidecek, sıkıntı varsa kaçacak. Aş buldun ye, iş buldun kaç, öyle mi? Böyle teslimiyet olur mu? Olmaz.

Allah’a teslimiyet nasıl olacak? “Ya Resûlallah, sana beyat ettim, tuttum elini, sana ümmet oldum, tâbi oldum sana, emrindeyim.” Tutarlardı böyle elini Efendimizin. Efendimiz bazen sorardı:

“Ölüm bahis konusu olsa da gene tâbi olacak mısın?


Ölüm pahasına dahi? Sahabeden bir zât geldi, elini sıktı Efendimizin; soruyor, samimi. Dedi ki

Ya Resûlallah! Sana beyat ediyorum. Tâbi oluyorum sana, emrine giriyorum ya Resûlallah. Biat ediyorum sana. Yalnız, benim on tane devem var. Ailem kalabalık, bunların sütleri ancak yetiyor bana. Benden zekât isteme. Zekât mükellefiyetini kaldır benden.” Sana tâbi olacağım, her dediğini yapacağım ama zekâtı benden isteme, para isteme diyor yani. Bir de “Beni cihaddan da muaf tut.” dedi. Yani harbe, darbe beni sürme; “Korkak insanım.” Kimi gölgesinden korkar, kimi karanlıktan korkar, kimi “öd” desen korkar. İşte bu da korkakmış. “Korkuyorum, korkağım, bana cihad emretmemen şartıyla, zekât, para-pul istememen şartıyla sana biat ediyorum.
diyor.

Efendimiz onun elini tuttu:

Zekât olmazsa, cihad olmazsa Müslümanlık nasıl olur?” O kadar çok tekrarladı ki bu soruyu, olur mu hiç öyle şey mânasına. O zaman adamcağız bir düşündü ki –mübarek, tabiî sahabe– ben Resûlullah’ın karşısında ne pazarlık yapıyorum...

“Her şarta razıyım ya Resûlallah. Yani öl desen öleceğim, ver desen vereceğim. Aç kal desen kalacağım. On devem var, ver desen vereceğim. Tamam, her şeye razıyım...”


İşte İslâm bu, teslimiyet bu. Bugün, millet İslâm’ı yemeğin üstüne ekilen tuzdan daha hafife alıyor. Tuz, biber, garnitür, sos, tatlı sos, bilmem ne. Bunun gibi bir şey sanıyor. Yirminci yüzyılın tüm keyif ve zevk hayatını yaşayacak, ondan sonra da arada bir, geceleyin hava karardığı zaman, şimşek çaktığı zaman, gök gürlediği zaman, biraz da ölüm korkusu geldiği zaman,

“Benim âhiretim ne olacak, biraz da müslüman olayım, azıcık şöyle, çok fazla değil.” diyecek!

Bu kadar kolay mı cennet? İmtihan olacaksın; malından, canından, aklından, fikrinden, niyetinden, kalbinden. Allah, “İnandım” deyince imtihansız bırakmıyor. Hayat imtihan... Her şeyden imtihan olacaksın. Çeşit çeşit zorluklar çıkacak, sen gene kale gibi sağlam duracaksın, sarsılmayacaksın. Oradan deneyecek şeytan, buradan saldıracak... Oradan bir tazyik gelecek, beri taraftan bir zorlanma! Sen hayır diyeceksin. Sapasağlam duracaksın. Allah (celle celâlüh), sadık kul istiyor, sadık!

Para fayda etmeyecek, hısım-akraba fayda etmeyecek günde, Allah selim bir kalp istiyor, sadık bir insan istiyor. Temiz içli, tam teslimiyetli, tam bağlı bir insan istiyor. Sen Allah’a tam bağlı mısın? Bugün Türkiye’nin % 99’u müslüman diyoruz. Tam teslim olmuş kaç kişi var? Şöyle bir elemeye gelmesin yani, kimi faizde, kimi bilmem şurada, kimi burada dökülür. Her biri İslâm’ın bir emrine karşı çıkar, dökülür... Elde eleman kalmaz!

Allah’a teslim olan kaç kişi var? Çok az... Allah’a teslim olmuş insan çok azdır...


Bak dervişlerden bir tanesini yakalıyorlar, bu işleri bilen alim bir zâtı yakalıyorlar. “Sen casussun” diyorlar, “Öbür ülkeden buraya geldin, içeriyi öğrenip haber götüreceksin. Tamam, gel bakalım. Kesin kafasını...

Casus falan değil adam. İşte seyyah, oradan gelmiş buraya, buradan da öbür tarafa gidecek ama şüphelendiler. Kesecekler kafasını. Ellerini bağlamışlar, celladın önüne götürüyorlar, kafasına bir balta inecek, ensesinden kafası kesilecek. Ölüm korkusundan insan ne yapacağını şaşırır, yüreği küt küt atar.

Adam diyor ki kendi kendine –hiç etrafa bir şey dediği yok–:

“Ey nefsim! Sen evvelce Allah’a teslim olmaktan bahsederdin, her haline razıyım, kaderine razıyım; ne takdir etmişsen razıyım, iyilik de gelse, kötülük de gelse, ben Allah’tan geldiği için itiraz etmem derdin! Böyle şeyler söylerdin. Şimdi bir yanlışlık yapılıyor, haksız yere senin kafanı kesecekler. Buyur işte, gördün mü? Kader ama kellen gidecek, işte buna da razı mısın?”

