ene_meczub
Ukab
Admin Yardımcısı
Aktif Üye
  
Offline
Mesaj Sayısı: 1127
|
 |
« Yanıtla #3 : 10 Temmuz 2009, 11:14:16 » |
|
Öncelikle bütün arkadaşlara hayırlı cumalar. Bu siteye geldiğim günden bu tarafa ilk defa "Tasavvufla" alakalı bir soru soruldu, soran arkadaşıma şükranlarımı ifade ediyorum. Gerçekten önemli ve güzel bir konuya temas etmiş oldu.
Evet bu sitede görülen yazılar "Tasavvufi" ağırlıklı gibi görünebilir. Fakat buraya başka görüşlerle alakalı yazı yazan arkadaşlarda mevcut, hatta yazmak isteyenlerde varsa, buyurup yazabilirler, herhangi bir engel yoktur ve söz konusu değildir. Örneğin ben yaklaşık 6 ay oldu buraya kayıt olalı, 2 aydır aktif şekilde katılıyorum, bu süre içerisinde "Soru Cevap" bölümüne "Tasavvufla" ilgili sorulan tek soru sizin sorunuz. Ayrıca, insanların "Tasavvuf" anlayışlarındada farklılıklar var. Şimdi ben kendi açtığım konulardan örnek vereceğim:
Fuzulinin Su Kasidesi: Bu tasavvufi bir şiirmi? Yoksa Naat geleneğindeki nadide bir yere sahip özel bir şiirmi?
Kur'an-ı Kerim Bölümü: Buraya Kur'an-ı Kerimdeki ayetlerin meal ve tefsirlerini koyuyorum, verdiğim tefsirlerden 1 tanesi dahi işari (tasavvufi) tefsir değildir.
Hz Peygamberin Hayatı: Hadisi şeriflerde peygamber efendimizin şemail ve ahlaklarını anlatan ifadeler vardır, konuyu ele alan hoca efendi Mehmed Zahid KOTKU r.aleyh tir. Kendisi yalnızca bir mürşid-i kamil olmayıp, islami ilimlerde döneminin, saygı duyulan bir zat-ı muhteremidir.
İslam Tarihi: Burayada M. Asım KÖKSAL hocanın kitabından iktibaslar koyuyorum.
Tasavvuf Bölümü: Burayada Tasavvufi bilgiler koyuyoruz.
Şimdi genel anlamda baktığımızda, yalnızca "Tasavvufi" konular veya söylemlerin olduğunu söylemek pek doğru değil. Şimdi siz Necip Fazıl KISAKÜREK'in bir şiirini imza olarak kullanıyorsunuz, üstadın tasavvufi kimliğini bilmeyen yok, şimdi benim bilinç altımda sizin tasavvufi bir yönünüz olduğu düşüncesi oluşuyor, ama öylemisiniz bunu bilemem. Bunu bilmek içinde tasavvuf noktasında ortak düşünceye sahip olmak lazım.
Sonra farzedelimki her şey tasavvufi konu; eğer yazılanların içerisinde, allahın kitabına, rasulullahın sünnetine, ulemanın icmaına aykırı bir yer varsa, ikaz edersiniz, yazanlarda düzeltir. Şahsen ben öyle yapıyorum. Zaten sapla samanı birbirinden ayırmanın en kolay ve şaşmaz yolu, Ebu Süleyman ed Daraninin de dediği gibi "Nice defalar sufiler taifesine mahsus bir nükte ve hikmet kalbime düşer de Kitap ve Sünnet’ten iki adil şahit bunun doğruluğuna şahitlik etmedikçe, bunları günlerce kabul etmem." Bu yazılanlar elbetteki manevi iklime açılan birer penceredir? Tasavvuf hakkında bir miktar düşüncelerimide aktardıktan sonra, konuya son vereceğim.
Tasavvuf hakkında, daha önce tasavvuf bölümünde, düşüncelerine yer verdiğim sufilerden beyazidi bistami k.s. sözleriyle başlamak istiyorum "Sufi bir elinde Kur’an, bir elinde sünnet, bir gözü cennette, öbür gözü cehennemde olduğu halde sadece Hakk’ı isteyen kimsedir." şahsen bu beğendiğim tasavvuf ve sufi kimliğini ifade eden bir açıklamadır. Tasavvufun diğer islami ilimler gibi kendisine başlıca konu edindiği unsurlar vardır:
Tezkiyeyi Nefs (Nefsin Terbiyesi); İnsan yaratılıştaki temiz fıtratından uzaklaşırsa, zamanla, Allah’ın c.c. isteklerinden ziyade, nefsin “…nefis her dâim kötülüğü emreder…2” ve şeytanın güzel gösterdiklerinin “Fakat kalpleri katılaştı, şeytan da yapmakta oldukları (günahları)nı kendilerine hoş gösterdi.3” peşinden koşar. Bu bağlamda asli fıtratına döndürülmesi gereken nefs, ego, benlik veya enaniyet de diyebiliriz, mutlaka tezkiye edilerek temizlenmeli ve asli fıtratına yakın bir noktaya döndürülmelidir. Allah cc bu konuyla alakalı bizlere şöyle buyurmaktadır; “O (nefsi)ni (günahlardan) tertemiz yapan, muhakkak kurtulup umduğuna ermiştir. 4” “Nitekim (size nimetimi tamamladığım gibi) içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden (şirkten, maddî ve mânevî kirlerden ve kötülüklerden temizleyen), size Kitab’ı ve hikmeti (ve O’nun hükümlerinin uygulamasını) öğreten ve bilmediklerinizi bildiren bir Resul gönderdik. 5”, bu dünya hayatında nefsini tezkiye edip temizlemeyenler, ahirette ki şu hitaptan “Ey mutmain olmuş nefis. 6” mahrum kalacaktır.
Tasfiyeyi Kalb (Kalbin Arındırılması); Kalb nazargah-ı ilahidir, bu nedenle kalpte nelerin bulunduğu, içine nelerin doldurulduğu çok önemlidir.“Allah bir bedende iki kalp yaratmamıştır…7” Allahın peygamberi Beytullahta ki görünen putları yıktı, İbrahim nebide puthanede ki görünen putları yıktı. Hepimizin bildiği gibi bunlar tahtadan, taştan ve topraktan putlardı, acaba bir nazar edip baksak, acaba kalplerimiz bir puthanemi? Kalplerimiz de büyümesine izin verdiğimiz şeyleri farkında olmadan putlaştırıyormuyuz? Bir ayet-i kerimede Rabbimiz bakın ne diyor “Öyle insanlar vardır ki, Allah’dan başkasını (putları, arzu ve hevalarını, yücelttikleri, sevip bağlandıkları şahısları, bazı varlık ve eşyayı, gizli veya açıktan sevip) O’na (Allah’a) denk hâle getirirler; tıpkı Allah’ı sever gibi onları severler, (böylece şirke düşerler, Allah yerine onlara bağlanırlar). Hakiki inanmışların Allah’a sevgisi (emirlerine itaat ve bağlılığı) ise daha kuvvetli ve içtendir. (O’na denk hiçbir sevgi beslemezler. 8” Kalbimizdeki Allah sevgisiyle, sevdiğimiz herhangi bir şeyi karşılaştırmaya şimdi cesaret edebiliyormuyuz? Eğer kalbimizi Allahın haricindekilerden arındırmazsak, kalbimizde biz farkında olmadan gizli şirkin hükümranlığının kurulması, yalnızca bir an meselesi. Tabi burada bir şeyi Allah için sevmekle, nefsimiz için sevmek arasındaki farkı iyi ayırt etmemiz gerekmektedir. Örneğin bir kişi ben Allah’ı seviyorum dese, ama peygamberlerini sevmiyorum dese, bu kişinin sevgisi doğru bir sevgi olabilirmi? Ama peygamberleri Allah onları sevdiği için severse, bu defa, Allahın sevdiğini sevmiş olmazmı? Şairin dediği gibi “Sen Allah’ı seversen Allah seni sevmezmi?” “(Onlar derler ki:) “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi (haktan) çevirme! Bize yüce katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen bağışı en bol olansın. 9” “…Bu, Allah’ın gönlünüzdeki (ihlas ve fitne gibi) şeyleri yoklaması ve kalplerinizdeki (vesveseleri) temizlemesi içindir. Allah, sînelerdekini hakkıyla bilicidir. 10”,
Tezhibi Ahlak (Ahlakın Güzelleştirilmesi); Aslında bu konuda fazla bir şey söylemeye de gerek yoktur. “Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin. 11” “Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği ve yakınlığı olana vermeyi emreder; ahlâksızlığı/hayasızlığı, fenâlığı, zulmü/azgınlığı yasaklar. İyice anlayıp tutasınız diye size (böylece) öğüt verir. 12”
Marifetullah (Allahın Bilinip Tanınması); İnsanoğlunun hayata geldiği aşamadan itibaren beklide en önemli vazifesi Rabbini tanımasıdır. İbrahim a.s hayatı bu bağlamda bizler için güzel bir örnek teşkil etmektedir. Eğer Rabbimizi tanıyıp bilmezsek, ona nasıl ibadet ederiz? O’na nasıl hamd edebiliriz? Bilinmeyen hiç övülebilirmi? Bir ayet-i kerimede Rabbimiz “…Şunu iyi bilin ki gönüller, (ancak) Allah’ı anmakla huzura kavuşur. 13” buyurmaktadır. Peki, bilinip tanınmayan hiç anılabilirmi? Daha bir çok örnek verebiliriz ancak, bunlar yetmezmi? İşte Tasavvuf zamanın ve yaşamın her alanında ve safhasında var olmuştur.
Dipnotlar: 1 En’am-73 2 Yusuf-53 3 En’am-43 4 Şems-9 5 Bakara-151 6 Fecr-27 7 Ahzab-4 8 Bakara-165 9 Al-i İmran-8 10 Al-i İmran-154 11 Kalem-4 12 Nahl-90 13 Rad-28
Tasavvuf Hakkında Söylenen Bazı Sözler
İbni Teymiye
Hidayet üzere bulunan sufilerin tutulmasını emrettikleri Allah’ın yolu, Allah’a itaat etmek ve O’na asi olmamak esasına dayanır. 1
Tasavvuf şeyhleri daima ilme ve şeriate uyulmasını mensuplarına tavsiye etmişlerdir. 2
Allah dostları, iki mertebededirler: Allah’a (c.c.) yakın olan öne geçenler ve sağcı olup orta yolu takip eden ebrar, yani itaatkarlar. Allah’u Teala onları kitabının bir çok yerinde –Vakıa suresinin başında ve sonunda, İnsan, Muttafin ve Fatır surelerinde zikretmiştir. 3
Nefsine zulmeden kimse; günahı üzerinde ısrar eden günahkar kimsedir. Orta yolu takip eden kimse; farzları eda eden, haramlardan kaçınandır. Hayırlarda öne geçen ise; bu ayeti kerimelerde geçtiği gibi hem farzı ve nafileyi eda eden, hem de haram ve mekruhlardan kaçınan kimsedir. Sonra Allahu Teala mümin dostları arasındaki üstünlüğü zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Bak! Nasıl onların kimini kiminden üstün yaptık. Elbette ahiret dereceler bakımından daha büyüktür. O’nun fazileti de daha büyüktür.” (İsra:17/21) 4
İmam Şevkani
Allah (c.c.) sevgisinin doğrulanmasını Rasulü’ne tabi olmaya bağlamış, O’na tabi olmayı da Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmaya vesile kılmıştır. 5
Bil ki; nebilerin dışındaki Allah dostları masum (günahtan uzak) değillerdir. Allah’ın (c.c.) diğer mümin kullarında olabilecek bazı haller onlarda da görülebilir. Fakat onlar, şanı yüce bir mertebeye ve yüksek bir makama ulaşmışlardır. Allah’ın dostlarının sevaba zıt düşecek ve hakka aykırı bir şeyin vaki olması ise onları evliyaullah makamından çıkarmaz. Bu, müçtehidin hata yapmasının mümkün olup, daha önce geçtiği gibi hatasından dolayı mükafaat kazanması; içtihat edip isabet ederse kendisine iki ecir, hata ederse bir ecir verilmesi gibidir.
Muhakkak ki Allah’u Teala Ümmet-i Muhammed’in hatayla ve unutarak yaptıklarını bağışlamıştır. 6
Hiç kimse, evliyaullahta meydana gelen gerçeğe uygun doğru keşifleri inkar etmemelidir. Zira, bu (keşif) Rasulullah (s.a.v.)’ın açmış olduğu bir kapıdır. 7
Velayette en üst makama ulaşsa bile bir velinin yapması gereken şey; Kitap ve Sünnete bağlı kalmak, bütün davranış ve sözlerini bu temiz şeriatin ölçüsüyle ölçerek herhangi bir işinde şeriat sınırından çıkmamak üzere sabit durmaktır. 8
Veli, kendisine şeriate muhalif bir ilham geldiği takdirde onu reddeder, şeytandan olduğuna inanır ve gücü yettiğince bunu def etmeye çalışır. 9
Kul Allahu Teala’ya nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet Allahu Teala onu sever. Allahu Teala kulunu sevince, artık onun işten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur. 10
Ashab-ı Kiram Allahu Tealanın en üstün, en keremli, mertebe bakımından en yüce velileridirler. Onlar Allahu Tealanın Kitabı ve Rasulü (s.a.v.)’nün sünnetiyle amel eden kimselerdir. Onlardan sonra gelenlerden kendisine evliya denilen kim olursa olsun, Rasulullah (s.a.v.) tabi olmadıkça, onun hidayetiyle hidayete ulaşmadıkça, sözlerinde ve hareketlerinde O’na uymadıkça Allah (c.c.) dostu değildir. 11
Veli, farzları eda edip yasaklardan sakınarak, nafileleri işleyip Allah’ın zikrini artırarak Rabbına yakınlığını artırdıkça, Allahu Teala’da ona sevgisini, kendisine küçük büyük bütün hayır kapılarını açar. 12
Allah (c.c.)’nun kullarından bir kısmına başkalarının gücünün yetmeyeceği muhteşem bir şeyi hediye olarak bağışlamasını, ona büyük faziletler ihsan etmesini hiç sebep yokken imkansız görmek insaflıların işi değildir. 13
Allahu Teala’nın ashab-ı kirama ihsan ettiklerine bakan bir kimse, velilerine ihsan ettiğini uzak bir ihtimal olarak görmez. 14
İnsanlardan niceleri vardır ki, ya dünya işleriyle meşgul olarak ya da başka bir hususu düşünür bir vaziyette Allah (c.c.)’ya ibadet ettiği için kendisinde nu huşu mertebesinden bir şey, ne kalp huzurundan bir nasip, ne de murakabeden bir parça hasıl olabilir. Öylesi de vardır ki; Allahu Teala ona ihsanı nasip etmiş ve Rahman’a ibadet için göğsünü açmıştır. Bu hususta Allah dostlarının, kendilerinden başkasının ortak olamayacağı ve katılamayacağı bu meziyetlerden dolayı kuvvetli bir himmet ve muvaffakiyetleri vardır. Kim Allah (c.c.)’nun genel fazlından ve toplu ikramından ayırıp, onlara fazladan ihsan ettiği şeyi inkar ederse. Bu o kimsenin bilmediği şeyi inkar etmesi, anlamadığı şeyden hoşlanmamasıyla beraber şeriat ilmindeki bilgisizliğinden dolayıdır. Allah’ım sen mağfiret eyle! 15
İmam Birgivi
“Hasılı, ey salik-ı tarik-ı hak, sen gönlünü kötülüklerden arındırmaya ve onu faziletlerle donatmaya bak! Şüphe yok ki tasavvuf o iki şeyden ibarettir. Zira onun açıklanmasına da şöyle denmiştir: Tasavvuf: her aşağılık huydan çıkmak ve her kıymetli huya girmektir.” 16
Fatih Dersiamlarından Şeyhül İslam Yardımcısı Muhammed Zahid El-Kevseri
Seyrü süluk hallerinden bahseden ilme “Tasavvuf” ilmi denir. Buna terettüb eden sonuç, seyrü süluke terettüb eden sonucun aynısıdır. Güzel veya çirkin iradi fiillerin kendisinden sadır olması bakımından insan nefsinin hallerini bilmektir. İnsan, kendi varlığına dikkatlice baktığında kendisini eksik ve kemale ermede bir rehbere muhtaç olarak görür. Bu anlayışın bir sonucu olarak içinde, kemal sahibi olmaya yönelik bir şevk doğar. Buna ulaşmanın sebebini bulmaya koyulur. İşte onun bu hareketine Tarikat ehli, “Seyrü süluk” ismini vermişlerdir.Buradaki kemal, hem ilimde ve hem de amelde olur ki, seyrü süluk her ikisini de tekeffül eder. Nitekim en şerefli ilim, rehberi marifetlerle takvaya müteveccih olan ilimdir. Buna “velayet” ilmi denir. Hadis-i şerifte, peygamberlere verilen hariç, bu ilmin, ilimlerin müntehası olduğu ifade edilmektedir. Buna tefekkürle değil, ancak seyrü süluk ve sahih bir mücahede ile ulaşmak mümkündür. Çünkü aslında kötülüklerden tezkiye olunmaya layık insan nefsinin ameli kemalattaki hedefi ahlakını tehzib etmektir.seyrü süluke terettüb eden neticede budur. Çünkü seyrü sülukun gayesi, insana, kendisinden sadece güzel fiiller sadır olacakbir meleke kazandırmaktır. 17
Bediüzzaman Said Nursi
BİRİNCİ TELVİH: "Tasavvuf", "tarîkat", "velayet", "seyr ü sülûk" namları altında şirin, nuranî, neş'eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye vardır ki; o hakikat-ı kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitab ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler. !®h[¬C«6ö!®hFatih Dersiamlarından Emekli Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen
Tasavvuf İlmi, ruhun terbiyesine, kalbin kötülüklerden arınmasına seyri suluka, manevi zevklere yönelik mes’elelerden bahseder.
Tasavvuf: “Kulun kalbini mevlaya rabdetmesi, Allah’tan başkasından alakayı kesmesi.”
Diğer bir tarife göre tasavvuf: şeriatin edep kuralları ile zahiren ve batınen süslenmenin neticesi olarak insanda tecelli eden feyzin kemalatı olan bir haldir.
İslamiyetin ilk devirlerinde nefis mücadelesiyle ibadetle meşgul olan kişilere abid, zahid denilmekteydi. Daha sonraları bu zatlara sofi, mutasavvıf denilmiştir. Tasavvuf Cüneydi Bağdadi (k.s) zamanında düzenli bir şekil almış, bir takım metod ve termonolojiye sahip olmuştur.
Tasavvufun dayanağı; Kur’an-ı Kerim ile Hadisi Şerifler ve İmam-ı Ali (r.a.) gibi büyük sahabilerin kelemlarından tedvin edilmiştir. Bu feyiz kaynakları, ümmetin büyüklerine verdiği bir neşve sayesinde İslam Tasavvufu meydana gelmiş, bu sayede Mesnevi ve Mektubat-ı Rabbani gibi hikmet dolu kitablar yazılmıştır. Yoksa tasavvuf müslümanlara diğer milletlerden gelmemiştir. Böyle bir yanılgı, İslam’ın hakikatlerine vakıf olmamaktan doğar.
Tasavvuf ile ümmetteki ruhi kabiliyyet inkişaf etmiş olduğu inkar edilemez. Fakat sonraları tasavvufun yanlış anlaşılması yüzünden maddi ve manevi bir hayli kötü neticelerde meydana gelmiştir.
Önceleri Tasavvuf ehli olan kimseler alim, arif, şeriate riayet eden kişilerdir. Kendilerine ait bir takım tabirleri ve ıstılahları vardı. Bu tabir ve ıstılahların ruhuna ancak kendileri gibi manevi zevklerden nasibi olanlar anlardı. Halbuki daha sonraları bir çok cahil taklitçiler ortaya çıktı.Sofilerin büyüklerinin kelamları yanlış anlaşılmalara maruz kaldı. Tasavvuf, adeta bir felsefeyi işrakiyye görüntüsüne girdi. Hal ile alakalı olan tasavvuf, kalden ibaret kaldı. Şeriate aykırı olan bir takım sözler ve davranışlar, tarikatten ve hakikatten sayıldı. Tasavvuf ehli olan kişilerin en büyüklerinden olan Seyyid Ahmed Er-Rufai (k.s.) “El-Burhan-ül Müeyyed” isimli kitabından bereket olması için aktardığımız şu yüce kelamlara dikkat edilmelidir. Bu zat buyuruyor ki;
“Tarikat, şeriatın tıpkı aynı ve şeriat, tarikatın tıpkı aynısıdır. Bu ikisinin arasındaki fark sadece lafza aittir. Maddeten ve manen sonuç aynıdır...”
“Şeriatin reddettiği bir hakikat zındıklıktır...”
“Efendiler, Muttasıl Ebu Zeyd böyle dedi, Haris şöyle dedi, Hallaç bu sözleri söyledi, deniliyor. Bu nasıl sözdür! Böyle lakırdılardan önce İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Numan, bunlar ne dedi? Ona bakmalısınız. Kulluk amellerinizi bunların sözleriyle düzeltmelisiniz. Daha sonra diğer sözler ile tefekkür edip düşünebilirsiniz! Ebu Haris ve Ebu Yezid’in söyledikleri ile hiçbir şey artıp eksilmez. Ama Şafii ve Maliki’nin söyledikleri en güzel ve en kolay yol ve metoddur. İlim ve amelle şeriatin devamını sağladıktan sonra ilim ve amelin derinliklerine dalarak gayret sarfediniz!...”
Ne güzel nasihat!
Tearuf, Arif meşhur tasavvuf kitablarımızdandır. 22
Prof. Dr. Hayrettin Karaman
Bismillahir rahmanir rahîm.
Allahu Teala Hazretleri katından, insanlığa dünya hayatını nasıl yaşayacaklarını öğretmek üzere bir hayat nizamı, bir hayat düsturu olarak gelen İslâm; Rasûl-ü Müctebâ (aleyhi ekmelüt tehâyâ) Efendimiz'in uygulamaları ve açıklamalarıyla tekemmül etmiş ve ilk muhatabı olan sahabe asrında, hayata geçmiştir. Fert veya toplum olarak insan hayatına giren, uygulanan, yaşanan İslâm, meyvelerini vermiş, o meyveler bizim kültür ve medeniyetimizin çiçekleri, semeresi, renkleri olarak aslı, esası, temeli bozulmadan bugüne kadar gelmiştir.
Biz herhangi bir konunun ve kurumun kitap ve sünnette aslının, esasının olup olmadığını ararken, meseleye bu çerçevede bakmamız gerekiyor. Yani bir tohum var, bir ağaç var; bir de onun meyvesi, semeresi, eseri var... Bir gıda var, bir de o gıdayı alan insanlarda meydana getirdiği eser var... Öyle bakmak icab ediyor. Ben bu tasavvuf mevzuuna da öyle bakıyorum.
Haddizâtında, bizim bu medeniyet ve kültürümüzün en önemli anasırı içerisinde yer alan medreselerimiz, tekkelerimiz, şeriatımız, tarikatımız, mezhebimiz ve hayatımızda yaşayan İslâm'ın kurumları, kuralları, örf ve adetlerimizi Kur'an ve sünnette ararken böyle bir bakış yapmazsak, korkarım hiçbirinin Kur'an ve sünnette olmadığını iddia edebiliriz. Nitekim bazıları da böyle iddia ediyorlar.
Halbuki, eğer tutarlı olacaksak, o zaman tasavvufun, tarikatın, tezkiye, mücahedetün nefs hareketinin, Kur'an-ı Kerim'de olup olmadığını araştırıp; bunu isim ve teferruat olarak Kur'an-ı Kerim'de ya da sünnette bulamayınca, "Bu yoktur, İslâm'a yabancıdır, bid'attır!" diyenlere, meselâ --bizim İslâm'da olduğundan hiç şüphe etmediğimiz-- namazı, orucu, zekâtı, haccı ve cihadı da bu dar bakışla kitap ve sünnette aramalarını tavsiye ederiz.
O zaman, kıldığımız bir öğle namazını Kur'anda ararsanız bulamazsınız. Yani başlayıp bitirinceye kadar birçok şey yapıyorsunuz namazda... Namaza duruyorsunuz, kıbleye dönüyorsunuz, tekbir getiriyorsunuz, elinizi kaldırıyorsunuz, şunu okuyorsunuz, bunu okuyorsunuz... Rükûu şöyle yapıyorsunuz, secdeyi böyle yapıyorsunuz, tahiyyatta şöyle oturuyorsunuz... Namaz böyle oluyor ve bunu öğle vaktinde kılıyorsunuz. Öğle vakti şu vakittir, diyorsunuz; yani, "Güneşin batıya eğilmesiyle başlar, işte herşeyin gölgesinin bir veya iki misli olmasına kadar devam eder." diyorsunuz. Böyle bir vakit içerisinde kılıyorsunuz. Şimdi bu söylediklerimi Kur'an-ı Kerim'de arayın, böyle bulamazsınız. Bulamayınca "Öğle namazı Kur'an'da yok!" mu diyeceğiz?.. Böyle diyecek miyiz? Sünnette arayın!.. Bu söylediğim tertip içinde detaylı olarak, belki orada da tamamını bulamazsınız. Öyleyse, "Kitap ve sünnette öğle namazı yok! Bu bid'attır, İslâm'a sonradan katılmıştır." mı diyeceğiz?..
Elbette, her beşeri tatbikatın ilahi iradeye, ilahi plandaki gerceğine nisbetle kusurları, eksiklikleri, sapmaları vardır. Ama bu kusurlar, eksiklikler, sapmalar beşeri uygulamaladan gelir, kaynaklanır. Ona bakarak, ilâhî plandaki aslını inkar etmek, ona cephe almak da, bir başka ifrattır, bir başka aşırılıktır. Eğer bunu bir ölçüt olarak kullanacaksak, onu da getirip yalnız tasavvuf hareketine tatbik etmek bir başka haksızlıktır. Bunu bütün İslâm müesseselerine, kaidelerine, kurallarına ve uygulamalarına da tatbik etmek icab eder.
Aynı yaklaşımı medreselere ve mezheblere uygulayalım: Bir zaman gelmiş, bizim İslâmî hayatımızın manevi temeli olan medreseler cihanı aydınlatmışlar; bir zaman gelmiş bozulmuş, dejenere olmuş ve işlevlerini yerine getiremez hale gelmişler. Şimdi medreselerimiz böyle oldu diye, "İslâm'da medrese yoktur!" mu diyeceğiz?.. "İslâm'da talim-terbiyenin böyle müesseseleşmesi yoktur!" mu diyeceğiz?..
Müctehidler çıkmış. Allah-u Teâlâ Kitab-ı Kerim'inde: "Bilenler, anlayanlar kitabı, sünneti okusunlar, onunla amel etsinler; bilmeyenler de bilenlere sorsunlar!" demiş. İşte Kur'anda çerçeve hüküm budur. Bu çerçeve hüküm içerisinden bakın neler çıkmış!.. Bu çerçeve hüküm içinden müctehid çıkmış, mukallid çıkmış, mezheb çıkmış... Taklid çıkmış, fıkıh çıkmış... Bunların hepsi bizim kültür ve medeniyetimizin asli unsurlarıdır. Ve menşei yani kökü Kur'an'dadır, birçok ayettedir. Ama aynı zamanda ve özellikle:
(Fes'elû ehlezzikri in küntüm lâ ta'lemûn) ayetindedir.
Bunlar çıkmış ve ilâhî plandaki aslına göre asırlar boyu, uzun zamanlar vazifelerini ifa etmişler, kendilerinden bekleneni vermişler. Ama zaman olmuş meselâ mezheb dinin yerine geçmiş, müçtehid peygamber gibi yanılmaz bilinmiş, fıkıh kitap ve sünnetin üstüne çıkarılmış; ama, bunlar beşeri hatalardır. Bunlar, uygulamanın hatasıdır. Uygulayanın cehlinden, taassubundan, gafletinden kaynaklanmıştır. Şimdi buna bakarak, böyle yapıldı diye, biz "İslâmda müctehid yoktur, ictihad yoktur, taklid yoktur, mezhep yoktur, fıkıh yoktur." diyemeyiz. Dersek bir ifrata düşmüş oluruz.
Ben işte metedoloji olarak, kitap ve sünnet penceresinden, tasavvufa da böyle bakmak istiyorum. Ve diyorum ki, tasavvufun kitap ve sünnetteki yerini araştırırken isminden başlamalıyız: "Bu tasavvuf ismi nedir, nereden çıkmıştır?.."
Sonra bunun menşeine bakmalıyız: "Bu islâmî mi, bize dışardan mı gelmiş?.."
Sonra muhtevasına bakmalıyız: "Bu nedir? Bu tasavvuf dediğimiz şey nedir? Neyi ihtiva ediyor?.."
Sonra şeriatla --şeriat, tarikat, marifet, hakikat diye böyle yanyana sıralandığı için, işte şeriatı İslâmın objektif, zahir, herkesin bildiği, anladığı, yaşadığı yönü, yüzü diye anladığımızda-- işte bu şeriatla ilişkisine, alâkasına bakmalıyız: "Bu tasavvuf, tarikat dediğimiz şey şeriate nasıl bakıyor? Kendini onun neresinde görüyor? Yani tarikat şeriatın neresindedir?Kendisi kendini nerede görünüyor?.." Ona bakmamız lâzım!..İşte bu dört bakış açısı bize, kitap ve sünnete göre, aynı zamanda İslâma göre, fıkha göre, fetvaya göre, müftiye göre İslâmda tasavvufun yerini, değerini, meşruiyyetini belirler, belirlemeye kâfidir.
Önce tasavvuf terimine bakalım. Bu kelime hangi kökten geliyor, nereden geliyor? Biz terim itibariyle buna karşı menfi bir tavır takınabilir miyiz?..
Benim şahsi kanaatim: "Hayır, takınamayız"dır. Çünkü bu kelimenin kökü itibarıyla söylenen sözlere bakın; hepsi İslâmi bir ahlâka, tarihi bir gerçeğe, kitap ve sünnetin müminlerden, müslümanlardan istediği, beklediği bir davranış ve harekete dayanıyor.
Meselâ, diyorlar ki: "Tasavvuf, suffe kelimesinden gelmiştir." Gelmiştir, gelmemiştir; iddialardan bir tanesi budur. Suffe nedir? Bu Mescid-i Nebî'nin yanında yersiz, yurtsuz, evsiz, barksız, gariban insanların barındığı, aynı zamanda Fahr-i Kâinat Efendimiz'den iyi bir İslâm insanı olmak için terbiye gördükleri yerin adıdır.
O halde benim şahsi kanaatime göre hem bir misafirhane, hem ilk medrese, hem de ilk tekkedir. Şimdi ehli tasavvuf, "Ehl-i suffe ilk tekkedir." diyor. Tekelciliğe ne gerek var?.. O zaman fıkıhçı da kalkıyor, "İllk mekteptir." diyor. Öyle değil; hepsini camidir, hepsidir. Şimdi tasavvuf ordan gelmişse ne güzel, o zaman buna nasıl menfi bakarız?..
Bir başka zümre diyor ki: "Tasavvuf, sof kelimesinden gelmiştir. O da yün demektir. Bu ilk devir zühhadı, zahidleri, müttekun, salihin dediğimiz insanlar, Allah'a iyi kul olmak için nefsiyle cihad eden insanlar, ipekten ince dokunmuş keten ve sâireden elbise giyecek yerde, kaba dokunmuş yün elbise giyiyorlardı. Yünün de arapçası sûf'tur. Bu dış görünüşlerine dayanılarak, onların dış görünüşlerinden hareketle, sûf'tan tasavvuf üretilmiştir." diyorlar. Bunda da bizim kaldırıp atacağımız bir şey yok...
Bir kısmı da: "Bu safâ'dan, safvet'ten, --ıstifânın, tasfiyenin, istisfânın, musaffânın, mustafânın hepsinin geldiği bir kök var, safvet, safâ-- gelmiştir." diyorlar. Zâten, tasavvufun en çok önem verdiği şeylerden bir tanesi de tasfiyedir, tezkiye-i nefs hadisesidir. O halde terim, tasavvufun gerçekleştirmek istediği bir hareketten, bir işten, bir amelden, hatta bir ibadetten, bir insan-ı kâmil olma cehdinden kaynaklanmış oluyor.
Gelelim menşeine... Tabii, sözü uzatmamak için, bunu ilgili arkadaşların açıklamasına bırakıyorum. Ama tasavvufun menşeinin yabancı olduğunu, tasavvufun bize Hind'den, Yunan'dan, İskenderiye'den geldiğini iddia eden insanlar olmuştur. Ama bu insanlar müsteşriklerdir. Onların da sonraları daha derinden, daha tarafsız, daha ilmi metodlarla bu meseleye bakış yapanları; meselâ Nicholson, Massignon gibi araştırmacılar, tasavvufun en azından başlangıçta tamamen İslâmî kökenli olduğunu; kitaptan, sünnet-i Rasûlüllah ve sahabenin yaşayışından, İslâm'ın hayata geçirilmesinden doğduğunu, onun bir meyvesi olduğunu itiraf etmişlerdir.
O halde demek ki, menşei itibariyle de tasavvuf, İslâm'ın insanın derûnî hayatıyla ilgili kısmını teşkil ettiğine göre, menfi bir değerlendirme yapmanız mümkün değildir.
Size iki tasavvuf büyüğünden bir tanesini, tasavvufun şeriatla ilişkisinde; diğerini de tasavvufun muhtevasıyla ilgili olarak konuşturmak istiyorum.
Sehl-i Tüsteri dediğimiz büyük sofi diyor ki: "Bizim tasavvuf yolumuz yedi esasa dayanır. (Bu aynı zamanda işte tasavvufun muhtevasını da veriyor.) Biri kitabullaha sımsıkı sarılmak, ikincisi sünneti hayat düsturu edinmek, üçüncüsü helal yemek, dördüncüsü kimseye eziyet etmemek, beşincisi Allah'a isyan etmekten kaçınmak, altıncısı her an, her dakika Cenab-ı Mevlaya tövbe etmek, her anımızın bir kusur bir günah içinde geçtiğini kabul ederek Cenab-ı Mevla'dan af dilemek, yedincisi de hukuku yerine getirmektir."
O halde, tasavvufun muhtevası bu ise, tarikat buna ulaşmak istiyorsa, tasavvuf buna ulaşmak istiyorsa; İslâm neye ulaşmak istiyor, şeriat neye ulaşmak istiyor?..
Tasavvufun tarifini veriyorlar:
"Tasavvuf iki unsurdan teşekkül eder: Bir tanesi tezkiyetün nefs, ikincisi müşâhede..." Yâni tasavvufta, tarikatta iki unsur, iki hedef var... Bunlardan bir tanesi, nefsi terbiye etmek, eğitmek ve nefsin müslüman olmasını sağlamak... İslâm'da ferdin müslümanlığında da, toplumun müslümanlığında da en önemli hâdise, kişinin dili ile, zihni ile müslüman olması değildir. Onlar önemlidir de, bakın en önemli unsur, nefsin müslüman olmasıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Cenab-ı Mevlâ'ya kulluk yolunda en önemli engelin nefs-i emmâre olduğunu söyler. Şeytan da nefsi-emmâre üzerinde işler. Şeytanın yuvası, cevelangâhı, faaliyet alanı nefs-i emmâredir.
Eğer biz nefsimizi terbiye eder, onu emmâre olmaktan yukarıya doğru çıkarırsak; o zaman işte Hz. Ömer gibi, "Benim şeytanım teslim oldu." deriz. Nefsi, emmâre mertebesinden yukarı çıkardığınız zaman, meselâ mutmainneye --Cenâb-ı Mevlâ hepimize nasib etsin-- ulaştırdığımız zaman, artık şeytan Hz. Ömer'den kaçtığı gibi, perişan halde bizden de kaçar. Nefsin müslüman olması; işte tarikatın, tasavvufun birinci hedefi bu... O halde bu, İslâm'ın emrini yerine getirmek için bir terbiye demektir.
İkincisi: Bunun semeresi, bir meyvesi olarak marifet ve şuhud, şehadet derecesinde bilgi... Tasavvufun muhtevası iki unsurdan teşekkül ediyor: Biri eğitim, diğeri bilgi... Bir başka yoldan, bir başka şekilde bilgilenme... Suffe için söylediğim gibi, birini atmadan, hepsini kullanarak, İslâm marifet mekteplerinin hepsini kullanarak, hepsini yerinde değerlendirerek, Cenab-ı Hak katında, onun planında müslümanın edinmesi lazım gelen bilgiyi edinmek bizim mükellefiyetimizdir. Bunun da İslâm tarihi boyunca dört yolu ortaya çıkmıştır. Birisi bu fıkıhçılar ve kelamcıların kullandıkları bilgi yoludur. Biri filozofların kullandıkları bilgi yoludur. Biri ehli-ta'lim dediğimiz bâtınîlerin bilgi yoludur. Biri de ehli sülûk, ehli tasavvuf dediğimiz zümrenin kullandığı bilgi yoludur.
İmam Gazâlî'nin Elmünkizu mined dalâl diye bir eseri var... Bir hayatı dolu dolu yaşadıktan sonra; her bir İslâm ilminde uzman olduktan, mütehassıs olduktan, asrının parmakla gösterilen adamı olduktan, her birinde birden fazla eser verdikten sonra, İmam Gazali'nin vardığı sonucu bir reçete gibi anlattığı sunduğu bir eserdir bu Elmünkizu mined dalâl...Sapıklıktan kurtarıcı manasına da geliyor. Orada diyor ki Gazâlî merhum:
"Öyle bir imana ve bilgiye ulaşayım ki, onun yanına ne vehim, ne galat (yanılma), ne de şekk yaklaşsın. Öyle bir bilgiye ulaşayım ki onun içinde şüphe olmasın, vehim ihtimali olmasın. Kelamcıların yolunu denedim; bu bilgiye ulaşamadım..."
Gazâlî burada: "Bunlar zararlıdır, bunlar yanlıştır; aman okumayın, okutmayın! Bunların içindekilere inanmayın!" demiyor. Çünkü, kendisi aynı zamanda kelamcı... Kelam kitaplarını da bıraktı, onları yakmadı. Biz onları okuyoruz, okutuyoruz. "Bizim bilgi dağarcığımız kelâm ile dolmadı, eksik kaldı." demek istiyor kanaatimce...
"Ehli-ta'limi sakat buldum. Felsefe denizinde yüzdüm. Dağarcığım biraz doldu ama yine boş kaldı. Yine şek var, vehim ihtimali, galat ihtimali var... Sonra sûfilerin yolunu seçtim. Orada dağarcığım doldu." diyor.
Buraya fazla giremiyorum, ama çağımıza yakın bir başka isim daha vereyim. Abdulhalim Mahmûd diye bir zat var... Bir zaman şeyhül Ezherlik yapmış, Ezher Üniversitesi'nin başkanlığını yapmış, gerçekten şarkı garbı iyi bilen, zülcenaheyn, hem ilmi-zâhirde hem ilm-i bâtında yed-i tûlâ sahibi bir insan... Onun da makaleleri, konuşmaları Fetâvâ diye neşredilmiş. Orada tasavvufa ayırdığı bir yerde anlatıyor:
"Kur'an-ı Kerim'de bizim adına ilmi-zâhir dediğimiz, objektif, esbabı belli ve kesbî (Kim o sebebi yerine getirirse öğrenir, o bilgiye ulaşır.) bilgiler var... Bu bilgilere teşvik var... Meselâ, bir dil nasıl öğrenilir?.. Bunu öğrenmenin sebebi, yâni yolu vardır. O yola giren her insan o dili öğrenir. Diyelim 32 farzı öğrenmek istiyorsunuz, İslâm imanının esaslarını öğrenmek istiyorsunuz. Bunu öğrenmenin yolu bir kitabı alıp okumak, ya da bilen bir insana gidip dinlemektir. Sebebine tevessül edersiniz ve onu elde edersiniz.
Fakat yine Kur'an-ı Kerim'de bir ilim daha vardır ki o ledünnîdir. Onun herkese açık, herkesin istidadına göre bir yolu bir sebebi bir vesilesi yoktur. Ama yine de bir yolu vardır: Tezkiyetün nefs, mücahede yolu... Siz onu hiç yapmadan Cenâb-ı Mevlâ bir lütfu olarak, bir rahmeti olarak da size verebilir. Ama o yola girerseniz, Cenâb-ı Mevlâ ledünnî ilmi verir."
Vahiy peygamberlere mahsus... Fakat Rasulullah SAS Efendimiz buyuruyorlar ki: "Vahyin kırkaltı cüzünden bir cüz de rüya-yı sâdıkadır." O halde vahiy, sebebini herkesin yerine getirip de elde edebileceği bir ilim, bir bilgilenme yolu değildir. Ama Cenâb-ı Mevlâ, rüyayı sadıka yoluyla oraya da bir pencere açmış. Kur'an-ı Kerimde bu tür bilgiyle ilgili ayetler var... Örnekler, misaller var...
İşte erbâb-ı tasavvuf bir yandan --İbn-i Haldun'un diliyle söyleyecek olursak-- takvâ için, istikamet için ve şuhûd (müşahede) ve keşif için mücahede etmişler; bir yandan da bunun bir semeresi, meyvesi olarak elde ettikleri bilgileri, yani maârifi derinleştirmişler, o maârifin manevi ezvâkı içinde kalmışlar ve çeşitli halleri, tavırları ve makamları yaşamışlardır.
Ben bir fıkıhçı olarak, kitap sünnet penceresinden baktığımda bunların arasında kaldırıp atabileceğim sadece şunu görmüşümdür. Yaptığım etüdlerde okumalarda, erbabı ile yaptığım istişarelerde sadece şunu görmüşümdür: Eğer bu yola giren rehbersiz girmişse; bu yolun rehberliğini iddia eden bir mukallit ise, bir sahtekarsa, ehliyetsiz bir kişiyse, bir düzenbaz ise; işte onların tasavvuf diye takdim ettikleri şeylerde, hem bilgide, hem uygulamada hurafe olmuştur, bid'at olmuştur, sapma olmuştur. Bir bunu kaldırıp atarız. Bunun kitap ve sünnette yeri yoktur.
İkincisi: Gerçek erbab-ı tasavvuf bu derûnî aşkı yaşarken, onların sekr dediği bir şuur değişikliği hali vardır. Bir şuur kayması hali vardır. O halde iken, normal halde söylenmeyecek birtakım sözleri söylemişlerdir, bu sofiler. Onlar kitap ve sünnetin zahiriyle örtüşmez, tevâfuk etmez ve onları zahiriyle aldığımız zaman kitap ve sünnete aykırıdır. Biz onları da kaldırır atarız. Ama şu anlamdadır bu; onların erbabını kaldırıp atmayız, onların kaillerini kaldırıp atmayız. Yani, o sözleri kaldırıp atarız.
Ne demek bu kaldırıp atmak?.. Yani birisi kalkmış da "Sübhâne ma a'zeme şânî" demiş ise, biri kalkmış da "Enel hak" demişse, "Kim âbid kim mâbud bunu bana bir açıklayan çıksın!" demişse, biz bunlara, "sarhoş gürültüsü" deriz. Bu sözlere itibar etmeyiz. Yalnız:
Sanman bizi kim şîre-yi engûr ile mestiz, Biz ehl-i harâbâtız mest-i elestiz.
diyorlar. Onlar onlar şarabın sarhoşu değil de, bezm-i elestin sarhoşu oldukları için, kimilerini mazur görürüz. Yani hâşâ, benim onları mazur görme gibi bir selahiyetim yok, bir fıkıhçı olarak konuşuyorum. Yani fıkıh onları böyle değerlendirir ve mazur görür.
--Peki biz bunların sahtesini hakikisinden nasıl ayıracağız?
İşte efendim bu yolun yolcularının musaddak, sahte olmadıkları sabit yolcularının verdikleri ölçütlerle... Çünkü onlar diyorlar ki: "Tarikata girmenin şartı tövbedir, şeriatı yaşamaktır. Mürşid olmanın şartı evvelâ alim-i şeriat olmaktır. Ondan sonra âmil-i şeriat olmaktır. O halde bir insan alim-i şeriatsa, yani İslâm'ı biliyorsa; âmil-i şeriatse, yani İslâmla amel ediyorsa, onu yaşıyorsa; buna rağmen, istikameti böyle olduğu halde, ağzından böyle sözler çıkmışsa; işte onları sekre atfedersiniz ve "Bunların bizimle alâkası yoktur; bu sözler bize senet olmaz!" dersiniz.
Hep "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat" denmiştir ve burada kesilmiştir. Bu yanlış anlamalara sebep olmuştur. Bence burada bir kelime eksik; o da yeniden şeriat... Aslında formülü şöyle sürdürmek lazım: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet -hakîkat ve şeriat" Şimdi İstanbul'dan Medine'ye gidişli dönüşlü bir bilet alsanız, uçak biletinde ne yazar? Şöyle yazar: "İstanbul - Medine - İstanbul." Bizim konumuzda da durum aynıdır: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat"
Eğer bu yolculuğun sonu şeriatte bitecekse bu yolculuk sahihtir. Ve o zaman şeriat - tarikat arasında bir bütünlük vardır. Tasavvuf, sûret-i şerîatten, hakîkat-i şerîate varmanın yoludur. Bütün bu tarikat - ma'rifet - hakîkat dediğimiz zincirin hedefi şeriat değilse, o zaman bu yol sapmış bir yoldur.
Teşekkür ederim efendim!.. 23
Emekli Haseki Eğitim Merkezi Uzmanlarından Halil Günenç
Soru 76 --- Tasavvuf Nedir?
Cevap : İslam şeriatı dört bölümden ibarettir. 1-Fıkıh. 2-Kelam. 3-Ahlak. 4-Tsavvuf.
Fıkıh helal ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir. Konusu namaz, zekat, oruç, hacc, alış-veriş, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet gibi mükelleflerin fiil ve sözleridir.
Kelam, dini inançları isbatlamak için belgeleri srd ederek varid olan şüpheleri izale eden ilimdir. Konusu, Allah’ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalıdır.
Ahalak, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu, cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar-başkasını kendinden üstün tutma- ve hodgamlık. Güler yüzlülük ve suratın asık olmaması...
Tasavvuf; kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir, ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, zühd, hırs, murakabe, mücahede, ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan analaşıldığına göre şeriat dört dallı bir ağaçtır.
Şeriata (İslama) inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilm-i Kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir, ve ihlas gibi şeylere iman etmekte gerekir. Demek kelam ve fıkıh ilahi olduğu kadar tasavvuf da ilahidir. Zira Kur’an-ı Kerim kelam ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerindende söz etmiştir....
Ancak herkes için bilinmesi gereken kelam ve fıkhi meseleleri öğrenmek zorunlu olduğu kadar tasavvufi meseleleri öğrenmek de zorunludur....
Kezalik bir kimse mutasavvıf olmak istiyorsa mutlaka bir mutasavvıf mürşidine devam etmesi lazımdır. 24
Prof. Dr. Ali Rıza TEMEL
Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn... Ves salâtü ves selâmü alâ rasûlinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
Efendim, evvelâ hürmetlerimi, selâmlarımı ve saygılarımı arz ederim!
İhsan Hocamız'ın konusundan bizim konuya geçerken, yumuşak bir geçiş yapmakta fayda var... Gerçekte, zafer ve hezimet insanın içinde başlıyor. Ve cihad meydandan evvel kazanılıyor. O bir neticedir. Hani bir boksörün veya pehlivanın mindere çıkmadan evvel idman yapması, kendisine mindere hazırlaması nasıl şartsa; insanın da kendisini cihad için techiz etmesi gerekiyor. Tasavvuf da zâten, insanın fiilen cihadı... biz bu mukatele olayı ayrı Mücâhede olayı, sadece kılıç hadisesi değil; topyekün İslâm'ın, gerçeğin, hakîkatin yücelmesi için gayret ortaya koyma hadisesidir.
Bir insan en basitinden, diyelim ki öfkesine galip gelemiyorsa veya güneş doğmadan sabah kalkamıyorsa, arzularına hakim olamıyorsa; zaten mağlub adamdır. Bunun cihad etmesi mümkün değildir. Yani nefisle cihad, zaafların yenilmesi ve kendini bir işe, bir mücadeleye hazırlama hadisesidir. Şarz olayıdır.
Rasûlüllah Efendimiz'in bile, fiilen tebliğ işine başlamadan bir hazırlık dönemi vardır. O gece namazları, teheccüdler..."Biz sana çok ağır bir söz yükleyeceğiz." diye bildirilen, bir büyük mücadelenin hazırlık dönemiydi. Bu ruhu şarz olayı, bir birikim olayı, düşmanla savaşabilecek duruma gelme olayı...
Biz büyük sufîlere bakıyoruz; meselâ, Hasan-ı Basrî Hazretleri'nin Haccac ile olan bir hadisesi var... Haccac-ı Zâlim herkese dehşet salıyor; ama, Hasan-ı Basri Hazretleri susmuyormuş. Onu susturamıyormuş. Hasan-ı Basrî Hazretleri sufidir. Demişler:
"--Efendim sizin sözünüz herkese geçiyor da, Hasan-ı Basrî'ye geçmiyor mu?.."
"--Geçmiyor!" demiş.
"--Neden geçmiyor?" "--Çünkü bizim onun dinine ihtiyacımız var; ama, onun bizim dünyamıza ihtiyacı yok... Neyle susturacağız adamı?..
Mesele bu... Satın alınamayacak noktaya gelmek. İnsana bu şeyi kim kazandırır?.. Tasavvuf kazandırır.
Hindistan'da cereyan eden bir olay var: Bir yerin valisi zalim... Bir de şeyh efendi var; onun zulmüne bayrak açıyor, tenkid ediyor. Ziyarete gelmiş vali efendi... Efendim işte konuştuktan sonra, ona rüşvet verecek, susturmak için. Şeyh Efendi anlamış bunu tabi. Edebli olduğu halde, ayağını hiçbir yerde uzatmadığı halde, orada uzatmış valinin yanında...Vali de çıkarmış, bir kese altın sunmuş şeyhe... Şeyh efendinin sözü şu: "Ayağını uzatan, elini uzatmaz! Böyle satın alınacak adam değiliz biz!.."
Şeyh Şamil mücadele etmiş; kitabsız, ilimsiz değil... On deve yükü kitabını, on sene oradan oraya taşımış. Allah güç kuvvet versin, bugün Çeçenistan'da, Dağıstan'da yaşayanlar Şeyh Şamil'in torunlarıdır. Onların çoğu sufidir. Çoğu diyorum bakın, yüzde elliden fazlası, belki yüzde sekseni... Onlardan 30 talebe geldi, bizim Haseki'ye... Biz iki ay kadar derse gittik onlara... Otuzun yarısı Kadirî, yarısı Nakşî idi. Oralardaki İslam ruhunu ve komünistlere karşı kendi varlıklarını, istiklâllerini muhafaza ettiren güç, bu tasavvuf gücüdür. Öyle uyuşukluk miskinlik hadisesi değil... Bu bir dinamizm, güç, moral hadisesidir. Yoksa, bu sadece kelime-i tevhidi söylemek, şu kadar şunu söylemek meselesi değildir.
Şuur ve zevkine ererek İslâm'ı halisâne şekilde yaşama mesleği olan tasavvuf; Kur'an-ı Kerîm gerçeklerini ve Hazret-i Peygamber'in örnek hayatını ferdî ve toplumsal hayatımıza aktarmayı hedeflemektedir. Tasavvufun dayandığı prensipler tamamen Kur'an ve sünnetten alınmadır. Kur'an ve sünnete aykırı olan bir sufîliğin, düşünülmesi bile mümkün değildir. Toplumda tasavvuf adına yapılan İslâm dışı hareketlerle, gerçek tasavvufun bir ilgisi olamaz.
Esasen tasavuf büyükleri, kitap ve sünnetle bağdaşmayan sözde tasavvuftan şiddetle sakındırmışlar, zahire uygun olamayan batın iddialarını reddetmişlerdir. Bu konuda bazı büyüklerin sözlerini nakletmekte fayda vardır:
Sehl bin Abdullah der ki: "Kitap ve sünnetin kabul etmediği bütün vecd halleri bâtıldır. [1]
Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber'in izinden gidenler hariç, tarikatlar bütün halka kapalıdır."
Ebu Hamza el-Horasanî de aynı şeyi söylemektedir: "Hz. Peygamber SAS'in davranış, söz ve hallerine tâbî olmanın dışında Allah'a giden bir yol yoktur."[2]
Ebul Kasım el-Kuşeyrî de şöyle demiştir: "Tasavvuf büyükleri, şeriatı yüce tutma esasında birleşmişlerdir. Riyâzat yoluna girmekle ma'rufdurlar. Din adabından herhangi birine muhalefet etmeksizin, sünnete tabi olmaktadırlar. Şu hususta da ittifak etmişlerdir ki, dinin emirlerini uygulamaktan, nefsin arzularına karşı savaşmaktan geri duranlar ve dinini vera' ve takvâ esasına bina etmeyenler, söyledikleri şeylerde Allah'a iftira etmişler ve fitneye düşmüşlerdir. Bunların bâtıllarına uyup aldananlar da helâk olmuşlardır." [3]
İmam Sühreverdi sufîlerin sünnete ittibaları konusunda şunları söylemektedir: "Sufiler diğer müslümanlar arasında Rasûlüllah'a tam mânâsıyla tabi olmakta en muvaffak olanlardır. Çünkü onlar, Peygamberin sözlerine kayıtsız şartsız boyun eğdikleri gibi, onun emirlerini harfiyyen yerine getirdiler ve yasakladığı yerde durdular. Nitekim Allah-u Teâlâ, 'Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan sakının!' buyurmuştur. [4]
Onlar da amellerinde, rızıklarında ibadetlerindeki içtihadlarında, teheccüdlerinde, namaz ve oruçtaki nafilelerde ve daha pek çok meselede Resulullah SAS'in izinden gitmişler; söz ve davranışları ile ona uymanın bereketleriyle rızıklanmışlar; haya, hilm, avf, müsamaha, şefkat ve merhamet, sohbet ve latife, ve tevazû gibi ahlâkî özellikleriyle ahlâklanmışlardır. Yine onun, haşyet, sekînet, ta'zim, rızâ, sabr, zühd ve tevekkül gibi çeşitli hallerinden pay alarak bereket kazanırlar. Bu suretle Efendimiz'e tam mânâsıyla uymanın bütün yönlerinden tümüyle istifade ettiler ve sünneti gerçek mânâsıyla yaşayıp ihyâ ettiler." [5]
Kitap ve sünnete uygun hayatı en canlı yaşayanlar, farzlar yanında vacip ve nafileler hususunda en fazla titizlik gösterenler sofilerdir. Şekil ve merasimlere takılıp kalmayan tasavvuf, İslâm'ın gerçek ve canlı mânâda bir uygulamasıdır. Zaten tasavvuf ıstılahlarının pek çoğu Kur'an ve sünnetten alınmıştır. Tezkiye, zikir, tevekkül, zühd, kanaat, tefvîz-i umur, rabbânilik, fakr, ihsan, mücâhede, ilm-i ledün, îsâr gibi tabirler Kur'an ve sünnet tabirleridir. 28
NOTLAR: [1] Suhreverdi, Avarif. Sh. 63. İst. Vefa Yaıncılık, tercüme, H. K. Yılmaz, İ. Gündüz. [2] Et-Tefsirus-Sufi fil-Kur'an, Abdul Kadir A. Ata, sh. 38, Mısır, 1969 [3] Et-Tefsirus-Sufi fil-Kur'an, sh. 39 [4] Kur'anı Kerim, Haşr: 7 [5] Avarif, sh 57
Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz
Tasavvuf, islami hayatın ve kültürümüzün bir parçasıdır. Ortaya çıkışından bu yana daima ilgi odağı olmuştur... 29
Tasavvufun sosyal müessesesi olan tekkeler ve eğitim kurumu sayılan tarikatlar, bu yüzyılın başından beri islam ülkelerinin bir kısmında devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmeye çalışılmışsa da, halkın bu müesseselere ilgisi hiç azalmamıştır. Özellikle batı’da ve Amerika’da tasavvufun hem tarikat boyutundaki eğitim tarzı, hem de düşünce planındaki üslubu ilgi odağı olmaya devam ediyor... 30
Tasavvuf; İslam’ın ruh hayatı ve İslam Peygamberi’nin şahsında temsil ettiği manevi otoritenin müesseseleşmiş ve günümüze kadar yaygınlaşarak gelmiş şeklidir... 31
Tasavvuf; İslami ilimlerin zirve noktası, zübdesi ve özü olarak ifade edilmiştir. Tasavvufun “hal” olarak adlandırılan “manevi tecrübe” yönü, bu işin zevk ve haz tarafıdır. 32
Tasavvufun Temeli Kur’an ve sünnettir. Çünkü Kur’an ilahi emirlerin yazılı bir metni, Peygamber (s.a.) de onun uygulayıcı bir modelidir. Bu yüzden sufiler, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı uygulaması demek olan sünnetine büyük önem vermişlerdir. 33
Ahlak: “Güzel huy ve davranışların insanda herhangi bir zorlamaya gerek kalmadan “meleke” halinde yerleşmesi” diye tanımlanmaktadır. Tasavvuf ilminin gayesi ise “ahlak-ı mahmudeyi celb, ahlak-ı mezmumeyi def dir”; yani kötü sıfatlardan arınmak ve iyi huylara bezenmektir. 34
Tasavvuf, insanın Allah ile, insanlarla ve dünya ile ilişkilerinde taşıdığı veya taşıması gereken manevi duygulardır. Tasavvufun adı ve kurumsallaşması, her ne kadar bir takım tartışmalara konu edilse bile, muhtevası hususunda herhangi bir şüphe ve endişe yoktur. 35
İnsanın Allah ile ilişkileri bahsinde Kur’an’ın tarif ettiği takva tasavvufun sebebi vücududur dense sezadır. 36
Tasavvuf, genellikle siyasi, ilmi ve manevi olmak üzere Hz. Peygamberin şahsinda toplanan, üç otoriteden manevi olanının devamı olarak görülür. Yani tasavvuf erbabı, bir bakıma Hz. Peygamberin tebliğ ve irşad görevini devam ettirmek ve halkı Hakka çağırmakla yükümlüdürler. 37
Tasavvufi terbiyenin amacı açıktır: İnsanları kabiliyet ve yeteneklerine göre ya Allah dostu; evliya yapmak, yada eşkıya olmaktan korumaktır. 38
Prof. Dr. Süleyman Uludağ
Tasavvuf iki bölümden ibarettir: Amel, ilim.
İbadet, taat, takva, vera, zühd ve ahlak adı verilen “amel” tasavvufun başlangıç ve hareket noktasıdır. Marifet, irfan, ilham, keşf, hikmet, sır ve hakikat adı verilen “ilim” tasavvufun gayesidir. Zühd ve riyazet esasına göre hareket eden sufinin kalp tasfiyesi neticesinde ruhuna, “marifet” adı verilen bilgiler doğduğuna göre amel sebep, bilgi onun neticesidir. Zühd vasıta, ilim gayedir. Bu bilgiler ne akıl nede nakille öğrenilir. Sadece keşf ile elde edilir. Onun için marifet ve hakikat adı verilen mistik bilgiler, sufilere mahsustur. Zahir uleması bunu bilmez. Tahakkuk ve taahhüd adı da verilen tasavvufun bu yönü çok ehemmiyetlidir. İslam’da sadece marifete dayanan amelsiz ve ibadetsiz bir tasavvuf mümkün değidir. Fakat marifet derecesine ulaşmayan bir zühd hareketi de tasavvuf değildir. 39
Prof. Dr. Osman Türer
Asırlar boyu İslam dünyasında mevcudiyetini koruyan ve insanları pek çok yönden etkileyen en önemli akımlardan biriside Tasavvuftur. 40
İslam ilimleri içerisinde tasavvuf ilminin müstesna bir yeri vardır. Kaynağını bu ilimden alan ve tasavvuf düşüncesinin toplum içerisinde müesseseleşmiş sosyal, dini ve kültürel kurumlarını oluşturan tarikatlar da İslam kültür ve düşünce tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. 41
Son olarak şunu da belirtelim ki, yapısı gereği hassas ve aynı zamanda istismara müsait olan tasavvuf içerisinde, ilk devirlerden bu tarafa zaman zaman sapmalar olmuş, tasavvufi görünüm altında bir takım batıl zümreler ortaya çıkmıştır. İlk devirlerdeki Batınılik ve İbahilik hareketleriyle, sonraki dönemlerde görülen Hurufilik, Kalenderilik ve Bektaşilik hareketlerini bunlara örnek olarak verebiliriz. Ancak, bunlar Tasavvufun güçlü temsilcilerinin gayretleri sayesinde bertaraf edilerek tasavvufun asli mecrasından saptırılmasına fırsat verilmemiştir. İlk devirlerden bu tarafa sünnilik vasfını önemli ölçüde korumuş olan tasavvuf ve tarikatlar, sünni islamın batıni ve sırri yönüne daha çok önem veren tavrıyla, batıni ve şii hareketlerin sünni çevrelere nüfuz etmesine engel olmak gibi çok önemli bir fonksiyonu da icra etmiştir. 42
Prof. Dr. Mustafa Kara
İslam dünyasında ortaya çıkan mistik deruni hayata, ruhani fikir ve hareketlere tasavvuf adı verilmektedir. 43
Tasavvuf bir gönül terbiyesidir. Gönül de insanda bulunduğu için tasavvufun konusu insandır, gayesi ise onun kalbi yönünü eğiterek, olgunlaştırarak kemal derecesine ulaştırmaktır denilebilir. Bu noktaya ulaşan kimseye insan-ı kamil, mürşid-i kamil denir. 44 Bilindiği gibi islami ilimler ilk yıllarda bir bütündü; fıkıh, tefsir, kelam, tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu açıdan meseleye bakınca “tasavvuf Hz. Peygamber devrinde yoktu, batıldır, bid’attır” şeklinde ileri sürülen tez kendiliğinden çürümektedir. Çünkü bugünkü şekliyle bir tefsir, bir kelam, bir hadis de asr-ı saadette yoktu, kelam ve fıkıh mezhepleri mevcut değildi.
Daha sonraki asırlarda islam mütefekkirleri çeşitli sebeplerle Kur’an-ı Kerim ve hadislerin ışığında düşüncelerini ortaya koymuş ve tartışmışlardır. Bu tartışmalardan hukukla ilgili ılanlar fıkhın, Kur’an ayetleriyle ilgili olanlar tefsirin, ruhi eğitim, insan-eşya münasebetleri ile ilgili olanlar da zühd ve tasavvufun temelini teşkil etmiştir. Bu çalışmalar, ortaya çıkan mezhep ve meşreplerin parelelinde tekamül göstermiştir. 45
Gazali ise İlcamu’l-avam adlı eserinde tasavvufi ilmin zararlı olduğu şeklindeki iddiayı şöyle çürütmektedir: “Et bebekler için zararlı, büyükler için faydalıdır. Dalgıç denize girer inci çıkarır, yüzme bilmeyen birinin bunu yapması ise felakettir. Tıpkı bunun gibi arifler için çok faydalı olan ilahi sırlar ve yüksek marifetler halk için zararlıdır.” 46
Genelde sufiler, başta fıkıh ve fıkıh usulü olmak üzere dini-şeri ilimlerin öğrenilmesini şart olarak görmüşlerdir. Onların tenkit ettiği, satırlarda yazılı olan bu ilimlere takılıp kalmak, ideal olarak bu ilimleri kabul etmek, daha ilerisine geçememektir. 47
İslam düşünce, kültür ve medeniyetinin önemli bir bölümünü meydana getiren tasavvufi düşüncenin esasları da Kur’an-ı Kerimden alınmıştır. Bu düşünce , tarihi seyri içinde takip edildiği zaman diğer ilim, medeniyet ve kültürlerle münasebet kurduğunu görmek mümkündür. Fakat bir derviş için hepsinden önemlisi Kur’an-ı Kerimdir, onun tesbit ve tavsiyeleridir.
Sufi zikir ve vird olarak Kur’an-ı Kerim-i okur, okurken tefekkür eder, ayetlerin mana ve sırları üzerinde düşünür ve yeni yorumlar getirir. BU tefekkürle kendi manevi hayatını da geliştirir ve kemale doğru ilerler. Kemale doğru ilerledikçe gönül dünyası da derinlik kazanır ve tatmin bulur. 48 17 Prof. Dr. İrfan Gündüz
İştikakı münakaşalı bir kelime olan tasavvuf; gerçekte kaynağını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den alan, prensip ve ıstılahlarını bu iki ana mesnede istinad ettirerek vücud bulan bir ilim dalıdır. 49
Tasavvuf; gönlü ve kalbi Hakk’ın dışındaki bütün ilgi ve alakalardan temizlemek, kişinin gönül nıktasından başlayarak iç-dış bütün hayatını kuşatan bir çerçevede devam etmek üzere, diri bir Allah şuuru ve keskin bir ilahi zevk duygusuna bürünüp Hakk’tan bir an bile gafletin bulunmadığı islami bir hassasiyete sahip olmak demektir. 50
İşte tasavvuf, bizi gaflete düşüren ve masiva denilen bu tür ilgi ve alakalardan kopararak “Ne ticaret ne de alış-verişin Allah’tan alıkoyamadığı insanlar” seviyesine yükseltmek, ruhu, nefsin, heva ve hevesin getirdiği gafletten tasfiye ederek, kurtarmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin isminin Mustafa olması, diğer peygamberler için de “ıstafa, yestafi, estafi” gibi tasavvuf kökünden türetilen kelimelerin sıfat olarak kullanılması, tasavvufun menşei bakımından düşünülmeli ve onun ne kadar yerli ve İslami olduğu anlaşılmalıdır. 51
Demek oluyorki tasavvuf, ahlaki ve ruhi bir tasfiye yolu, tarikatlarsa bir tasfiye ocağıdır.52
Tasavvuf hakkında sufilerin düşünceleri için, bu sitenin tasavvuf bölümüne açılan konularda yeterli bilgi vardır. isteyen arkadaşlarımız oradan bilgi edinebilirler.
Dipnot: 1 (Kuşeyri Risalesi s.40) Abdul Kerim Kuşeyri 2 (Kuşeyri Risalesi s.41) Abdul Kerim Kuşeyri 3 (Allah Dostları – Velayetullah s.13) İmam Şevkani 4 (Allah Dostları – Velayetullah s.18) İmam Şevkani 5 (Allah Dostları – Velayetul
|