|
smeyra
|
 |
« : 19 AÄŸustos 2008, 18:25:10 » |
|
Osmanlı âlimlerinden ve büyük velî. Dördüncü Osmanlı şeyhulislâmı.
İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî, lakabı Şerefüddîn, Şihâbüddîn ve
Molla Gürânî'dir. Daha çok Molla Gürânî lakabıyla tanınıp, meşhûr oldu.
1410 (H.813) senesinde, Sûriye'nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu.
Doğduğu yere nisbetle "Gürânî" denilmiştir.
Molla Gürânî, küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Sarf, nahiv,
beyân, meânî gibi âlet ve kırâat ilmini öğrendi. Sonra ilim öğrenmek için
Bağdât, Diyarbakır, Hıns ve Hayfa şehirlerine gitti. On yedi yaşında iken
de Şam'a gidip, bir müddet oradaki âlimlerden ders alıp, ilim tahsîl etti.
Şam'dan Kâhire'ye gitti.Kâhire'de zamânın âlimlerinden ders alarak;
kırâat, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini öğrendi ve bu ilimlerde icâzet
aldı. O devrin en meşhûr âlimi İbn-i Hacer Askalânî'den hadîs ve fıkıh
ilmine dâir eserler okudu. Bu hocasından okuduğu eserler arasında, Sahîh-i
Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı.Hadîs ilminde İbn-i Hacer
Askalânî'den icâzet aldı. Molla Gürânî bu şekilde çalışarak tahsîlini
tamamladıktan sonra; tefsîr, kırâat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde değerli
bir âlim olarak yetişti.Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire'deki medreselerde
ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdarları ile devletin ileri
gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münâzaralara girdi.
İlmi ve fesâhati, güzel konuşmasıyla kısa zamanda tanındı. Hattâ Kâhire'de
herkese açık bir ders verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki
üstünlüğünü takdîr ettiler. Hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icâzet
verdikten sonra, Sahîh-i Buhârî'yi gâyet güzel bir mahâretle okuttuğunu
bizzat görüp, şâhid oldu. Bundan sonra hayâtının bir bölümünü Kâhire ve
Şam taraflarında geçirip İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelişi, hayâtında
değişikliğe yol açtı. Önce Şâfiî mezhebindeydi. Sonradan Hanefî mezhebine
geçti.
Molla Gürânî'nin İstanbul'a gelişi şöyle vukû bulmuştur: O devrin
meşhûr Osmanlı âlimlerindenMolla Yegân hacca gittiğinde, Kâhire'ye uğradı.
Orada Molla Gürânî'yi tanıyıp, onun dîne bağlılığını ve ilimdeki yüksek
derecesini görünce, İstanbul'a getirmek istedi. Lütuf ve iltifât
göstererek istanbul'a gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl edip, Molla
Yegân ile birlikte İstanbul'a geldi. Meşhûr âlim MollaYegân, hacdan dönüp
İstanbul'a gelince, Sultan İkinci Murâd Hanın otağına gidip, bir sohbet
yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh; "Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan
getirdin?" diye sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; "Tefsîr, hadîs ve fıkıh
ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim" dedi. "Şimdi nerededir?" deyince;
"Bâb-üs-seâdede beklemektedir" dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri
getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip, selâm verdi, el öptü.
Sohbet sırasında Molla Gürânî'nin konuşması ve hâli, pâdişâhın hoşuna
gitti. Onu önce, dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzî'nin eski kaplıcadaki
medresesine sonra da Yıldırım Medresesine müderris tâyin etti. Böylece bir
müddet bu vazifede bulundu.Bundan sonra da Sultan İkinci Murâd Hân, Molla
Gürânî'yi oğlu Şehzâde Mehmed'in yâni Fâtih'in yetiştirilmesi ile
görevlendirdi.
Şehzâde Mehmed (Fâtih), bu sırada Manisa'da emîrdi. Babası İkinci
Murâd Hân, oğlunun (Fâtih'in) yetişmesi ve eğitilmesi için pekçok âlimi
ona hoca olarak göndermişti. Fakat Şehzâde Mehmed, zekî ve celalli
olduğundan, giden hocalar onu bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeple
pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlunu yetiştirecek heybetli bir muallim
arıyordu. Molla Gürânî'nin heybetli ve vakûr bir âlim olduğunu görerek,
sert tutumunu duyup, bu iş için onu tâyin etti. Onun iyi bir eğitimden
geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işâret etti.
Bunun üzerine Molla Gürânî, Manisa'ya gönderildi. Molla Gürânî, Şehzâde
Mehmed'in (Fâtih'in) yetişmesi için ona ders vermeye başladı. Gördüğü
gevşeklik karşısında, vakûr ve sert tutumuyla, Şehzâde Mehmed'in
hırçınlığını yatıştırdı. Hattâ ders sırasında; "Darabtühû te'dîben"
Terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm mânâsındaki Arabca cümleyi dil
bakımından incelettirdi, tahlîl ve tercüme ettirdi. Bu tutum karşısında
Şehzâde Mehmed derslere devâm edip, kısa zamandaKur'ân-ı kerîmi hatmetti
ve ilim öğrendi. Pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlu Şehzâde Mehmed'in Kur'ân-ı
kerîmi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocasıMollaGürânî'ye fazla
mikdârda mal ve parayı hediye gönderdi.
Fâtih Sultan Mehmed Hanın yetişmesinde, Molla Gürânî'nin büyük emeği
geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı
ve hürmette kusûr etmezdi.
Babası İkinciMurâd'dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Han,
Molla Gürânî'yi vezîr yapmak istedi. Molla Gürânî bu teklifi kabûl
etmeyip; "Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır.
Onların ciddî çalışmaları, sonunda vezîrliğe, sadr-ı a'zamlığa kavuşmak
ideallerine bağlıdır. Vezîriniz onlardan başkası olursa, kalbleri kırılır
ve sultânımıza zarar gelir" dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kadısker
yapmak istediğini bildirince, bunu kabûl etti. Kâdılığa başlayınca, ayrıca
müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra Bursa evkâf idâresi vazifesi
ve kâdılık vazifesi ile Bursa'ya gönderildi. Bursa'da bir müddet bu
vazifeleri yaptı. Sonra bâzı sebeplerle Anadolu'dan ayrılıp, Mısır'a
gitti.
Molla Gürânî Mısır'a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay'dan tam bir
kabûl ve çok ikrâm, hürmet gördü. Bir müddet sonra FâtihSultanMehmed Hân,
Mısır Sultânı Kayıtbay'a, Molla Gürânî'yi göndermesini ricâ etti.
Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hanın bu ricâsını Molla Gürânî'ye
bildirerek; "Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtirâm ederim"
dedi. Molla Gürânî; "Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm.
Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi
vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten o, tabiî
olarak kendisine meyledeceÄŸimi bilir. EÄŸer ona gitmezsem, sizin
tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza bir düşmanlık
girebilir." cevâbını verdi. Sultan Kayıtbay bu cevâbı beğendi ve kendisine
çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyâları verip, büyük hediyelerle Fâtih
Sultan Mehmed Hana gönderdi.
Molla Gürânî İstanbul'a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip,
ikinci defâ Bursa kâdılığına tâyin etti. Sonra yeniden Kadıaskerliğe
getirildi. Bu arada müderrislik ve eser yazmakla da meşgûl iken, 1480
(H.885) senesinde Şeyhülislâmlık makâmına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed
Hân ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında, çok hediyeler
vererek, ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyhülislâmlık yaptı ve
hakka, adâlete uymakta, titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde
vazifesini yerine getirdi.
Fâtih Sultan Mehmed Hana çok nasîhat eder, işlerinde yardımcı olurdu.
Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri geldikçe tenkid
etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat
etmesini, dâimâ dînin emirlerine uygun olmasını isterdi. Nasîhatlerini
sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.
Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim haysiyetine ve
ahlâkına sâhipti. Uzun boylu, gür sakallı, doğru ve açık sözlüydü.
Vezîrleri adlarıyla çağırır, Sultanın huzûruna girince, yüksek sesle selâm
verip, müsâfeha yapardı.Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka
zamanlarda saraya gitmezdi. Bir defâsında bir Arafe günü, Sultan, Molla
Gürânî'ye bir haberci göndererek; "Yarın bayramı kutlamak üzere teşrif
etsin, geç kalmasın." diye haber yollamıştı. Molla Gürânî, gelen
haberciye; "Yağışlı günlerdir, her yer çamur. Gelirsek, kılık kıyâfet
değiştirmek îcâb eder. Yarın bizi bağışlasınlar. Biz uzaktan duâ ederiz.
Bayramı uzaktan kutlayalım." dedi. Haberci dönüp bu sözleri pâdişâha
iletince, Pâdişâh; "Biz onların gelmesi ile bayram yaparız. Her şeye
rağmen gelmelerini bekliyoruz." dedi.Üzerlerinin çamur olmaması için de,
sarayın selâmlığına kadar at ile girmesine izin verildi. Bunun üzerine
dâveti kabûl etti. Molla Gürânî, devrin âlimlerine mütevâzî davranır ve
onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hattâ resmî vazifelerde kendinden
daha üst makamlara çıkan âlimleri takdîr ederdi. Müderrislikden resmen
ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi.
Osmanlı âlimleri arasında ahlâkının üstünlüğü, ilmî hususlarda tâvizsiz
olan ve ilme çok önem veren bir âlim bilinip öyle tanındı. Günlerini hep
ders vermekle, kitap yazmakla ve ibâdetle geçirirdi. Bir defâsında
talebelerinden biri, bir gece onun konağında kalmıştı. Hocası Molla
Gürânî, yatsı namazından sonra Kur'ân-ı kerîm okumaya başladı. Başından
başlayıp devamlı okurken talebesi bir müddet sonra uyuyakaldı. Sabaha
doğru uyanınca hocası Molla Gürânî'nin Kur'ân-ı kerîm okumaya devâm
ettiğini gördü. Sabahleyin o talebe bu durumu hizmetçilere anlatınca,
hizmetçileri; "O, her gece böyle Kur'ân-ı kerîm okur ve bunu hiçbir
sebeple terk etmez." demiştir. MollaGürânî, ayrıca çok hayır ve hasenât
yapmıştır. Dört câmi, bir Dâr-ül-hadîs medresesi, bir hamam ve binâlar
yaptırmıştır.
Molla Gürânî, vefât ettiği 1488 (H.893) senesinin bahar mevsiminde
bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezîrler haftada bir bu
bahçede ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti.
İstanbul'daki konağına göçtü. O günlerde bir sabah namazını kıldıktan
sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk
namazını kıldıktan sonrakıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün,
kendisinden Kur'ân-ı kerîmi, kırâat ilmini öğrenen hâfızların yanında
toplanmasını istedi. Bu arzusu üzerine, talebelerine haber
gönderildi.Onlar da yanına toplandılar. Talebelerine; "Üstünüzde olan
hakkımı ödeme zamânı bu gündür. İkindi vaktine kadar benim üzerime
Kur'ân-ı kerîm okumaya devâm ediniz, ikindiden fazla uzamaz." dedi. Hâfız
talebeleri, Kur'ân-ı kerîm okumaya başladılar. Vezîrler durumu öğrenince,
yanına geldiler. Vezîrler arasındaki Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini
çok sevdiği için, hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı.
MollaGürânî onun ağladığını görüp; "Niye ağlar durursun ey Dâvûd!" dedi.
Dâvûd Paşa; "Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım." dedi. Bunun
üzerine; "Ey Dâvûd, kendi hâline ağla! Ben dünyâda rahat ve huzûr içinde
yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün sonunda da, son nefeste
de selâmet üzere olurum." dedi.Sonra vezîrlere dönüp; "Benden Bâyezîd'e
(İkinci Bâyezîd Hana) selâm söyleyin ve deyin ki, Adâlet üzere olsun,
kulları himâye, beldeleri muhâfaza etsin. Namazımı bizzat kendisi
kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin" dedi. Sonra; "Size
vasiyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin
başına çekin, sonra kabre koyun." dedi. Öğle namazını îmâ ile kıldı.
Sonra; "İkindi ezânı ne zaman okunacak?" dedi. İkindi vakti gelince,
müezzinin ezân okumasını bekledi. Müezzin, Allahüekber diye ezân okumaya
başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; "Lâilâhe illallah" diyerek vefât
etti.
Sultan İkinci Bâyezîd Hân, namazında bulundu ve borçlarını ödedi. Cenâze
namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi onun vefâtından dolayı gözyaşı
döktü. Cenâzesi kabrin başına getirilince, vasiyetine rağmen kimse
ayağından tutup çekmeye cesâret edemedi. Cenâzesini bir hasır ile kabrin
yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler. Kabri,Aksaray-Topkapı
arasındaki eski tramvay yolunun sol tarafında bulunan kendi yaptırdığı
câminin önündedir.
evliyalar Ansiklopedisi
|