Şöyle bir içini yoklamış. Nefsinden bakalım,

“Olur mu öyle şey, daha yaşayacaktım, çoluk çocuğu evlendirecektim, yüz yaşını geçecektim...

İnsanın içinde neler, ne arzular var değil mi? Acaba içerden ne ses gelecek? Bakıyor ki razı. Ne olacak be, can dediğin nedir? Bir gün nasıl olsa öleceğiz. Yani, eh ömrümüz bu kadarmış, Allah imandan ayırmasın,
diyor içi! Teslim, razı... Hiç öyle itirazı filan yok, ölümünden korkusu yok. Götürmüşler, götürmüşler celladın karşısına kadar. Biri seslenmiş: “Dur! Haksızlık oluyor, yanlışlık oluyor, bunu tanıyoruz, bu iyi bir insandır.” Kurtulmuş.

Kurtulmuş ama bir sözü çok hoşuma gidiyor:

“Vallahi” diyor, “Vallahi kafamın kesilmesinden halasıma (kurtulmama) değil, o andaki ihlasıma seviniyorum.

”Kafasının kesilmesinden kurtulduğuna sevinmiyor da o anda nefsine soru sordu, nefsinden de itiraz gelmedi ya ona seviniyor. Elhamdülillah ki o kadar zorlu bir zamanda bile itiraz etmedi nefsi. Teslimiyete bak, işte teslimiyet bu. Var mı böyle, Allah’ın bu yoluna teslim olmuş? Çok az. Öyle insanlar çok olsaydı, ne Türkiye’nin hali böyle olurdu, ne dünyanın hali böyle olurdu. Dünya başka bir dünya olurdu.

Allah bizleri lütfuyla ıslah eylesin!

Makaleler > İslam Dergisi Başmakaleleri--  Haziran 1993
M.ES'ADCOŞAN
Logged

umutlu
Pasif Üye

Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1


« Yanıtla #1 : 22 Şubat 2010, 21:57:39 »

Selamun aleykum değerli kardeşim,
Ne güzel bir paylaşımdı. Sitenize girince  içimde garip bir hüzün oluşmuştu, şu an gene umut doldum. Allah razı olsun inş.
 
Peygamber Efendimiz(s.a.v) ve onun "gökteki yıldızlar" sözüyle onore ettiği kıymetli sahabesine selam olsun. Açlık, yokluk, ölüm bir tarafa da sahabeyi düşündüğüm zaman en hayran olduğum halleri kendilerine buğz edenlere dahi iyilikle mukabele etmeyi başarabilmiş olmaları. Ayetinde Rabbimiz buyurur muhsinler için hani; "onlar darlıkta da bollukta da infak ederler, öfkelerini yutarlar."  der. Nefs daha bitmemişken, yani öfke afeti de henüz temizlenmemişken onun esiri olmamak, o öfkeyi yutabilmek takdire şayan bir hal diye düşünüyorum.

Hz. Ali geliyor aklıma mesela... Hani savaş esnasında boğaz boğaza geldiği kafir bir anda  yüzüne tükürünce onu öldürmeden bırakmış. Emin olamamış  çünkü kendinden. O kısacık anda öyle incelikli bir karar vermiş ki, "nefsim yüzünden onu öldürmüş olursam Rabbim'in rızasını kaybederim" demiş.

Bizler için nasıl da büyük nimet onların hayatlarından günümüze ulaşmış bu misaller. Bizler klavye başında sapla samanı ayırt edemezken,  sözde Allah için yola çıkıp  kalp kırmakta hiçbir sakınca görmezken onlar savaş esnasında yapabilmişler bu ince tefekkürleri.

Eğer sahabe Allah içinim deyip her öfkelendiklerinde kılıçlarına sarılsaydı ya da  ahkam kesip kalp kırmayı normal kabul etseydi; edebsizce, hayasızca yollara başvurmayı "karşımızdakiler bunları hak ediyor, çünkü  onlar kafir" deyip marifet zannetseydi herhalde kimse Allah'ın yoluna girmezdi. Onlar karşılarındaki kafire, "müstakbel mümin" olarak bakıyorlardı. Nitekim karşı karşıya savaştıkları insanlardan hiç umulmadık öyle isimler daha sonra o mübarek saflara katılmıştır ki, zaman onların bu bakış açılarını resmen doğrulamıştır.

Allah razı olsun.
Logged
_selma_
Editör
Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1274



« Yanıtla #2 : 22 Şubat 2010, 22:03:57 »

aleyküm selam.
amin...Allah sizden de razı olsun kardeşim...
aramıza hoş geldiniz sefalar getirdiniz.üyeliğiniz hayırlı ve daim olsun.sizden de güzel paylaşımlar bekliyoruz inş.
Logged

fikret çevik
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 02 Mart 2010, 17:45:13 »

Ağzınıza sağlık.Bu yazıları gözlerim dolarak okudum.Allah razı olsun..
Logged
Sayfa: [1]
Maneviyat.com  |  İLİM MECLİSİ  |  Tasavvuf  |  Yazılar  |  Allah’a Tam Teslimiyet « önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: